Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Ölümünden Sonra Yazmaya Başlayan Guru




Toplam oy: 15
Karışık bir durum: Hayatı boyunca hiç kitap yazmamış biri ölümünden 20 yıl sonra bile yeni kitaplar yayınlamaya devam edebilir mi? Peki 25 yıl önce yıkılmış bir şehir her yıl aynı yerde bir haftalığına diriltilebilir mi? Hmmm, anlıyorum ki, bunlar olabilen şeyler. Olabileceğini bana hatırlatan da Netflix’te izlediğim Wild Wild Country belgeseli oldu.

Chapman ve Maclain Way kardeşlerin yönettiği Wild Wild Country altı bölümlük belgesel dizi, Hintli guru Bhagwan Shree Rajneesh tarafından 1980’lerde kurulan Rajneeshpuram şehrinin hikâyesini anlatıyor. Bhagwan Shree Rajneesh ve kendilerine Rajneeshee’ler adını veren müritleri, günün birinde Oregon’da bir çölün ortasında yer alan 263 bin kilometrekarelik (akıl alır gibi değil) bir araziyi satın alıyor ve 100 milyon dolar harcayarak orayı hayallerindeki şehre dönüştürüyorlar. Ressam, müzisyen ya da yazar olan iyi eğitimli ve zengin 80 bin kişinin yaşadığı bu şehirde evler, okullar, bahçeler, tarlalar, kafeler, restoranlar ve bildiğimiz şehirlerde olan bütün diğer unsurlar var ama Rajneeshee’ler bununla yetinmiyor ve bir baraj inşa ederek kendi elektrik sistemlerini de kuruyorlar. Başlangıçta portakal rengi kıyafetler giyerken, sonraları kendilerini diğer insanlardan ayırt edilebilir kılmak adına kırmızı, mürdüm rengi ve pembe kıyafetler giymeye başladıklarını da öğreniyoruz.

 

Ardından “spiritüel öğreti” adı altında dolap üstüne dolap çevirmekten geri durmayan yapay cennet vaatkârı bu tür toplulukların değişmez rutinini takip ediyor ve önce sanat dünyasını, sonra Hollywood’u ele geçirme planlarını uygulamaya başlıyorlar. Rajneesh’i “spiritüel âlemin Wittgenstein’ı” diye tarif eden Alman felsefeci Peter Sloterdjik ile Parfümün Dansı’nın yazarı Tom Robbins en istikrarlı müritler arasında. Pasolini’nin Teorema’sında ve daha birçok önemli yapımda rol alan İngiliz aktör Terence Stamp ve Huffington Post blogunun sahibi Arianna Huffington da bir dönem Rajneesh’in çekim alanına kapılanlardan. Francis Ford Coppola’nın The Godfather filminin Oscar ödüllü yapımcısı Albert S. Ruddy ile sonradan Ma Prem Hasya adını alan karısı Françoise Ruddy ise belki de en gözde -çünkü en güçlü- müritler.

 

Rajneesh için Los Angeles’ta bir villa satın alan, ona elmas bezeli bir saat armağan eden ve şerefine şampanyanın su gibi aktığı partiler düzenleyenler de onlar. Bu partilere Amerikalı ve Avrupalı über şöhretler akın akın geliyor ve hem topluluğun PR vitrinini oluşturuyorlar hem de varlıklarıyla Rajneesh’in dünya jet sosyetesine hızlı kabulünü sağlıyorlar. (Rajneeshee’leri oraya iten şey neydi sorusu kafamı çok kurcaladı, hangi boşluktan sızmıştı içeri Rajneesh ve bu neredeyse her şeye sahip insanların zihinlerini ve hayatlarını yönetebilmişti? Bu ücra çölde taş taşımak, inşaatçılık yapmak onlardaki hangi ihtiyaca karşılık geliyordu?)

 

Çölün ortasında inşa edilen Rajneeshpuram’ın hayati parçasından, Buddha’nın adını taşıyan devasa diskodan söz etmemek olmaz. Gündüzleri ağır işçi olarak çalışan Rajneeshee’ler geceleri burada dönemin ünlü DJ’lerinin müzikleri eşliğinde neon ışıkları altında sabahlara kadar dans edip ter atıyor, çılgınlar gibi eğleniyorlar. Hayat onlar için sonu gelmeyecek bir parti adeta.

