Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Dosya


Dosya

Kayıp Konuşmacı Üzerine Notlar




Toplam oy: 9
Faruk Uysal, on sekiz yıl aradan sonra yeniden yayımlanan kitabı Kayıp Konuşmacı’da insanı ve insanın yalınlığını gözeten duru bir dile yaslanıyor daha çok. Sadece imge ve imajlar çerçevesinde değil dilin mesaj taşıyan damarını da olabildiğince sadeleştirme derdinde.

Faruk Uysal’ın on sekiz yıl aradan sonra yeniden yayımlanan Kayıp Konuşmacı kitabı, bize insana dair sahici kaygıları hatırlatıyor ilk elde. Konuşmacı kayıptır çünkü insan nicedir içine, kalbine doğru akan sesleri duyamayacak kadar yoğun bir gürültünün içinde kalakalmıştır.

 

Pierre-Jean Jouve’un bir cümlesiyle açılıyor kitap: “Çünkü biz olmadığımız yerdeyiz.” Bize Baudelaire’in, “Ben nerede değilsem orada rahat ediyorum” dizesini hatırlatan bu cümle insanın ontoloji ve gerçeklik duygusu arasında sıkışan arayışlarını imliyor bir bakıma. Varlıkla varlığın gölgesi, asıl ile aslın kopyaları… Kayıp Konuşmacı biraz da bu temel insanlık hâllerimizin izinde yürüyor. Olduğumuz ve olamadığımız yerler arasında salınırken insanın arayışları bitmez.

 

Uysal, bir karmaşa ve gürültü odağı olan şehre karşı kırlara kaçmayı tercih ettiğini söylüyor daha ilk şiirinde. Bu kaçış ister gerçek ister mecaz olsun, şairin gerçekliğe olan isyanıyla örtüşmektedir: “o sağlam tüccar, bu adil yargıç / bir ben cübbesizdim şehirde / Üşüdüm çok üşüdüm bıçakların ayazında / kırlara kaçtım fildişi bir kule kurdum kendimce.” (Çelonya) Uysal, doğaya dair betimlemelerle derinleştirdiği kır imajını bir duygu ve kimlik tesciline değin uzatır. “Kimliğimde çimenlerin yeşil kokusu” der aynı şiirinde. Doğadan kaçış haddizatında insanın kendi doğasından kaçışıdır. Uysal, kır imgesiyle özdeşleştirdiği “ben” imajını ince bir eleştiriyle dışlaştırır: “ben oradayım / orada yankılanır körpe sesim / pazar alışkanlıklarınızla uğradığınız kırlarda.” (Çelonya)

 

Uysal, sağaltıcı bir yalnızlık için insanı ve insanın yalınlığını gözeten duru bir dile yaslanıyor daha çok. Sadece imge ve imajlar çerçevesinde değil dilin mesaj taşıyan damarını da olabildiğince sadeleştirme derdinde. Bu bağlamda imge yoğunluklu bir şiirden ziyade “duygu yoğunluklu” bir şiirsel dilin izini sürüyor. Şiirdeki lirizm, şüphesiz hayata ve insana dair sarsılmaz bir inançla örülmüş. Uysal’ın şiirindeki lirik damarı bu çerçevede okumanın gerekli olduğunu düşünüyorum: “Çın çın öten simgelerle, dil kuşlarıyla / konuşuyorsun çok çiçekli bahçeler hâlinde / yağmurun ritmiyle bütünleşen bir haykırış gibisin / akıp gidiyorum ben o sesin sağanağında” (Kadîm Kardeşlik)

 

YERYÜZÜNÜN ÇATLAKLARINI DİKEN ŞAİR

 

Uysal’ın şehre bakışı yukarıda zikrettiğim gerekçelerden dolayı elbette olumsuz. Çatışmanın ve mücadelenin ana motifi de bu zıtlaşma faktörü içinde belirginleşiyor zaten. Peki, insan içinde kendisi olmaktan çıktığını düşündüğü bir yerde niçin ısrarla yaşamaktadır? İşte çatışma ve isyanın kaynama noktası da burasıdır zaten. Bir karşı duruş ve direnç imgesiyle karşılaşırız burada: “şehrin çehresinde yorgunluk tafrası / aldırmam genzime kaçan egzoz gazına /aşkları ateşlemek, geceyi kucaklamak benim işim.” (Çiçekçi Zenci Bir)

 

Bu çabanın ve azmin tek bir gerekçesi vardır aslında. Gerçeğin gölgeleri teskin etmez insanı. İnsan o gerçekle, sahicilikle kucaklaşmak/yüzleşmek ister. Şair bir imaj olarak burada karşımıza çıkar: “Ey yeryüzünün çatlaklarını diken şair” (Tagore’un Tilmizi) Uysal, şiire yüklediği anlamın içinde de arkeolojik bir kazı yapar nerdeyse. Hesaplaşma ve sorgulamadan sadece modern hayatın görüntüleri değil bizzat şiirin kendisi de payını alır. Almalıdır da. Çünkü şairin asıl meselesi sahicilik metaforunda odaklanır. Uysal’ın derdi/kavgası biraz da kendisiyledir bir bakıma: “Ben kendimde beş kartal / beş de çakal öldürdüm / hiç dolmadım hep azaldım / ya yalansa bulduğum kelime / ya bir oyunsa kurduğum şiir!” (Tagore’un Tilmizi)

