Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Kendilik ve kayboluş üzerine Bir anlatı: hayvan müzesi




Toplam oy: 5
Carlos Fonseca Hayvan Müzesi’nde kendilik ve kayboluş üzerine devasa bir anlatı inşa ediyor. Kıta felsefecilerinin üzerine büyük bir külliyat geliştirdiği kendi olmak, kimlik, özne, belirlenme, iktidardan kaçış gibi temaların tamamını okuyup teşhis edebileceğimiz bir felsefi metinle karşı karşıyayız.

Nietzsche, Ecco Homo’da bambaşka bir bağlamda ele alsa da çok sahici, herkesi, hepimizi derinden ilgilendiren bir soru soruyordu: Kişi nasıl kendi olur? İnanç sistemleri, ideolojiler, modalar, spritüal akımlar bu soruya alternatif yanıtlar vermeye çalışıyor. Etiketler çağında ve vitrinde yaşadığımız şu günlerde bu sorunun cevabını hashtagler ve filtreler veriyor vermesine ama gerçekle görünüş arasındaki uçurum derinleşerek kişiyi bir yanılsamalar bütününe ve etiketler bulutuna dönüştürerek insanı görünenin arkasındaki boşluk hissiyle baş başa bırakıyor. Yani sorumuz halen güncelliğini koruyor: Kişi nasıl kendi olur, kimliğini nasıl kurar, kendiliğini nasıl cari hale getirir? Bizi belirleyen bakışlardan kaçmak ve otantik bir kendilik kurmak mümkün müdür? Deleuze ve Guattari’nin yaklaşımıyla belirlenmekten kaçmak, sürekli değişen, dönüşen bir varlık biçimi kurmak sahip olabileceğimiz en otantik kimlik midir? Kişi, kendisine iktidar aygıtları tarafından dayatılan kimliklerden kaçabilir mi? Bu soruları felsefe bağlamında sonsuza dek uzatabiliriz elbet. Ancak kestirmeden gidip Carlos Fonseca’nın Türkçeye çevrilen romanı Hayvan Müzesi’ni okuyarak hem bu sorularla yüzleşip hem de müthiş bir anlatıya kendimizi bırakabiliriz. Ben olsam ikincisini seçerdim, çünkü filozoflar okuma deneyiminin aynı zamanda keyif verici, büyüleyici ve çarpıcı olabileceğini çoğu zaman atlıyorlar. Anlatının gücüne inanan filozofsa nadirattan. Şahsen ben, uzunca bir süredir edebiyatçıların uzun ama leziz cümlelerini filozofların bitimsiz ama kuru cümlelerine tercih ediyorum.

 

Carlos Fonseca’nın Hayvan Müzesi kendilik ve kayboluş üzerine devasa bir anlatı inşa ediyor. Önce temelden başlayıp romanın konusuna bu satıların okurunu aşina kılmakta fayda var. Anlatıcımız Karayipli bir müzebilimci. Meşhur bir moda tasarımcısı olan Giovanna Luxembourg ile hayvanların biçim değiştirme davranışları üzerine ortak bir proje geliştirmek üzere davet alıyor. Fakat zamanla sohbetleri projeden uzaklaşıyor, dallanıp budaklanıyor, bir aşamadan sonraysa proje silinip gidiyor. Bilirsiniz “saplantılı biri için en etkili sakinleştirici paylaşılan bir saplantıdır.” Projenin akim kalmasının üzerinden yıllar geçtiğinde, anlatıcımız moda tasarımcısının vefat haberini alıyor ve ona bıraktığı zarflarla baş başa kalıyor. Bundan sonrasıysa anlatıcının o zarflardaki fotoğraflara ve mektuba bir anlam verme çabası olarak ilerliyor. Basitçe ifade edersek, anlatı Giovanna Luxembourg’un “aslında” kim olduğunu, onun hikâyesini, anne ve babasının hikâyeleriyle iç içe geçerek bize parçaları birleştirme imkânı sunuyor. Ancak kimliklerin değişkenliğini, akışkanlığını, başka biri olma, kaybolma ya da anonimleşme çabasını irdeleyen bir romanın bunu basitçe ifade etmediğini akılda tutmak gerek. Konuyla uyumlu bir şekilde anlatı da karışmış bir yumağı söker gibi ilerliyor: Tam oldu sanırken yeni bir düğümle karşılaşıyorsunuz, ipin ucu bazen kaçsa da size tekrar tutup başlayacak başka bir düğüm öbeği bırakıyor.

