Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Kuru Yapraklar Dünyasında




Toplam oy: 14
Modiano, 30 Temmuz 1945, Paris doğumlu. Yani, İkinci Dünya Savaşı’nın bittiği sene dünyaya gelmiş. Nazilerin Fransa’daki işgaliyse 1944 yazında sona ermişti. Modiano, savaş görmemiş ama savaşın bıraktığı enkazın içinde büyümüş. Babası İtalyan Yahudisi, annesiyse Belçikalı. Çocukluğu ve ilk gençliği kuşkusuz savaş hikâyeleri dinleyerek geçti -babasının Nazi işbirlikçisi olduğu söylenir. Okuduğum romanlarının fonunda da savaş var ama gözümüze sokulan bir savaş değil bu, hatırlamalarla görüyoruz, sanki bir milat gibi, “ne zamandı?” sorusuna aranan cevap işgal dönemleriyle karşılanıyor.

Nobel ödülleri, olanca prestijine rağmen her zaman büyük tartışmaları da beraberinde getirmiştir. Ödül verilen yazarlar hep alması muhtemel olanlarla mukayese edilir. Hele Tolstoy, Kazancakis, Woolf gibi isimlerin “ödül almaya layık bulunmadığını” düşününce… Son senelerde Nobel Edebiyat Ödülleri tartışmaların merkezinden bir türlü kurtulamadı.

 

Bu sene ödülü Amerikalı şair Louise Glück kazandı -ben hiç Glück hiç okumadım, tanımıyorum. Ama geçen seneki ödülün, edebi değeri bir yana namlı bir faşiste verilmesi çok tepki çekmişti. Ödülü Peter Handke’nin alacağı açıklandığında birçok kesim protesto etti. Tranströmer’in, Herta Müller’in, “şarkı sözü yazarı” Bob Dylan’ın ödül alması da gene tartışılmıştı.

 

Ödülün 2014’teki sahibiyse Fransız romancı Patrick Modiano’ydu. Tuhaf ve çarpıcı bir yazar Modiano. Şu ekim ayını Modiano’nun peşinde geçirdim diyebilirim. Üçü de Can Yayınları’nın verimi olan En Uzağından Unutuşun (çev. Tahsin Yücel), Mahallede Kaybolma Diye (çev. Nedret Öztokat) ve Karanlık Dükkânlar Sokağı’nı (çev. Ekin Özkü Akseki) okudum.


