Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Murakami'yi Murakami Yapan Yasa




Toplam oy: 6
Haruki Murakami Mesleğim Yazarlık’ta kendi dünyasının kapılarını yine kendi üslubunca, gereğince ve yeteri kadar aralıyor. Mesleğim Yazarlık anekdotlarla, metaforlarla, hikâyelerle, filmlerle, müziklerle zenginleştirilmiş harikulade ve derinlikli bir kitap.

İmkânsızın Şarkısı’nı okuduğumda içim kalp ağrılarıyla dolmuştu. Murakami’yi ilk o zaman tanımıştım. Sonra bir-iki kitabını daha okudum ama ilk okunan kitaplar bazen her şeydir, benim için de öyle oldu. Romanları dışında düz yazıları da var, ama onların verdiği tat da daha az değil. Koşmasaydım Yazamazdım da bunlardan biri.

 

 

 

Şimdi Murakami’yle yollarımızı tekrar kesiştiren kitap Mesleğim Yazarlık. Bu iki kelime ne kadar çok bedeli, hayal gücünü, badireyi kapsıyor. Atlatıyor. Mesleğim yazarlık. İnsanın midesine oturan türden bir şey. Murakami’nin yazarlık serüvenine şapka çıkarıyoruz, eğiliyoruz. Murakami, romanlarında olduğu gibi anlaşılır, sade, samimi bir dil kullanıyor. Okumasını bilenler için derinlikli bir kitap. Kendi dünyasının kapılarını yine kendi üslubunca, gereğince ve yeteri kadar aralıyor. Ama ne çok şey anlatıyor aslında.

 

 

 

Yazarlığa bakış açısından nasıl roman yazdığına, aldığı-alamadığı ödüllerden eğitim sistemine kadar geniş bir yelpazeden sesleniyor okuruna. İçine attığı, cevap veremediğini hissettiği sorulara kadar, bir bir, usul usul açıklıyor meramını. Oldukça mütevazı, yeteri kadar da kibirli biri Murakami.

 

 

 

Başka türlü sürekliliği sağlaması mümkün olabilir miydi yazarlıkta? Bunu soruyor. Yer yer bencil olduğunu, hiç de mükemmel biri olmadığını söyleyebilecek kadar nesnel bakabiliyor kendine. Bütün bunlar yazarlığına gölge düşürmüyor. Okul sıralarından iş hayatına kadar birçok yaşanmışlığı laf olsun diye değil bir deneyim çıkartarak, içtenlikle okuruna aktarıyor.

 

Kim olduğunu idrak etmiş bir yazar

Yazar ve şairler için söylenmiş klişe lafları bir bir siliyor satırları ve yaşantısıyla Murakami. Düzenli bir hayatı var. Düzenli ve disiplinli. Harfi harfine uyuyor bir işte başarılı olmanın yasalarına. Bunu gerçekleştirmiş bir yazar. Erkenci. Sabahları erken kalkan, öğle uykularına göz kırpan, günü dolu dolu yaşayan ama dağıtmayan, meşgalelerini belirlemiş, (roman harici çeviri, düz yazı, koşmak gibi) fırsatların cazibesine kapılmayan biri.

Çok ufak bir parantez. Her şeyin bir yasası var. Uçmayı kaçmayı fizik yasalarına bağlıyoruz da diğer süreçlerimiz yasalardan bağımsız mı?

Murakami bazen deneme yanılmayla, bazen kitabi, bazen sezgisel olarak erken yaşlarda bu yasaları keşfetmiş, işin formülünü bulmuş ve uygulamış biri. Yasaya uygun hareket eden biri Murakami evet. Çok albenili durmayabilir, diyor oradan. Ama yaşantım bu diye açıkça söylüyor. Ne yapayım böyle düşünürseniz bir şey diyemem, diyor. İyi ki de diyor.

Murakami’yi Murakami yapan budur işte. İster sevin ister sevmeyin, ister hafife alın ister yerin, kendine özgü yapısı, nitelikleri, kararlılığı, azmi bir yana -daha doğrusu bütün bunlarla beraber- sırrı, kendisini çok iyi tanıması. Öyle de devam ediyor. Tanımaktan, bilmekten, törpülemekten ve geliştirmekten.

