Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Dosya


Dosya

Kayıp Konuşmacı Üzerine Notlar




Toplam oy: 6
Faruk Uysal, on sekiz yıl aradan sonra yeniden yayımlanan kitabı Kayıp Konuşmacı’da insanı ve insanın yalınlığını gözeten duru bir dile yaslanıyor daha çok. Sadece imge ve imajlar çerçevesinde değil dilin mesaj taşıyan damarını da olabildiğince sadeleştirme derdinde.

Faruk Uysal’ın on sekiz yıl aradan sonra yeniden yayımlanan Kayıp Konuşmacı kitabı, bize insana dair sahici kaygıları hatırlatıyor ilk elde. Konuşmacı kayıptır çünkü insan nicedir içine, kalbine doğru akan sesleri duyamayacak kadar yoğun bir gürültünün içinde kalakalmıştır.

 

Pierre-Jean Jouve’un bir cümlesiyle açılıyor kitap: “Çünkü biz olmadığımız yerdeyiz.” Bize Baudelaire’in, “Ben nerede değilsem orada rahat ediyorum” dizesini hatırlatan bu cümle insanın ontoloji ve gerçeklik duygusu arasında sıkışan arayışlarını imliyor bir bakıma. Varlıkla varlığın gölgesi, asıl ile aslın kopyaları… Kayıp Konuşmacı biraz da bu temel insanlık hâllerimizin izinde yürüyor. Olduğumuz ve olamadığımız yerler arasında salınırken insanın arayışları bitmez.

 

Uysal, bir karmaşa ve gürültü odağı olan şehre karşı kırlara kaçmayı tercih ettiğini söylüyor daha ilk şiirinde. Bu kaçış ister gerçek ister mecaz olsun, şairin gerçekliğe olan isyanıyla örtüşmektedir: “o sağlam tüccar, bu adil yargıç / bir ben cübbesizdim şehirde / Üşüdüm çok üşüdüm bıçakların ayazında / kırlara kaçtım fildişi bir kule kurdum kendimce.” (Çelonya) Uysal, doğaya dair betimlemelerle derinleştirdiği kır imajını bir duygu ve kimlik tesciline değin uzatır. “Kimliğimde çimenlerin yeşil kokusu” der aynı şiirinde. Doğadan kaçış haddizatında insanın kendi doğasından kaçışıdır. Uysal, kır imgesiyle özdeşleştirdiği “ben” imajını ince bir eleştiriyle dışlaştırır: “ben oradayım / orada yankılanır körpe sesim / pazar alışkanlıklarınızla uğradığınız kırlarda.” (Çelonya)

 

Uysal, sağaltıcı bir yalnızlık için insanı ve insanın yalınlığını gözeten duru bir dile yaslanıyor daha çok. Sadece imge ve imajlar çerçevesinde değil dilin mesaj taşıyan damarını da olabildiğince sadeleştirme derdinde. Bu bağlamda imge yoğunluklu bir şiirden ziyade “duygu yoğunluklu” bir şiirsel dilin izini sürüyor. Şiirdeki lirizm, şüphesiz hayata ve insana dair sarsılmaz bir inançla örülmüş. Uysal’ın şiirindeki lirik damarı bu çerçevede okumanın gerekli olduğunu düşünüyorum: “Çın çın öten simgelerle, dil kuşlarıyla / konuşuyorsun çok çiçekli bahçeler hâlinde / yağmurun ritmiyle bütünleşen bir haykırış gibisin / akıp gidiyorum ben o sesin sağanağında” (Kadîm Kardeşlik)

 

YERYÜZÜNÜN ÇATLAKLARINI DİKEN ŞAİR

 

Uysal’ın şehre bakışı yukarıda zikrettiğim gerekçelerden dolayı elbette olumsuz. Çatışmanın ve mücadelenin ana motifi de bu zıtlaşma faktörü içinde belirginleşiyor zaten. Peki, insan içinde kendisi olmaktan çıktığını düşündüğü bir yerde niçin ısrarla yaşamaktadır? İşte çatışma ve isyanın kaynama noktası da burasıdır zaten. Bir karşı duruş ve direnç imgesiyle karşılaşırız burada: “şehrin çehresinde yorgunluk tafrası / aldırmam genzime kaçan egzoz gazına /aşkları ateşlemek, geceyi kucaklamak benim işim.” (Çiçekçi Zenci Bir)

 

Bu çabanın ve azmin tek bir gerekçesi vardır aslında. Gerçeğin gölgeleri teskin etmez insanı. İnsan o gerçekle, sahicilikle kucaklaşmak/yüzleşmek ister. Şair bir imaj olarak burada karşımıza çıkar: “Ey yeryüzünün çatlaklarını diken şair” (Tagore’un Tilmizi) Uysal, şiire yüklediği anlamın içinde de arkeolojik bir kazı yapar nerdeyse. Hesaplaşma ve sorgulamadan sadece modern hayatın görüntüleri değil bizzat şiirin kendisi de payını alır. Almalıdır da. Çünkü şairin asıl meselesi sahicilik metaforunda odaklanır. Uysal’ın derdi/kavgası biraz da kendisiyledir bir bakıma: “Ben kendimde beş kartal / beş de çakal öldürdüm / hiç dolmadım hep azaldım / ya yalansa bulduğum kelime / ya bir oyunsa kurduğum şiir!” (Tagore’un Tilmizi)

