Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Maksat üzüm yemek değil, bağcıyı dövmek




Toplam oy: 816
Yusuf Atılgan
Yapı Kredi Yayınları

Bundan tam yirmi iki yıl önce 9 Ekim’de ­Yusuf Atılgan, o sıralar üzerinde çalıştığı Canistan isimli romanını tamamlayamadan kalp krizi sonucu Moda’daki evinde hayatını kaybetti. Yusuf Atılgan önce “İşkence” adını verdiği ve “Duruşma”, “Yargıç”, “Tanık”, “Sanık” bölümlerinden oluşmasını tasarladığı bu romanının “Sanık” bölümünü yazamadan aramızdan ayrılmıştı. Kaleme aldığı öykü ve masalları gibi Canistan’ın da, yazarın Aylak Adam ve Anayurt Oteli romanlarının gölgesinde kaldığı söylenebilir; en azından, hakkındaki yazılara baktığımızda böyle bir tablo ortaya çıkıyor. Yusuf Atılgan, Bodur Minareden Öte (1960) isimli kitabında öykülerini üç ana başlık altında bir araya getirmişti: “Kasabadan”, “Köyden” ve “Kentten”. Sanki romanlarını da bu öykü kitabındaki gibi düzenlemiştir: Aylak Adam’da kentin kaldırımlarından taşan kalabalığı arasında C. ile karşılaşırız, Anayurt Öteli’nin kahramanı Zebercet bir kasaba otelinin kâtibidir, Canistan ise pekâlâ bir köy romanı olarak nitelendirilebilir.

 

Canistan’ın Hacırahmanlı köyü ve yakın çevresinde geçmesi, ister istemez Yusuf Atılgan’ın yaşam öyküsünü akla getiriyor. Üniversite öğrenciliği sırasında Komünist Partisi’ne katılarak faaliyette bulunduğu iddiasıyla sıkıyönetim mahkemesince tutuklanıp altı ay Sansaryan Hanı’nda, dört ay da Tophane Cezaevi’nde olmak üzere on ay hapis yatan Atılgan, tahliye olduktan ­sonra (25 Ocak 1946) doğduğu yer olan Manisa’nın Hacırahmanlı köyüne yerleşir. Yaklaşık bir yıl sonra babasının ölümüyle işleri devralan yazar, burada çiftçilikle uğraşmaya başlar. Canistan romanındaki ayrıntıların, bu dönemin bir yansıması olduğunu söylemek sanırım yanlış olmaz: “Hava ağarmaya başlamıştı. Sayaya gidip tek pullukların bıçaklarını yokladı. En keskinini seçip damın önüne getirdi. Yan ipleri takılı tek falakayı da almıştı. Sayadaki yalın kulplu küçük bir testiyi alıp tulumbada çalkaladı, doldurdu. İçerde beygirin hamudunu, dizgini takıp dışarı çıkardı; pulluğa koştu. Pulluğu yatırıp bir eline testiyi alarak beygiri yürüttü. İki katlı evin yanından geçip bağa vardı. Testiyi ve yem torbasını kıyıdaki karaağacın altına koydu. Yüksek sesle ‘Hadi bismillah’ deyip çifte başladı. Oldukça otlanmıştı bağ. Sık sürüyordu. Nasıl olsa iki kat çiftini iki günde bitirirdi. Doru idiş iyiydi; çoğu beygirler gibi kendini çizinin dışına atmıyordu.”

 

Çocukluk arkadaşı

 

Canistan romanı bir işkence sahnesiyle başlıyor. Tokuç Ali, bir yaşındaki oğlu ve karısıyla birlikte işleri daha kolay yürütmek için köyden bağ evine çıkmışlardır, geceleri de orada geçirmektedirler. 1921 yılı 26 Haziran gecesi, bir çetenin baskınına uğrarlar. Başına inen sopayla bayılan Tokuç Ali bir süre sonra gözlerini açtığında, dağlarda Yunan devriyelerine pusu kuran bu çetenin reisiyle göz göze gelir. Adamlarının yemesi, cephanesi için gereken parayı kimsenin kendiliğinden vermediğini, zenginleri basıp zorla aldıklarını söyleyen çete reisini hemen tanır Tokuç Ali; çocukluk arkadaşı Selim’dir karşısındaki: “Eskiden, Ali’nin babası Tokuç Osman’ın sağlığında Selim sekiz yaşında çocukken yanlarına yanaşma olarak gelmiş; yıllarca birlikte çalışmışlar, birlikte eğlenmişler, birlikte yaşamışlardı. Neredeyse kardeş gibiydiler. Sonra bir gün Selim hiçbir neden göstermeden bırakıp gitmişti. Onurlu, inatçı bir oğlandı, bir şeyden alınmış olacaktı. (...) Ali tüm soruşturmalarına, aramalarına karşın izini bulamamıştı. Şimdi karşısındaydı işte; ama kaskatıydı, düşmanca bakıyordu.” Selim’in maksadı üzüm yemek değil bağcıyı dövmek gibi görünmektedir. Ali o ayrıntıyı hatırlamaz, belli ki önemsememiştir ama Selim, Ali’nin bir davranışı nedeniyle kendisini hayvan kapısının damında horladığını düşünmektedir. O yüzden bir anda kendi yoluna gitmeyi seçmiştir, ama şimdi intikam zamanı gelmiş, “duruşma” açılmıştır.