 

Wild Wild Country’nin etkileyiciliğinin esas sebebi, yönetmen Chapman ve Maclain Way’in elinde 300 saati aşan muazzam bir film arşivi bulunması, dolayısıyla ikilinin büyük oranda gerçek görüntüler kullanmaları. Yaşananları gün be gün, an be an belgelemiş, muhataplarının kapalı kapılar ardında kalacağını sandığı konuşmalar, tartışmalar, kavga dövüşler, fısır fısır hesap kitaplar, toplu yemekler, sevişmeler de zamanı gelince böyle ortaya çıkmış. Yapay bir cennetin gittikçe gerçek bir cehenneme dönüşmesini izlemek ürkütücü.

 

Zaten onlar değil belki ama seyirci olarak bizler, çok geçmeden “sevgi, saygı, özgürlük” vaatlerinin ötesinde çok daha şeytani bir planın işleyişine şahit olduğumuzu fark ediyoruz. “Üstad” Rajneesh, sekreteri Ma Anand Sheela ve topluluğun diğer ileri gelen mensuplarının yerleşmek için çölü seçmeleri boşuna değil. Amaçları burayı siyasi olarak ele geçirmek ve ardından büyüyebilecekleri kadar büyümek, devlet içinde devlet kurmak. Ma Anand Sheela dünyayı ele geçirme arzusundan söz ediyor bazı konuşmalarında. Bir gece yola çıkıp Amerika’nın dört bir yanındaki şehirleri dolaşıyor, evsiz insanları otobüslere doldurarak Oregon’a getiriyorlar. Sırf bir gecede ev, iş, arkadaş sahibi olan bu insanlar yerel seçimlerde Rajneeshpuram’ın göstereceği adaya oy versinler diye. (İşleri bitince hepsini ilaçla uyutarak geldikleri yere göndermeleri de kalpsizliklerinin zirvesi.)

 

İkinci adımda planlarını gerçekleştirmek adına daha korkunç işlere girişiyorlar, bir suikastçı timi oluşturuyorlar. Kundaklama onlarda, bombalama onlarda, laboratuvarda ürettikleri salmonellayı yiyeceklere bulaştırarak bir gecede yüzlerce kişiyi zehirlemek onlarda. Çöküş dönemi, bu korkunç eylemlerin bir biçimde açığa çıkmasıyla başlıyor. Rajneesh’in sağ kolu olan ve hırs küpü Ma Anand Sheela ve arkadaşları özel uçaklarına atlayıp dünyanın farklı yerlerine kaçıyorlar, Rajneesh ise uzun bir yasal yargılama sürecinin sonunda 1985’te Hindistan’a postalanıyor. Kendi adıma belgeseli bazı eksiklerine rağmen etkileyici buldum, sadece 80’lerde Oregon’da yaşananları değil, sevgi, özgürlük ve barış vaatleriyle insanları sömüren diğer modern inanç gruplarını anlamak adına da önemli ipuçları içerdiğini düşündüm.


Ama en çok şu kısma takıldım:
Bhagwan Shree Rajneesh 1990’da Hindistan’da ölüyor. Birkaç yıl sonra da Japon isimli bir gurunun, Osho’nun kitapları yayınlanmaya başlıyor. Kapaklarda fotoğrafı olmadığı için önceleri kimse onun kim olduğunu bilmiyor ama zamanla Osho’nun aslında Bhagwan Shree Rajneesh olduğu dolaşmaya başlıyor kulaktan kulağa. Deniyor ki, ölmeden birkaç hafta önce kimliğini toptan yıkıp kendine yeni bir kimlik inşa etmiş. (Salatalara salmonella bulaştıracak kadar kötücül olabilen müritlerinin yalan söyleme potansiyelini bildiğimiz için, bu hikâyeye de pek inanmayalım. Hele Rajneesh’in hayatı boyunca yayınlanmış tek bir kitabı dahi yokken.) Zaten söz konusu kitapların hiçbiri Osho’nun gerçek kimliğine dair ipucu içermiyor, yayıncılar yuvarlak sözlerle yetinmeyi tercih ediyorlar. (Eh, kötü şöhret de salmonella kadar zehirleyici olabilir, öyle değil mi?) Her yıl Amerika’daki yayıncısına birkaç milyon dolar kâr getiren bu kitapların yazarı belli ki başkaları. Durmadan yeni Osho kitapları çıkmasının sebebi başka ne olabilir?
Bu şehir senede bir hafta diriltiliyor mu?