 

Uysal, yeryüzünün değişik şehirlerine yapılan atıflarla şiirin haritasını olabildiğince genişletir. Şiirdeki özne insandır, arayan, susayan, özleyen, seven, üzülen insan. Şiirin son dizesi o öznenin geleceğe olan umuduyla bitirilir: “okunacaktır menkıbem, elbet ben öldükten sonra da.” (Yollar Kitabı)

 

KARA İLHAM

 

Kitabın Çelonya başlıklı ilk bölümündeki şiirler yukarda zikrettiğimiz temel izlekler çevresinde bir tema ortaklığı taşıyor diyebiliriz. İkinci bölüm Kara İlham adını taşıyor ve Uysal bu bölümdeki şiirlerde blues ve özellikle caz müziği merkezinde bir “Afro Amerika” fotoğrafı sunuyor bize. Şiirin müzikle, müziğin kimlikle ve kültürle kurduğu imtizacın derinliğini kurcalayan bu şiirler farklı bir deneyimin örnekleri olarak da okunabilir. Elbette enstrümanlar da simgesel bir karşılığa bürünür bu şiirlerde: “bir saksafon ki daha çok Afrika’ya benzer / nihayet bir kayıp ülkedir söylediği.” (Free Caz)

 

Kayıp Konuşmacı, kayıp insanlığı ve kayıp ülkeleri arayan bir şiirler toplamı. Dünyanın bütün iklimlerini ciğerine doldurmak isteyen bir sesin özlemiyle konuşuyor şair: “Şiir dilsiz bir güvercin / kanatlanırdı gökyüzünü kucaklamak için.” (Yakınuzak)

 

 

KAYIP KONUŞMACI
Faruk Uysal

HECE YAYINLARI 2018

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Boş gevezeliklere katılmayıp köşesinde bekleyen suskunlara ne zaman baksam, şöyle bir duyguya kapılırım. Sanki içlerinde muazzam bir hikâye birikmektedir. Anlatmak için bir çılgınlık anını bekler gibidirler. O an bir türlü gelmez ve onlar da dillerini tuttukça, sessizlikleri de gitgide koyulaşır. Bir hikâye oluşturup kâğıda dökmek de çoğu zaman böyle bir dürtünün sonucu mudur, bilemiyorum.

On İki Gezici Öykü, Gabriel García Márquez’in (1927-2014) gerçekler ve düşleri iç içe anlattığı büyülü gerçekçilik yaklaşımını en iyi yansıtan, onun baş eserlerinden biridir. Kitap, Márquez’in on sekiz yıl boyunca aralıkla birkaç kez yazdığı öykülerin bir araya getirilmesiyle oluşur.

 

KANSAS EYALETİ’NE KARŞI AÇILAN EDEBİ DAVA

 

Sultan II. Abdülhamid’in girişimleriyle Kütüphane-i Umumî-i Osmanî adıyla 1884 yılında kurulan Beyazıt Devlet Kütüphanesi, Türkiye’nin devlet tarafından kurulan ilk kütüphanesi unvanına sahip. Yarısı kitap olmak üzere bir milyonun üzerine dokümanı barındıran kütüphanede yer alan kitapların 11 bin 120 tanesini aralarında çok önemli eserlerin de bulunduğu “el yazması eserler” oluşturuyor.

Orhan Pamuk’un romanları çok konuşulur, tartışılır. Söylenenler ya Nükhet Esen’in derlediği Kara Kitap Üzerine Yazılar’da olduğu gibi bir kitaba odaklanır ya da Yıldız Ecevit’in Orhan Pamuk’u Okumak, Jale Parla’nın Orhan Pamuk’ta Yazıyla Kefaret adlı çalışmalarındaki gibi yazarın külliyatına yönelir. Oğuz Demiralp’in Orhan Bey ve Kitapları isimli çalışması ikinci gruptan.

 

Söyleşi

Sanat eleştirmeni Samed Karagöz, gazete ve dergilerde çağdaş sanat hakkında kaleme aldığı yazılarını Kamçatka (Profil Yayınları) adlı kitabında bir araya topladı. Karagöz, sanat üzerine yazarken, eleştirirken sanata karşı gösterdiği tutkulu bağlılığı ve sevgiyi hiç kaybetmeden, okuru için özel bir yol haritası da çiziyor.

ŞahaneBirKitap

Edebiyat eleştirmeni Adam Kirsch, Küresel Roman - 21. Yüzyılda Dünyayı Yazmak kitabında bir romanı küreselleştiren şey nedir sorusunun yanıtını arıyor.

Editörden

Kitaplarla ilgili internet sitelerini, dergileri karıştırdığınızda karşınıza çıkan en ilgi çekici içerik, “Hangi kitabı okumalıyım?” sorusuna verilen cevaplardır. Bu cevaplar genelde ortalama bir anlayışın yansımasıdır. Kitap okumak seçkin bir eylemdir ve kitap okuyacak kişi de, bu özel eylemi gerçekleştirmek için en “seçkin” kitabı bulmalıdır.