 

Uysal, yeryüzünün değişik şehirlerine yapılan atıflarla şiirin haritasını olabildiğince genişletir. Şiirdeki özne insandır, arayan, susayan, özleyen, seven, üzülen insan. Şiirin son dizesi o öznenin geleceğe olan umuduyla bitirilir: “okunacaktır menkıbem, elbet ben öldükten sonra da.” (Yollar Kitabı)

 

KARA İLHAM

 

Kitabın Çelonya başlıklı ilk bölümündeki şiirler yukarda zikrettiğimiz temel izlekler çevresinde bir tema ortaklığı taşıyor diyebiliriz. İkinci bölüm Kara İlham adını taşıyor ve Uysal bu bölümdeki şiirlerde blues ve özellikle caz müziği merkezinde bir “Afro Amerika” fotoğrafı sunuyor bize. Şiirin müzikle, müziğin kimlikle ve kültürle kurduğu imtizacın derinliğini kurcalayan bu şiirler farklı bir deneyimin örnekleri olarak da okunabilir. Elbette enstrümanlar da simgesel bir karşılığa bürünür bu şiirlerde: “bir saksafon ki daha çok Afrika’ya benzer / nihayet bir kayıp ülkedir söylediği.” (Free Caz)

 

Kayıp Konuşmacı, kayıp insanlığı ve kayıp ülkeleri arayan bir şiirler toplamı. Dünyanın bütün iklimlerini ciğerine doldurmak isteyen bir sesin özlemiyle konuşuyor şair: “Şiir dilsiz bir güvercin / kanatlanırdı gökyüzünü kucaklamak için.” (Yakınuzak)

 

 

KAYIP KONUŞMACI
Faruk Uysal

HECE YAYINLARI 2018

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Her öyküde farklı bir arayışın, oyunun peşinde Doğukan İşler. Her öyküde dilinde, üslubunda bir farklılık getirmeye çalışıyor. Bu gayret onun öykü sayısında bir sınırlama getiriyor ister istemez. Ancak şunu net bir şekilde söylemem gerek. Onun hiçbir öyküsü, okurda “bunu daha önce okumuştum” duygusu uyandırmıyor.

Kral, eşi ve üç kızı bir adada yaşamaktadır: İlk bakışta Shakespeare’in Kral Lear ve Fırtına’sını birleştiren tuhaf bir senaryo gibi duruyor. Kral, yani baba, tehlikeli dış dünyayla ilişkilenebilen, adada ihtiyaç duydukları araç gereçleri almak için dışarıya çıkabilen tek kişidir. Kızların adada yaşayanlar dışında birileriyle iletişimiyse mümkün değildir.

Antik Yunan’dan beri kentli olmak kentle hemhal olmak anlamına geliyor. Kentler sokaklarında yürüdüğümüz, meydanlarında buluştuğumuz, dükkânlarından alışveriş yaptığımız kamusal alanlar. Demokratik yönetimleri gereği karar alma süreçlerine dahil olarak yaşadığımız kenti daha çok sahipleniyoruz. Kentlerin kimliğimiz üzerinde de belirleyici bir etkisi var.

Söyleşi

100. sayımızdan itibaren başladığımız Yayınevi Hikâyeleri’nde bu ay İz Yayınları editörü Hamdi Akyol var. Akyol, yayıncılık tarihimizin kilometre taşlarından olan İz Yayınları’nın kuruluşunu, daha çok hangi kitapları bastıklarını ve günümüz yayıncılık ortamının durumunu değerlendirdi.

 

ŞahaneBirKitap

“Tıp gerçek bir kütüphanedir, ama doğru biçimde okunması gerekir” cümlesinden yola çıkan Kütüphanedeki Beden, Charles Dickens’tan Franz Kafka’ya, Virginia Woolf’tan Susan Sontag’a, John Berger’dan Oliver Sacks’e uzanan bir yelpazeyle zenginleşen, tıbbın toplumsal tarihini edebiyat aracılığıyla aydınlatan bir antoloji.

Editörden

 

Günümüz İngiliz romancılarından Ian McEwan’ın Soğuk Savaş döneminin “edebiyat cephesi”ni anlattığı ilginç bir romanı var; Bir Parmak Bal. Ülkemizde de yayınlanan roman bir anlamda birbirine benzemeyen üç ilgi çekici konuyu garip bir kurgu etrafında bir araya getiriyor: Gizli servis, edebiyat ve aşk.