Arabalar, evler, uçaklar bir yana, insanın kim olduğunu nasıl biri olduğunu kavraması en büyük zenginlik. Kendisine ne iyi gelir, ne kötü gelir. Sosyal midir, dağınık mıdır, düzenli midir. Evet evet, böyle günlük hayatta nasıl tepkiler verir, bütün bunları bilmek, ona göre yöntem geliştirmek de kendini bilmeye dair. Tanrım, bunlar gözden kaçan ama hayatımızdaki tıkanıklıkların da cevabını saklayan bilgiler. Sözgelimi Murakami ne zaman öfkeleneceğini, devrelerinin ne zaman ısındığını gayet iyi biliyor. Bundan da gocunmuyor. Olayları değerlendirirken kendisinin bu tanık olduğu yönlerini göz önünde bulunduruyor. Kim olduğunu önemseyip neyi sevdiğini, nasıl iletişim kurduğunu, ona neyin şifa olduğunu keşfetmiş, bulmuş, idrak etmiş, kavramış bir yazar.

Asıl mucize…

Bu çok önemli. İnsanın kendini tanıması, kendiyle tanış olması. Ne zaman kasvete düşer, melankoli sularına kapılır, nerede morali bozulur, nerede boğulur, hangi durumda ne yapar. Bunları bilmek önemli. Hayat karşısında atak olması gereken anları, yerleri bilmek, iç sesini dinleyebilmek, iç sesine güvenmek sonra, gerektiğinde gardını almak biraz uzaklaşmak biraz yaklaşmak. Bunlar ancak ilmi olan birinin yapacağı türden işler. Elbette bu sadece başlangıç. Ama çok büyük bir başlangıç. Bazısı yolda bazısı yola çıkarken öğrenilen gerçekler.

Kişi bilgiyi dönüştüremiyorsa -çünkü çok soyut ve yalnız ilerliyor süreç- durgun suyun başına gelenler geliyor. Kirleniyor yük oluyor, acı veriyor. Küfleniyor, harcanıyor ve dahası. Eyleme dönüşmeyen her istek her bilgi gibi. Burada çokları çuvallıyor işte, dönüştürme kısmında tatbik kısmında. Bir irade bir kararlılık daha da önemlisi süreklilik gerektiriyor. Başı zor, başı bedelli, ama irtifa kat edenler için kolaylaşmış keyifli bir süreç.

Hayat bizim ne istediğimize bakmıyor, o istediğimiz şeyler için ne kadar bedel ödediğimize bakıyor. Ne bedeller ödediğimize, nelerden vazgeçtiğimize bakıyor hayat. Bazılarının şans bazılarının lütuf dediği ikramı göz ardı etmeden tabii, çünkü sadece çalışabilmenin, bu şekil bir hayat sürmenin kendisi ikram. Murakami de, Mesleğim Yazarlık diyor ve gereklerini yerine getiriyor. Sebebinden keyif alıyor. Sabahları erken kalkmak, beş saat yazmak, düzenli bir hayat, koşmak sonra, işte bütün bunları acı çekerek değil severek yapıyor. Acıya dayanıklı biri, acı eşiği geçilince de iş şuna dönüşüyor. Faydalı ve acı olan, keyifli hale geliyor.

Asıl mucize bu. Murakami bütün bunları başarmış bir yazar işte. Ona neyin iyi geldiğini bulmuş bir yazar. Karşılaştığı problemleri çözebilen biri. Nelerden demoralize olduğunu biliyor. Öfkelendiğini söylemekten kaçınmayan, artısıyla eksisiyle ya da sivri ya da törpüleyebildiği yanlarıyla, kendini olduğu gibi anlatan, editörlere sinir olduğunu nezaketle itiraf eden, sipariş üzere yazılar yazamayan, kitabını kime ne için okutması gerektiğini bilen, hayatını anlamlandırabilmiş biri. Bunun için de şükrediyor. Elindekinin bir mucize olduğunun farkında. Kendisinin deyimiyle, ellerinin arasındaki yaralı güvercin gibi koruyor besliyor onu.

Koşmasaydı yazamayacaktı

Dışarıdan gelen saldırılara -pardon- eleştirilere takılmıyor, bütün bunlara karşı kendini korumasını öğrenmiş bir yazar. Ve koşuyor. Sürekliliğini buna borçlu olduğunu bilerek, olmazsa olmaz diyerek... Ruh ve bedenin bir bütün olduğunu kavramış iyileşmenin de bozulmanın da bir bütün olduğunu anlamış bir romancı.

