Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Ruhun incelikleri üzerine bir ilk kitap: Kuşlu Süveter




Toplam oy: 10
Özlem Göktaş’ın ilk kitabı Kuşlu Süveter’i okurken “iyi ki böyle öyküler yazılıyor” derken buluyorum kendimi. Yoksa biz hayatı şehirden, çok oyunlu, çok ışıklı caddelerden ibaret sanacağız. İyi ki böyle öyküler yazılıyor da başka türlü insanların-hayatların da mümkün olduğunu hatırlıyoruz.

Kargo ilk defa Mersin’den geliyor bana. Mersin’de kimsem yok üstelik. Hızlıca açıyorum paketi. Ellerimde Kuşlu Süveter. Ne güzel isim. Ben ona, o bana bakıyor. Artık az önceki halimizden eser yok. İlk kitap telaşlıdır. Hemen yerine ulaşmak ister. Anlarım. Hemen okunmak ister. Pek tabii. Aldım kabul ettim ve bu ilk telaşa katılıp vakit kaybetmeden okumaya başladım.

 

Kitabın adı Kuşlu Süveter. Yazarı Özlem Göktaş, aynı zamanda bir öğretmen. Mahalle Mektebi, Karabatak ve Hece gibi dergilerde öyküleri yayınlanan yazarla artık tanışıyoruz.

 

Kitapta on yedi öykü var. Anlaşılır ve okuru hikâyesine dâhil eden, okuru yormayan sade ve derinlikli metinler. Uçlara, aşırılıklara kaçmayan, limandan çok uzaklaşmayan, anlatımında hayal ve gerçek arası dengeyi koruyan öyküleri sevdim ben. Mevsim ne olursa olsun sıcacık bir iklimde geçiyor hikâye. Bir nostaljiye yolculuk diyebiliriz. Uzak bir hayalden, köyden, karlı günlerden, derede oynayan çocuklardan, ruhun inceliklerini kaybetmemiş kahramandan, kahramanlardan haberler getiren öyküler. Yazarın öykülerinde o eski, iyi günlere yaklaşıyoruz. Bir köyümüz vardı evet, çocuktuk, saftık bir zamanlar. Kendi dünyamızda varmanın mümkün olmadığı evlere okullara sokuluyoruz. Beraber yakıyoruz sobayı bir sınıfta, önce kömür sonra odun çıra. Kardan üşümüş, çok üşümüş öğrencilere sarılıyoruz. Eller ısınıyor, yüzler pembeleşiyor. Sonra bir an geliyor, kuşlar uçuyor. Uçuyor çocukluğumuz uçuyor hayallerimiz. Ellerimizden kayıp gidiyor en güzel anlarımız çok kere. Şöyle geri çekilip seyrediyoruz olup biteni, sızlıyor içimiz.

 

Seyrediyoruz diyorum, çünkü Göktaş’ın tasvirleri muazzam. Usul usul anlatılıyor her öyküde eşya, usul usul akıyor zaman. Geçiştirilmiyor, çalakalem değil. Hiç acelesi yok anlatıcının. Şehirde akan zamanı kim bilmez. Öyle acele, öyle telaşlı. Ama malum hareketin azaldığı mekânlarda daha yavaş akar zaman. Trafik mi, o nedir Allah aşkına, belki akşamüstü, tabelalar yanıp sönmez durmadan, yıldızlara bakabilirsin, işte bizim mahallemiz. Yavaşça çizebilir boyayabilirsin bir resmi. Acelesi yok ellerin. Agresif değil, daha olgun daha dingin bir bakış düşer kâğıda. Durup bakıyor, baktırtıyor Özlem Göktaş. Yaşadığımız hızdan çekip alıyor bizi. Serçeler akasyalar düşürüyor penceremize. Kasımpatıların hatırı kalmasın.

