Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Murakami'yi Murakami Yapan Yasa




Toplam oy: 24
Haruki Murakami Mesleğim Yazarlık’ta kendi dünyasının kapılarını yine kendi üslubunca, gereğince ve yeteri kadar aralıyor. Mesleğim Yazarlık anekdotlarla, metaforlarla, hikâyelerle, filmlerle, müziklerle zenginleştirilmiş harikulade ve derinlikli bir kitap.

İmkânsızın Şarkısı’nı okuduğumda içim kalp ağrılarıyla dolmuştu. Murakami’yi ilk o zaman tanımıştım. Sonra bir-iki kitabını daha okudum ama ilk okunan kitaplar bazen her şeydir, benim için de öyle oldu. Romanları dışında düz yazıları da var, ama onların verdiği tat da daha az değil. Koşmasaydım Yazamazdım da bunlardan biri.

 

 

 

Şimdi Murakami’yle yollarımızı tekrar kesiştiren kitap Mesleğim Yazarlık. Bu iki kelime ne kadar çok bedeli, hayal gücünü, badireyi kapsıyor. Atlatıyor. Mesleğim yazarlık. İnsanın midesine oturan türden bir şey. Murakami’nin yazarlık serüvenine şapka çıkarıyoruz, eğiliyoruz. Murakami, romanlarında olduğu gibi anlaşılır, sade, samimi bir dil kullanıyor. Okumasını bilenler için derinlikli bir kitap. Kendi dünyasının kapılarını yine kendi üslubunca, gereğince ve yeteri kadar aralıyor. Ama ne çok şey anlatıyor aslında.

 

 

 

Yazarlığa bakış açısından nasıl roman yazdığına, aldığı-alamadığı ödüllerden eğitim sistemine kadar geniş bir yelpazeden sesleniyor okuruna. İçine attığı, cevap veremediğini hissettiği sorulara kadar, bir bir, usul usul açıklıyor meramını. Oldukça mütevazı, yeteri kadar da kibirli biri Murakami.

 

 

 

Başka türlü sürekliliği sağlaması mümkün olabilir miydi yazarlıkta? Bunu soruyor. Yer yer bencil olduğunu, hiç de mükemmel biri olmadığını söyleyebilecek kadar nesnel bakabiliyor kendine. Bütün bunlar yazarlığına gölge düşürmüyor. Okul sıralarından iş hayatına kadar birçok yaşanmışlığı laf olsun diye değil bir deneyim çıkartarak, içtenlikle okuruna aktarıyor.

 

Kim olduğunu idrak etmiş bir yazar

Yazar ve şairler için söylenmiş klişe lafları bir bir siliyor satırları ve yaşantısıyla Murakami. Düzenli bir hayatı var. Düzenli ve disiplinli. Harfi harfine uyuyor bir işte başarılı olmanın yasalarına. Bunu gerçekleştirmiş bir yazar. Erkenci. Sabahları erken kalkan, öğle uykularına göz kırpan, günü dolu dolu yaşayan ama dağıtmayan, meşgalelerini belirlemiş, (roman harici çeviri, düz yazı, koşmak gibi) fırsatların cazibesine kapılmayan biri.

Çok ufak bir parantez. Her şeyin bir yasası var. Uçmayı kaçmayı fizik yasalarına bağlıyoruz da diğer süreçlerimiz yasalardan bağımsız mı?

Murakami bazen deneme yanılmayla, bazen kitabi, bazen sezgisel olarak erken yaşlarda bu yasaları keşfetmiş, işin formülünü bulmuş ve uygulamış biri. Yasaya uygun hareket eden biri Murakami evet. Çok albenili durmayabilir, diyor oradan. Ama yaşantım bu diye açıkça söylüyor. Ne yapayım böyle düşünürseniz bir şey diyemem, diyor. İyi ki de diyor.

Murakami’yi Murakami yapan budur işte. İster sevin ister sevmeyin, ister hafife alın ister yerin, kendine özgü yapısı, nitelikleri, kararlılığı, azmi bir yana -daha doğrusu bütün bunlarla beraber- sırrı, kendisini çok iyi tanıması. Öyle de devam ediyor. Tanımaktan, bilmekten, törpülemekten ve geliştirmekten.