Çocukluğu ve ilk gençliği savaş hikâyeleri dinleyerek geçti
Modiano, 30 Temmuz 1945, Paris doğumlu. Yani, İkinci Dünya Savaşı’nın bittiği sene dünyaya gelmiş. Nazilerin Fransa’daki işgaliyse 1944 yazında sona ermişti. Modiano, savaş görmemiş ama savaşın bıraktığı enkazın içinde büyümüş. Babası İtalyan Yahudisi, annesiyse Belçikalı. Çocukluğu ve ilk gençliği kuşkusuz savaş hikâyeleri dinleyerek geçti -babasının Nazi işbirlikçisi olduğu söylenir. Okuduğum romanlarının fonunda da savaş var ama gözümüze sokulan bir savaş değil bu, hatırlamalarla görüyoruz, sanki bir milat gibi, “ne zamandı?” sorusuna aranan cevap işgal dönemleriyle karşılanıyor.
Şimdi bu genellemeyi yaptıktan sonra esas söylemek istediğim yere geliyorum. Modiano’nun romanları okuyanları şaşırtacak derecede benzer temaları takip ediyor. Yazdıkları özünde hep aynı ama hep de farklı, sanırım onu Nobel’e götüren de bu büyük sanat dehasına sahip olması. Kaybolmak, terk edilmek, yapayalnız kalmak, unutmak, unutulmak… Bunları kitapların adlarından da sezmek mümkün. Romanları hep bu temaların çevresinde dolaşıyor.
Anlatıcılığı otuz altı yılda hiç değişmedi
Çok somutlaştıkları yerler de var. Karanlık Sokaklar Dükkânı şöyle başlıyor: “Ben bir hiçim.” (s. 11) Mahallede Kaybolma Diye’nin ilk cümlesine de bakalım: “Neredeyse hiçbir şey.” (s. 11) Bir tür “hiçlikle” başlıyor iki roman da. Oysa Karanlık Dükkânlar Sokağı’nı 1978’de, Mahallede Kaybolma Diye ise 2014’te yayımlanmış. Aradan otuz altı sene geçmiş olmasına rağmen Modiano’nun anlatıcılığı pek bir değişimime uğramamış. Romanların ilk cümlesindeki bir kelimeye -“hiç”- bakarak bu söylenebilir mi?
Binaların eski sakinlerinin ayak seslerinin hâlâ yankılandığına inanırım. Arkalarından bir şey titreşmeye devam eder. Bu dalgalar giderek azalsa da, dikkatli bir kulak onları duyabilir. (KDS, s. 92)
“Eski ev sahibinin jimnastik salonuydu burası… Savaştan önce burada oturanın…”
Daragane yer döşemesinde delikler fark etti, döşemenin kıvamından, mantar meşesi kullanıldığı izlenimine vardı. Duvara, küçük boy halterin konacağı, ahşap bir raf mobilyası monte edilmişti.
“Burası hayalet dolu. Hiç yalnız gelmiyorum buraya…” (MKD, s. 85-6).
Benzeşmelere bakarak Modiano’nun kendini tekrar ettiğini söylemek mümkün değil. Karanlık Dükkânlar Sokağı’nda benöyküsel anlatıcıyı tercih etmiş. Mahallede Kaybolma Diye’de ise üçüncü tekil anlatıyor. Ana kahraman, bir romancı olan Jean Daragane. Patrick Modiano’nun tam ismi ise Jean Patrick Modiano. “Jeanlar” arasında da bir geçişkenlik olduğunu düşünüyorum.
Karanlık Dükkânlar Sokağı’nda geçmişini unutan bir adamın, şimdilerde profesyonel bir dedektif, kendini bulma macerasını izliyoruz. Bir büyük yapbozun parçalarını teker teker birleştirip kim olduğunu bulma arayışında. Bu, tabii, başka yan soruları da sormamıza yol açıyor. İnsan kim olduğunu gerçekten bilebilir mi? “Çoğu kez hayatınızla ilgili yakınlarınızın sizden sakladığı bir şeyi çok geç öğreneceksiniz. Gerçekten sizden saklamış mıdır? Belki de unutmuş gitmiştir ya da zamanla düşünmez olmuştur. Veya sadece doğru sözcükleri bulamıyordur.” (MKD, s. 79) Bu bilinemezlik, kimliksiz, sahte isimler romanlarının en temel meselelerinden biri.
Zaman hem değişiyor hem de değişmiyor
Mahallede Kaybolma Diye ile Karanlık Sokaklar Dükkânı arasında otuzaltı sene olduğunu söylemiştim. Bu dönüşümü teknoloji üstünden de okuyabiliyoruz. Karanlık Sokaklar Dükkanı yayımlandığında, 1978, henüz cep telefonu icat edilmemiş. Oysa Mahallede Kaybolma Diye’de anlatıcı Jean Daragane’ın cep telefonu olduğunu görüyoruz. Fakat roman Daragane’ın “telefon defterini” kaybetmesi ile başlıyor. Cep telefonu kullanan bir insanın bir de elle yazılan telefon defteri tutması gereksizdir. Telefonun sunduğu teknolojik imkân, zaten rehberi içinde barındırır. Modiano, bence burada yarattığı karşıtlık üstünden bizi düşünmeye çağırıyor. Telefon defteri, “değişmeyen zamanı” simgelerken, cep telefonu bu değişmeyen zamanın aslında değiştiğini gösteriyor. Zaman böylece hem değişiyor hem de değişmiyor. Anlatıcının aslında hiç ihtiyacı olmayabilecekken “telefon defterinin” peşine düşmesi onun kendi geçmişini aramasının, onunla hesaplaşmasının bir metaforu.
“Geçmişi aramak, geçmişle hesaplaşmak”, Karanlık Sokaklar Dükkânı’nın da konusuydu. Unutulan geçmişin izine Karanlık Sokaklar Dükkânı’nda kutu ve dosyalarda rastlanırken, Mahallede Kaybolma Diye’de de ise anahtarı kaybedilen kilitli bir bavulda arıyoruz. Hatıraları canlandıran fotoğraflar, kartpostallar, defterler, notlar, çocukluğun eşyaları hep bu kilitli bavullarda. “Ama bavulu hiç açmıyordu. Bavul kilitliydi ve kilidini kaybetmişti.” (MKD, s. 78) Kilitli bir başka bavul, En Uzağından Unutuşun’da da karşımıza çıkacak: “Valiz kilitliydi, ben de kilidi zorlayıp zorlamamakta duralıyordum.” (EUU, s. 57)