 

Taşranın bağrında büyüyen öyküler

 

İyi ki böyle öyküler yazılıyor, derken buluyorum kendimi. Yoksa biz hayatı şehirden, çok oyunlu çok ışıklı caddelerden ibaret sanacağız. İyi ki böyle öyküler yazılıyor da başka türlü insanların-hayatların da mümkün olduğunu hatırlıyoruz. Hikâye anlam kazanıyor. Hikâye yazmak, hikâye okumak hikâyelerle anlatma çabası anlam kazanıyor. Dünyanın etrafında döndüğünü sanan şımarık, bencil insandan, ağaca toprağa dokunan henüz bozulmamış insana uzanıyoruz. Taşraya, doğaya, üç günlüğüne tatil için giden öyküler değil bunlar, bizatihi taşranın bağrında büyüyen öyküler. Kar yağarmış, bir öğretmen öğrencisini kucaklarmış. Bize ne kaybettiğimizi hatırlatan Kuşlu Süveter, beton yığınları arasından uzanan bir çiçek gibi günümüz edebiyatına uzanıyor.

 

Kitabın ilk öyküsü Naylon Ayakkabı’yı okuyunca çokça etkilendiğimi ve şaşırdığımı söyleyebilirim. Gerilimi, neşesi, karlı köy atmosferi, kurgusuyla, diliyle oldukça iyi bir hikâye. Anladım, ilmek ilmek örülmüş, usta işi öyküler beni bekliyor. Kusur bulmaya değil severek okumaya niyetliler için bu böyle. Ama bunun için özel bir çaba sarf etmeye gerek yok. Çünkü Özlem Göktaş, ne yaptığını bilen, edebiyatın inceliklerine sahip bir öykücü.

 

Özellikle hikâye girişleri çok ustaca Göktaş’ın. Çoğu hikâyede var bu dikkat.

“Yoksa ölmüş müyüm ben?”

Bir öykü nasıl başlar derseniz, mesela işte böyle başlamalıdır.

“Ölmüş müyüm gerçekten öldüm mü?” diye devam eden Naylon Ayakkabı, kitabın en etkili öykülerinden.

“Ses”, kitabın ikinci hikâyesi:

“Aç ulan kapıyı,”. Birden. Pat diye, başlıyor. Bu harika. Böyle girişler okuru hemen kavrar. Kendisine katar. Hikâyenin içindesindir vakit kaybetmeden, hoş geldin.

“Aç ulan aç kapıyı. /İt oğlu it.”

 

Bu arada kahraman hiç de böyle cengâver değil. Ürkek sinik silik, henüz kendini bulamamış bir tip. Yukarıda geçen konuşmalar bir kâbustan. Bir kâbustan mı? Gerçek olamayacak kadar ürkek, toy. Ve fakat sustuğu herkese karşı bir gün cesaretlenebilir. O zaman hepsi görecek gününü. Ama şimdi daha tedbirli. Sadece çayları dolduracak. Küçüklü büyüklü dizecek. Annesine susacak, annesi kendi kendine konuşacak, böyle geçecek zaman. Belki de bu yüzden hikâyesi yazıldı, yazılacak.

 

Bir hatıra, bir özlem, bir rüya

 

Kuşlu Süveter’de olmayan bir şey var. Olmayan bir şey. Hadi, sevinçle iştiyakla: Bir uzvumuz gibi olan akıllı telefonlara akıllı ekranlara dokunmak yok. Ne güzel. Öykülerde zamanın teknolojisine, aygıtlarına rastlamıyoruz. Harika. Başka bir kitapta haneye eksi olarak düşebilecek bu özellik, Göktaş’ın öykülerinde iyi ki de böyle dedirtiyor. Öykülerin atmosferi bunu gerektiriyor çünkü. Sahte sanal bir ekrandan değil, kahramanların baktıkları gerçek mekânlardan çoğalıyor öyküler. Bir pencere. Bir bahçe. Televizyon yok, telefon yok, medya yok. Uygulamalar arasında kaybolan kişiler yok. Böylece nostaljiyi yakalıyor Özlem Göktaş. Hiç bahsetmeyerek en büyük eleştiriyi de yapmış oluyor belki. Bir rüya gibi süzülüyor öyküler. Hikâyeler böyle örülüyor. Peki ne var öykülerde? İnsanın o bildik hiç eskimeyen hikâyesi. Yalnızlık. Sonra? Hatıralar ve özlemler. Başka? Yolculuklar var. Bir otobüs, bir mahalle kahvesi, bir huzur evi, bir okul. Geçmiş kahramanların yakasını bırakmıyor. Bırakır mı hiç? Bir hatıra, bir özlem, bir rüya geçmişe salıveriyor kişileri. Bir özlem var evet. Öykülerde buz tutan dereler, şaşkın ördekler, okul ve tabii ki çocuklar. Hep bir çocukluğa gidiş var öykülerde. Ah keşke çocuk olsam, sesi buram buram.