15 yıllık bir zaman dilimi



Bu bölümün ardından geçmişe döner, “Yargıç” başlıklı bölümde, “yargıç” rolündeki Selim’in yanaşma olarak kaldığı evden ayrılmasıyla birlikte neler yaşadığına tanıklık ederiz. Yaklaşık on beş yıllık bir zaman diliminin anlatıldığı bu bölümün sonunda yeniden 1921 yılına döndüğümüzde, artık söz “tanık”ındır. “Duruşma” gibi kısa bir bölüm olan “Tanık”ta, Kadir’in hikâyesine yer verir Yusuf Atılgan. Selim’le savaş zamanı tanışıp dostluk kuran Kadir, sonradan onunla birlikte çeteye katılmış, “Ali’nin duruşması”na da tanıklık etmiştir ne de olsa. Kadir’in hikâyesi tam da Selim’in bıraktığı yerden devam edecek gibi görünür. Ancak kesin olan bir şey varsa, o da, Canistan’ın “sanık”ını asla dinleyemeyecek olmamız. Romanın genel yapısına baktığımızda; belli ki Yusuf Atılgan, “Sanık” bölümünde Selim’in yanlarından ayrılmasıyla birlikte Tokuç Ali’nin yaşadıklarını anlatmak istiyordu. Yine –belli ki– uzun bir bölüm içinde, o on beş yıllık zaman dilimini bu sefer Tokuç Ali’nin gözünden görecektik...

 

Aylak Adam C. ve Anayurt Oteli’nin Zebercet’iyle karşılaştırdığımızda, Canistan’daki karakteriyle Yusuf Atılgan’ın farklı bir yol izlediğini söyleyebiliriz; kurgu tek bir kahraman üzerinden kurulmamıştır. Elbette kimi ayrıntılarda benzerlikler de mevcut. Örneğin Selim de Zebercet gibi her gece yatmadan ayaklarını yıkar ya da “gecikmeli Ankara treniyle gelen kadın”ın odasına girip tepsideki çay bardağında kadının dudaklarının izi sandığı yeri öpen Zebercet gibi Selim de, bir sabah, Nebile gittikten sonra onun ayak izlerinden birini koklar uzun uzun.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Savaşlar ve felaketler insanlık için büyük yıkımlar getirir. Acı, gözyaşı, sürgünler ve kayıplar bireysel ve toplumsal ölçekte kapanmayan yaralar açar. Yaşamdaki bu nedenli derin acılar, edebi alanda aynı derecede nitelikli eserler doğmasını sağlar.

Atlardan birinin üstüne, denklerin arasına yerleştirmişler beni. Yorgan, kepenek ve kap kacağın içine. Yassı taşlarda yankılanan nal, toynak seslerini, göç kalabalığının birbirine karışmış hengâmesini dinleyerek yol alıyoruz. Şenlik şamata olması gereken yayla yolculuğu cenaze alayını andırıyor.

İnsanın binlerce yıllık yeryüzü tecrübesinin en önemli bakiyesi hiç kuşkusuz hikâyesidir. Mağara duvarlarında, kamp ateşlerinin etrafında, kitap sayfalarında ya da sinema salonlarında aradığımız, anlattığımız hikâyeler belki de ölüme karşı verdiğimiz mütevazı ancak epik bir direnişten ötesi değil. Çünkü anlatıcıları nesilden nesile post değiştirse de hikâye anlatılmaya devam eder.

Andrey Platonov (1899-1951), iki önemli romanı Çevenkur ve Çukur yanında, güçlü atmosfer, derinlikli karakterler ve çarpıcı temalarıyla kısa öykünün de başyapıtlarını kaleme aldı. John Berger’in “günümüzde dünyanın muhtaç olduğu hikâyecilerin öncüsü” dediği Platonov; insanın yaşanan acılar karşısında var olma mücadelesini, sevgi, dostluk, mutluluk arayışını hikâye eder.

Chapman ve Maclain Way kardeşlerin yönettiği Wild Wild Country altı bölümlük belgesel dizi, Hintli guru Bhagwan Shree Rajneesh tarafından 1980’lerde kurulan Rajneeshpuram şehrinin hikâyesini anlatıyor.

Kulis

“Öldürme Üzerine Kısa Bir Film Bana İlham Veren Başlıca Yapıt”

ŞahaneBirKitap

Son yıllarda, sürekli dile gelen bir soru var edebiyat çevrelerinde: Öykü yükseliyor mu? Şiirin ulaşılmaz yeri ve romanın tükenmeyen gücünün yanında öykü türü hep bir muammanın kucağında dolaşıyor hâlbuki. Düne, bugüne, hatta yarına baktığımızda öykünün, özellikle Türk edebiyatında, hep arada kalmış bir konumda olduğunu görüyoruz.

Editörden

Edebiyatın kendine özgü mekânları vardır. Muhitler burada bir araya gelir. Mahfil olurlar. Okumak ve yazmak yalnızlık ister. Ama okuduğunu ve yazdığını paylaşmakla görevlidir her tutkulu okur ve yazar. Okumak soylu bir eylemdir. Yazmak ise o eylemi bambaşka kişilerle paylaşma işlemidir. Goethe, “Seni anlayacak bir kişi bile bulduysan ciltler dolusu yaz” der.