Arabalar, evler, uçaklar bir yana, insanın kim olduğunu nasıl biri olduğunu kavraması en büyük zenginlik. Kendisine ne iyi gelir, ne kötü gelir. Sosyal midir, dağınık mıdır, düzenli midir. Evet evet, böyle günlük hayatta nasıl tepkiler verir, bütün bunları bilmek, ona göre yöntem geliştirmek de kendini bilmeye dair. Tanrım, bunlar gözden kaçan ama hayatımızdaki tıkanıklıkların da cevabını saklayan bilgiler. Sözgelimi Murakami ne zaman öfkeleneceğini, devrelerinin ne zaman ısındığını gayet iyi biliyor. Bundan da gocunmuyor. Olayları değerlendirirken kendisinin bu tanık olduğu yönlerini göz önünde bulunduruyor. Kim olduğunu önemseyip neyi sevdiğini, nasıl iletişim kurduğunu, ona neyin şifa olduğunu keşfetmiş, bulmuş, idrak etmiş, kavramış bir yazar.

Asıl mucize…

Bu çok önemli. İnsanın kendini tanıması, kendiyle tanış olması. Ne zaman kasvete düşer, melankoli sularına kapılır, nerede morali bozulur, nerede boğulur, hangi durumda ne yapar. Bunları bilmek önemli. Hayat karşısında atak olması gereken anları, yerleri bilmek, iç sesini dinleyebilmek, iç sesine güvenmek sonra, gerektiğinde gardını almak biraz uzaklaşmak biraz yaklaşmak. Bunlar ancak ilmi olan birinin yapacağı türden işler. Elbette bu sadece başlangıç. Ama çok büyük bir başlangıç. Bazısı yolda bazısı yola çıkarken öğrenilen gerçekler.

Kişi bilgiyi dönüştüremiyorsa -çünkü çok soyut ve yalnız ilerliyor süreç- durgun suyun başına gelenler geliyor. Kirleniyor yük oluyor, acı veriyor. Küfleniyor, harcanıyor ve dahası. Eyleme dönüşmeyen her istek her bilgi gibi. Burada çokları çuvallıyor işte, dönüştürme kısmında tatbik kısmında. Bir irade bir kararlılık daha da önemlisi süreklilik gerektiriyor. Başı zor, başı bedelli, ama irtifa kat edenler için kolaylaşmış keyifli bir süreç.

Hayat bizim ne istediğimize bakmıyor, o istediğimiz şeyler için ne kadar bedel ödediğimize bakıyor. Ne bedeller ödediğimize, nelerden vazgeçtiğimize bakıyor hayat. Bazılarının şans bazılarının lütuf dediği ikramı göz ardı etmeden tabii, çünkü sadece çalışabilmenin, bu şekil bir hayat sürmenin kendisi ikram. Murakami de, Mesleğim Yazarlık diyor ve gereklerini yerine getiriyor. Sebebinden keyif alıyor. Sabahları erken kalkmak, beş saat yazmak, düzenli bir hayat, koşmak sonra, işte bütün bunları acı çekerek değil severek yapıyor. Acıya dayanıklı biri, acı eşiği geçilince de iş şuna dönüşüyor. Faydalı ve acı olan, keyifli hale geliyor.

Asıl mucize bu. Murakami bütün bunları başarmış bir yazar işte. Ona neyin iyi geldiğini bulmuş bir yazar. Karşılaştığı problemleri çözebilen biri. Nelerden demoralize olduğunu biliyor. Öfkelendiğini söylemekten kaçınmayan, artısıyla eksisiyle ya da sivri ya da törpüleyebildiği yanlarıyla, kendini olduğu gibi anlatan, editörlere sinir olduğunu nezaketle itiraf eden, sipariş üzere yazılar yazamayan, kitabını kime ne için okutması gerektiğini bilen, hayatını anlamlandırabilmiş biri. Bunun için de şükrediyor. Elindekinin bir mucize olduğunun farkında. Kendisinin deyimiyle, ellerinin arasındaki yaralı güvercin gibi koruyor besliyor onu.

Koşmasaydı yazamayacaktı

Dışarıdan gelen saldırılara -pardon- eleştirilere takılmıyor, bütün bunlara karşı kendini korumasını öğrenmiş bir yazar. Ve koşuyor. Sürekliliğini buna borçlu olduğunu bilerek, olmazsa olmaz diyerek... Ruh ve bedenin bir bütün olduğunu kavramış iyileşmenin de bozulmanın da bir bütün olduğunu anlamış bir romancı.