Kimsenin güvenini zedelemesine izin vermiyor. Referansını kendinden alan ama zıttını geliştirebilmiş bir yazar. İşin sırrı burada. Güçlü yanlarını bileyerek, zayıf yanlarını güçlendirerek, koştukça güçleniyor ve dönüp arkasına bakmıyor. Dönüp arkana bakınca zaten, çuvallıyorsun. Yazarlık için sağlam bir ruh olmazsa olmaz diyor Murakami. Sağlam bir ruh. Olmazsa olmaz.

Mesleğim Yazarlık… Anekdotlarla, metaforlarla, hikâyelerle, filmlerle, müziklerle zenginleştirilmiş harikulade ve derinlikli bir kitap. Hiç tereddütsüz tavsiye...

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Şule Yayınları’ndan çıkan son öykü kitabı Fantastik Şeyler ile okuyucu ile yeniden bir araya gelen Naime Erkovan, edebiyatın toprak sahasına adını ilk olarak Beşinci Düğme ile yazmıştı. Aynı eserinde “Her şey gezegenlerin konumu yüzünden’’ diyordu Erkovan. O sebepten mi yoksa başka nedenle mi bilmem, ama önemli bir mevzu bence de.

Hikâyenin ne işe yaradığı, varoluşumuzda neye denk düştüğü, neleri üstlendiği hâlâ cevabı aranan sorular. Kendi adıma varlığımızı hikâyelerle inşa ettiğimize, bir özne olarak kâinatı dolduran her şeyden ayrıştığımız andan itibaren, öz benliğimizde daha derinlere doğru bir tür geri çekilme hamlesi yaptığımıza inanıyorum.

Ülkemizde son yıllarda en çok gündeme gelen yazarlardan biri Uzak Doğulu yazar Han Kang olmalı. Layık görüldüğü Uluslararası Man Booker Ödülü dışında yurtdışındaki çeviri -hadi böyle adlandıralım- “skandalıyla” da gündemden düşmedi yazar ve İngilizceye çevrilen ilk kitabı Vejetaryen.

Kelimeler üzerine düşünmeyi, kelimelerle yeni kelimeler üretmeyi seviyorum. Kelimelerin sözlük anlamları ve sonrasında kazandıkları anlamlar her zaman ilgimi çeker. Metinleri okurken cümlelerin sadece yan yana gelen kelimelerden ibaret olmadığını düşünürüm.

Bir çocuk için bir kitabı anlamlı kılan ve heyecanla okumasını sağlayan şeylerden birisi içindeki macera ve mizah sosudur. Eğer bunu günlük hayatın akışına boyayabilirseniz bu çocuk için daha cazip bir kitaba dönüşür elbette. Selçuk Ceyhan’ın yazdığı Dünyayı Kurtaran İnek romanının da yaptığı tam olarak bu.

 

Kulis

“Jack London’ın Unutulmaz Bir Romanını 40 Yıl Sonra İngilizce Aslından Çeviriyoruz”

Henüz bir yaşını doldurmamış bir yayınevi Kutu Yayınları. Hikâyesini anlatır mısınız?

ŞahaneBirKitap

Birkaç sene önce, yazar arkadaşlarla oturup şu meseleyi tartışmıştık: Yazdıklarımızı hiç kimsenin okumayacağını bilsek, yine de yazar mıydık? “Okur” olmadan yazdıklarımız bir işe yarar mıydı? Hele ki okuruyla konuşan, okuru da kurmacanın içine davet eden, hatta onu hikâyesinin bir kahramanı haline getiren yazarlar ne yapardı okur olmasa?

Editörden

Doksanlı yılların sonu olmalı. Yaşadığım taşra şehrinde sadece bir tane olan müzik mağazasına gidip gelip Pink Floyd’un The Dark Side of the Moon albümünü soruyordum sürekli, geldi mi gelmedi mi diye… Çünkü müziğin bir kaset ya da CD marifetiyle dinlendiği zamanlardı ve sevdiğiniz bir grubun albümünün çıktığını duymanız ayrı dert, o albümün sizin yaşadığınız şehre ulaşması ayrı dertti.