 

Bir kurtuluş umudu

Giovanna’nın bıraktığı zarfların izinden giden anlatıcı, ünlü bir fotoğrafçı olan Yolav Toledano ile karısı oyuncu Virginia McCallister’in New York’un bohem hayatından kaçarak birden kayboluşlarının izini sürüyor. Oyunculuğun doğası gereği hep maskelerle yaşayan bir kadınla fotoğrafçılığın doğası gereği görüneni dondurup sabitlemeye çalışan bir çiftin kaçışı aslında bir anlam arayışının, bir kurtuluş umudunun yolculuğu. Gelgelelim, Güney Amerika’nın ormanlarına kaçan çift bir ütopya değil yinelenen bir yıkımla karşılaşıyor. Güney Amerika’nın derinliklerinde bir vaha değil terk edilmiş koloniler, uyuşturucu müptelası beatnikler buluyor, gurular değil kaçakçılarla; orman değil çöp yığınlarıyla karşılaşıyorlar. Görüyoruz ki daha önce tüm yollar denendi ve tüketildi: Kendinden kaçmak da mümkün değil insanın doğaya ve kendine yapıp edebileceklerinden de. Ailenin hikâyesi burada tekrar dallanıyor: Baba Yolav Toledano ölümü beklediği pasif bir uzlet haline çekildiği bir anonimliği seçiyor. Anne Virginia McCallister ise bir kimlikten diğerine atladığı, kendini ve dünyayı dönüştürdüğü aktif bir kimliksizlik halini seçiyor. Tekrar Nietzsche’ye başvuralım: Hayatını bir sanat eserine dönüştürmeyi var olmanın en yüce hali olarak tanımlayan Virginia McCallister kendi hayatını bizzat bir sanat olayına, dünyayla içli dışlı, hatta onu manipüle ederek hukukun sınırlarını zorladığı bir kendilik biçimine çeviriyor.

Virginia McCallister, Porto Riko’da evsizlerin ve yoksulların istila ettiği bir gökdelene yerleşerek kurduğu farklı kimlikler ile sahte haberler üretiyor, ürettiği bu haberlerle şirketlerin hisselerinde değer kayıplarına neden oluyor. İşin kıymetli kısmı ise McCallister’in kimlik sahteciliğini bilinçli bir şekilde yaparak doğurduğu sonuçları da kabul etmesi. Ömrünü vakfettiği bu sanat “iş”i için, onun sürecine ve anlamına dair binlerce defterle kayıt tutması. Bu aktif kayboluş halini sanat olarak tanımlayarak her türlü iktidara direniyor, sanatın da doğası gereği hukukla bu türden bir ilişki kurduğunu iddia ediyor. Romanın bu kısmı yalnız kendilik ve kayboluş teması ile değil, sanatın hayatla ve hukukla ilişkisini de tartışmaya açıyor. Bu bakımdan sanat felsefesi ya da hukuk felsefesi derslerinde okutulup üzerinde bir ders yılı konuşacak kadar malzeme sunuyor Carlos Fonseca.