Kimsenin güvenini zedelemesine izin vermiyor. Referansını kendinden alan ama zıttını geliştirebilmiş bir yazar. İşin sırrı burada. Güçlü yanlarını bileyerek, zayıf yanlarını güçlendirerek, koştukça güçleniyor ve dönüp arkasına bakmıyor. Dönüp arkana bakınca zaten, çuvallıyorsun. Yazarlık için sağlam bir ruh olmazsa olmaz diyor Murakami. Sağlam bir ruh. Olmazsa olmaz.

Mesleğim Yazarlık… Anekdotlarla, metaforlarla, hikâyelerle, filmlerle, müziklerle zenginleştirilmiş harikulade ve derinlikli bir kitap. Hiç tereddütsüz tavsiye...

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Taşra, edebiyattan sinemaya geçişin en kestirme yoludur. Orada zaman, mekân ve insan sinematografik anlamın bütün ihtiyaçlarını karşılayabilecek bir derinliğe sahiptir. Ancak bu derinlik çoğu zaman bir daralmayı, dışa kapalılığı, durağanlığı, kasvetli ve sonu gelmez bekleyişleri de içinde taşır. Bu yönüyle İnsanoğlunun ebedi yazgısını, ilk sürgün anını hatırlatan ihsaslarla doludur taşra.

İlk defa 2013 yılında Ayrıntı Yayınları’ndan, yeni edisyonu ise geçen ay Yapı Kredi Yayınları’ndan yayımlanan Ferahlık Anına Övgü, Ömer F. Oyal’in dördüncü romanı. Yazarın romanın yanı sıra çeşitli türlerde eserleri bulunuyor.

Virginia Woolf’un (1882-1941) yaşarken basılı tek öykü kitabı olan Pazartesi ya da Salı (1921) bir öykü kitaplığında bulunması gereken önemli kitaplardan biridir. Virginia Woolf, Mrs. Dalloway, Dalgalar, Deniz Feneri romanlarıyla bilinç akışı tekniğinin başarılı örneklerini vermiş bir öncüdür. Bu akım günümüzde de etkisini yoğun bir şekilde göstermektedir.

Emily Dickinson’a geçmeden önce kendi çocukluğumu ve bahçe hikâyemi anlatacağım size... Macera olsun diye evden kaçıp gün batarken kimsenin ruhu duymadan döndüğüm çocukluk yıllarımda, bütün evlerin bahçeli olduğunu sanırdım. Neden, çünkü şanslıydım; oturduğumuz sakin mahallede bütün evler bahçeliydi, bizimki de.

 

Hepimiz etrafında toplanacağımız hikâyeler arıyoruz. Çünkü bir bakıma hikâye, hayatın zihinlerimizdeki anlamlandırılmış yansımasıdır. Dünyadaki varlığımızı konumlandırabilmek ve bir anlama ulaşabilmek için şeylerin mekân ve zamanda nelere bağlı, nelerle birlikte olduğunu bilmeye muhtacız.

Kulis

''İnsan Ancak Kendine Dışarıdan Bakınca Hakikati Fark Edebiliyor''

ŞahaneBirKitap

Şiir bir dil işçiliği olduğu kadar bir anlam işçiliğidir de. Çünkü dil bize aynı zamanda bir inceliğin adresini verir. Dilin doğduğu yer, bir ömür insanın yazgısıyla birlikte kol kola yürür. Tohum orasıdır. Dünyanın, adına ömür dediğimiz yaşamak kavgasının başladığı yerde olanca müşfikliğiyle dili görürüz. Dili yani anlama ve kavrama çabamızı.

Editörden

Ursula K. Leguin dendiğinde aklımda hep nitelikli ve bilgece hayaller kurmayı öğreten Batılı bir nine imajı beliriyor. Ursula’yı yalnızca bir hayalci olarak da niteleyemem doğrusu. Bilim Kurgu türü içindeki en filozof yazardır Ursula. Sadece yepyeni bir evren kurmakla kalmaz. Dünyamıza dair bazı kavramları da yerinden oynatır.