Kurumuş yapraklardan oluşan bir dünya
Bavul kilidi rahatlıkla kırılabilecek bir şeydir, anlatıcı istese bizi doğrudan hatıraların içine götürebilir ama Modiano, romanlarını adeta kurumuş yapraklardan oluşan bir dünyada kurguluyor. Ele alındığında kırılan, çatlayan, parçalanan, bir daha dönülmesi mümkün olmayan zamanları çağrıştıran ölgün kuru yapraklar.
En Uzağından Unutuşun, Modiano’nun benzer temaları takip ettiği büyüleyici bir roman. Modiano, beni çok şaşırtan bir şekilde, bu romanı Peter Handke’ye ithaf etmiş. Handke’nin edebi değeri ayrı ama “Sırp Kasabı” Miloseviç’e duyduğu sevgi ve hayranlığa uzanan siyasal görüşleri korkunçtur. Romanın yayımlandığı tarihte, 1996, Handke’yle ilişkisini bilmiyorum ama okuduğum Modiano’nun dünyasında böyle iğrenç fikirlere yer yok. Elimdeki yeni basımda istese bu ithafı kaldırtabilirdi. Bunu yapmayı tercih etmemesini de, belki biraz zorlayarak, telefon defteri ile cep telefonunu birlikte kullanmasında arıyorum.
Mahallede Kaybolma Diye’nin başına Stendhal’den şu cümleyi koymuş: “Olayların gerçekliğini veremem, ancak gölgesini sunabilirim.”
Modiano’nunki geçmişin gölgesini yakalamaya çalışan bir yazarlık hayatı.
Bavul kilidine çekiçle iki defa vurmayan, kahverengi hafif deri bir ceketle bej bir manto üstünden yitirilen bir aşkı anlatan (En Uzağından Unutuşun), evlerin eski sahiplerini hatırlayan, savaştan, işgalden üzüntüyle bahseden bir romancı Modiano. Büyük bir romancı. Nobel’i kazandığında kimsenin neden ona verildiğini sorgulamadığı, bütün bu eleştirilerin, yarışmaların uzağında…

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Geniş kütüphanelere sahip olan insanlar, “kütüphane sahibi” olmanın gerçekten ne anlama geldiğini en iyi bilenlerdir. Bilhassa bir şehirden başka bir şehre taşınmak söz konusuysa kütüphane sahibi için olmasa da kütüphanenin nakli onu taşıyanlar için bir işkenceye dönüşebilir.

Latin Amerika edebiyatının önemli isimlerinden Julio Cortazar’ın, 1980 yılında Kaliforniya Berkeley Üniversitesi’nde edebiyata ve edebiyatçılık serüvenine dair verdiği konferansları Edebiyat Dersleri’nde toplandı. Süleyman Doğru’nun çevirisiyle okurlarla buluşan kitapta, Cortazar’ın öğrencilere verdiği sekiz derslik konuşma ve ek bölüm, okuyanları uzun bir yolculuğa çıkarıyor.

Tarihî bir dönemi olağanüstü bir hikâye ile buluşturmak elbette macera seven her çocuğun ilgisini çeker. Hele bu tarih tam olarak 1899 yani 1900 yılının hemen öncesinde olursa daha da ilgi çekici bir hâle gelebilir.

İnsanlık, insanlarca şekilleniyorsa; metin de metinlerce şekillenmez mi? 1960’larda Roland Barthes, Julia Kristeva gibi Post-Yapısalcılar tarafından ortaya konulan metinlerarasılık kavramı tam da bu soruya cevap veriyor.

Gustave Flaubert’in olgunluk döneminde yazdığı Üç Öykü adlı kitabı pek çok eleştirmence onun en önemli eserlerinden biri olarak görülmüştür. Tarihsel dönemlerden seçilen bu üç öykü tematik olarak birbirine bağlıdır. Üç öyküde de aşkınlık, ermişlik olayı hikâye edilir. Seçilen çağların gereği olarak öykülerde din, inanç merkezdedir ve insanları biçimlendiren bir olgudur.

Kulis

Mİm Kemâl Öke: ''Engelin Hakikati ‘İçimiz’dekidir. Nefsimiz!''

ŞahaneBirKitap

Reenkarnasyon, tarih boyunca birçok coğrafyada bazı farklılaşmalarla olsa da kendisine yer buldu. Dilimize de ruh göçü adıyla aktarılan bu kavram, ruhun bir bedenden diğerine geçerek varlığını sürdürdüğüne dair bir inanç.

Editörden

“Ev ki ayrıntıdır. Susmalar, küçük sevinçler, küçük acılar, küçük konuşmalar, küçük yalnızlıklar...Hepsi hepsi.” Tüm dünyayı eve sığdırmaya çalıştığımız şu günlerde İlhan Berk’in evle ilgili metnine bile küçük şeyleri konu etmesi o kadar güzel ki. Siz nasıl düşünürsünüz bilmem ama bana göre de evle ilgili olan her şey “küçük”tür.