Manzaraya dönüşen hayvan
Güney Amerika’nın ormanlarının derinliklerinde var olmanın ya da yok olmanın farklı bir biçimini bulan biri daha var: Çiftin küçük kızları Giovanna Luxembough. Hayvanların kendilerini gizleme, kamufle etme ve manzaraya dönüşme biçimlerine dair geliştirdiği saplantıyla kendini de “yok ama var” haline getiren bir modacı. Medeniyetin her türlü izinden kaçarak yok olmak ya da onun çıkmazlarıyla oynayarak var olmanın yanında üçüncü türden bir kendilik biçimi: Orada ama değilmiş gibi var olmayı sürdürmek, bakıştan ve onun belirleyiciliğinden kaçmayı başarmak, manzarayı yutarak ona dönüşmek.
Bu kayboluş biçimlerini irdeleyen bir romanın en keyifli özelliği ise, metnin kendisinin de manzaraya dönüşmesi, okurun onun içindeki şeyleri arayışı, bulamayışı, bulduğunu sanmaları ile büyük bir kaçma ve kovalamayı anlatı düzeyinde sürdürüyor oluşu. Kıta felsefecilerinin üzerine büyük bir külliyat geliştirdiği kendi olmak, kimlik, özne, belirlenme, iktidardan kaçış gibi temaların tamamını okuyup teşhis edebileceğimiz devasa bir felsefi metinle karşı karşıyayız. Filozoflara olduğu kadar avangard sanatçılara ve siyasi akımlara da göndermelerle metin zenginleşiyor ancak anlatıdan da hiçbir ödün verilmiyor. Carlos Fonseca müthiş bir roman kaleme almış. Uzun zamandır iyi bir roman okumayı iple çekenler, bu romanın düğümlerini çözmekten de büyük keyif alacaklar. Benden söylemesi.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Şule Yayınları’ndan çıkan son öykü kitabı Fantastik Şeyler ile okuyucu ile yeniden bir araya gelen Naime Erkovan, edebiyatın toprak sahasına adını ilk olarak Beşinci Düğme ile yazmıştı. Aynı eserinde “Her şey gezegenlerin konumu yüzünden’’ diyordu Erkovan. O sebepten mi yoksa başka nedenle mi bilmem, ama önemli bir mevzu bence de.

Hikâyenin ne işe yaradığı, varoluşumuzda neye denk düştüğü, neleri üstlendiği hâlâ cevabı aranan sorular. Kendi adıma varlığımızı hikâyelerle inşa ettiğimize, bir özne olarak kâinatı dolduran her şeyden ayrıştığımız andan itibaren, öz benliğimizde daha derinlere doğru bir tür geri çekilme hamlesi yaptığımıza inanıyorum.

Ülkemizde son yıllarda en çok gündeme gelen yazarlardan biri Uzak Doğulu yazar Han Kang olmalı. Layık görüldüğü Uluslararası Man Booker Ödülü dışında yurtdışındaki çeviri -hadi böyle adlandıralım- “skandalıyla” da gündemden düşmedi yazar ve İngilizceye çevrilen ilk kitabı Vejetaryen.

Kelimeler üzerine düşünmeyi, kelimelerle yeni kelimeler üretmeyi seviyorum. Kelimelerin sözlük anlamları ve sonrasında kazandıkları anlamlar her zaman ilgimi çeker. Metinleri okurken cümlelerin sadece yan yana gelen kelimelerden ibaret olmadığını düşünürüm.

Bir çocuk için bir kitabı anlamlı kılan ve heyecanla okumasını sağlayan şeylerden birisi içindeki macera ve mizah sosudur. Eğer bunu günlük hayatın akışına boyayabilirseniz bu çocuk için daha cazip bir kitaba dönüşür elbette. Selçuk Ceyhan’ın yazdığı Dünyayı Kurtaran İnek romanının da yaptığı tam olarak bu.

 

Kulis

“Jack London’ın Unutulmaz Bir Romanını 40 Yıl Sonra İngilizce Aslından Çeviriyoruz”

Henüz bir yaşını doldurmamış bir yayınevi Kutu Yayınları. Hikâyesini anlatır mısınız?

ŞahaneBirKitap

Birkaç sene önce, yazar arkadaşlarla oturup şu meseleyi tartışmıştık: Yazdıklarımızı hiç kimsenin okumayacağını bilsek, yine de yazar mıydık? “Okur” olmadan yazdıklarımız bir işe yarar mıydı? Hele ki okuruyla konuşan, okuru da kurmacanın içine davet eden, hatta onu hikâyesinin bir kahramanı haline getiren yazarlar ne yapardı okur olmasa?

Editörden

Doksanlı yılların sonu olmalı. Yaşadığım taşra şehrinde sadece bir tane olan müzik mağazasına gidip gelip Pink Floyd’un The Dark Side of the Moon albümünü soruyordum sürekli, geldi mi gelmedi mi diye… Çünkü müziğin bir kaset ya da CD marifetiyle dinlendiği zamanlardı ve sevdiğiniz bir grubun albümünün çıktığını duymanız ayrı dert, o albümün sizin yaşadığınız şehre ulaşması ayrı dertti.