Wild Wild Country belgeselini seyrederken, Rajneesh’in “yeni insan”, “yeni dünya”, “dinlerin baskıcılığına karşı sanatın yüceliği”, “kutsal yaratıcılık” gibi konuşmalarının, Rajneeshee’lerin parlak kırmızı ya da pembe renklerde giyinmesinin, alışverişte takas yöntemini uygulamalarının, pagan ayinlerine benzer ritüellerle coşmalarının, çölün ortasında elektronik müzik eşliğinde 24 saat süren çılgın partiler vermelerinin bana neyi hatırlattığını düşündüm… Ve sonunda buldum!

Bütün bunlar şöhreti ta buralara kadar gelen Burning Man’de var olmaya devam ediyordu. Burning Man, Oregon çöllerinde her yıl sadece bir hafta için kurulan sanal Black Rock City’de gerçekleştirilen bir etkinlik. Hem de 1986’dan, yani Rajneeshpuram’ın yıkılışından beri. Bir tür müzik festivali gibi ama düzenleyenler bir tür “toplum ve sanat deneyi” olarak tanımlıyorlar. Yeni çağ inanışlarına yakın duran on maddelik bir manifestoları var. Sonuçta bir hafta boyunca yaşananlar orada kalıyor ve dev bir pagan ayini eşliğinde her şey yakılıyor. Tuhaf değil mi? En tuhafı, Rajneeshpuram şehir planı ile Burning Man için yılda bir kez kurulan Black Rock City planının hemen hemen aynı olması.

Paranın geçmediği, alışverişin sadece takas ve yardımlaşma usulleriyle gerçekleştirildiği bir etkinliğe neden yalnızca zengin ve ünlü insanlar katılıyor diye sormayınız, o ayrıntılara çok da vakıf değilim.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

İstanbul’da yaz mevsiminin ayak sesleri duyuluyordu. Üniversitedeki bahar döneminin son dersinde felsefe hocam Cemil Güzey, okuma listesi çıkardı. Uzayıp giden listede bir kitap ismi hemen gözüme çarptı; Kadınlar, Rüyalar, Ejderhalar. Bu üç kelimeyi yan yana okuyunca heyecanlanmıştım.

*Paul de Senneville/Mariage d'Amour (Aşk Evliliği) bu yazıya eşlik edebilir.

Taşra, edebiyattan sinemaya geçişin en kestirme yoludur. Orada zaman, mekân ve insan sinematografik anlamın bütün ihtiyaçlarını karşılayabilecek bir derinliğe sahiptir. Ancak bu derinlik çoğu zaman bir daralmayı, dışa kapalılığı, durağanlığı, kasvetli ve sonu gelmez bekleyişleri de içinde taşır. Bu yönüyle İnsanoğlunun ebedi yazgısını, ilk sürgün anını hatırlatan ihsaslarla doludur taşra.

İlk defa 2013 yılında Ayrıntı Yayınları’ndan, yeni edisyonu ise geçen ay Yapı Kredi Yayınları’ndan yayımlanan Ferahlık Anına Övgü, Ömer F. Oyal’in dördüncü romanı. Yazarın romanın yanı sıra çeşitli türlerde eserleri bulunuyor.

Virginia Woolf’un (1882-1941) yaşarken basılı tek öykü kitabı olan Pazartesi ya da Salı (1921) bir öykü kitaplığında bulunması gereken önemli kitaplardan biridir. Virginia Woolf, Mrs. Dalloway, Dalgalar, Deniz Feneri romanlarıyla bilinç akışı tekniğinin başarılı örneklerini vermiş bir öncüdür. Bu akım günümüzde de etkisini yoğun bir şekilde göstermektedir.

Kulis

''İnsan Ancak Kendine Dışarıdan Bakınca Hakikati Fark Edebiliyor''

ŞahaneBirKitap

Şiir bir dil işçiliği olduğu kadar bir anlam işçiliğidir de. Çünkü dil bize aynı zamanda bir inceliğin adresini verir. Dilin doğduğu yer, bir ömür insanın yazgısıyla birlikte kol kola yürür. Tohum orasıdır. Dünyanın, adına ömür dediğimiz yaşamak kavgasının başladığı yerde olanca müşfikliğiyle dili görürüz. Dili yani anlama ve kavrama çabamızı.

Editörden

Ursula K. Leguin dendiğinde aklımda hep nitelikli ve bilgece hayaller kurmayı öğreten Batılı bir nine imajı beliriyor. Ursula’yı yalnızca bir hayalci olarak da niteleyemem doğrusu. Bilim Kurgu türü içindeki en filozof yazardır Ursula. Sadece yepyeni bir evren kurmakla kalmaz. Dünyamıza dair bazı kavramları da yerinden oynatır.