 

“Yoksa cennet çocukluğum mu?

Çocukluğum cennet mi?

Çocukluğumdu cennet.”

 

Bu haklı, çok haklı hasrete kimse bir şey diyemez. Çocukluk, cennetin devamı, azala azala yitip giden bir süreç. Can yakıcı. Can yakıyor. Sonrası hep o duyguları yakalamak yeniden yaşamak hayali. Yıllar geçtikçe olaylar geliştikçe insanlar ayrıştıkça sahtenin çoğaldığı, yalanın bir çığ gibi büyüdüğü zamanlara, bu bilince eriştikçe elbette dönüp dolaşacağımız yer çocukluk. Gerçek sevmek, gerçek sarılmak, gerçek sevinmek orda bizi bekliyor. En zor olanları dahi. Bilincin minimum kalbin maksimum olduğu zamanlar. Dolu dolu sevmek dolu sarılmak orda. Başkalarına aldırmadan kendi dünyanda çoğalmak orda. Bütün bunlar bir yana, geçmişi yad etmek, orda yaşamak, orda kalmak en çok, şimdinin ağız tadı gittiğinde olur. Lezzet alamadığımızda, içimizdeki şarkılar sustuğunda. Şimdinin hakkını o kadar da veremediğimizde olur bu. Hep bir başka yer özlemi, bir gitmek, bir sevmek. Eski ben, eski sen, eski mahallemiz, eski evimiz arasında dönüp dolaşır insan. Ve dahi yazar, okur. Bu şöyle bir handikaba yol açıyor: Geçmişi özleye özleye şimdide yok oluş. Şimdide bir “hiç” gibi geçen zaman. Böyle olunca kişiler şimdiye geleceğe kırpamıyorlar gözlerini. Kuşlu Süveter’de de geçmiş hep şimdiden daha güzel. Şimdi, bazen kabulleniş bazen bir iç çekişle bazen bir balık bir helva ile gelen hatırlayışlarla bulanıyor.

 

“Her yol bildik benim için ama bilmezlikten gelip ilerliyorum. İleriden bir ses ‘Şimdi gör nasıl kapacağım havada taşı,’ diyor. Sarı çiçekli eteğiyle bir kız. Zeynep bu! Mahalle arkadaşım. Yine öyle, o büyük elleriyle bütün taşları nasıl yakalıyor havada. Ben bakıyorum. Yenilgi anlık. Koşarak kayboluyoruz. Geçmiş denilen karanlık yutuyor bizi.”

 

Geçmiş denilen karanlık. Yutuyor bizi. Hem de nasıl.

 

Kuşlu Süveter diyordum, evet. Yazarı Özlem Göktaş. Pruva Yayınları'ndan çıkan bu ilk kitabın edebiyat sayfalarında yerinin çoğalmasını, okurlarını bulmasını canı gönülden dileyerek…

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

William Faulkner’ın (1897-1962) öyküleri Türkçede daha önce Bilge Karasu çevirisi Doktor Martino (Yenilik Yayınları, 1956), Ülkü Tamer çevirisi Kırmızı Yapraklar (Ataç Kitabevi, 1959), Talât Sait Halman çevirisi Duman (Varlık Yayınları, 1952) adlarıyla yayınlanmıştı. Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkan Emily’ye Bir Gül-Seçme Öyküler ile Faulkner’ın öyküleri derli toplu bir hâle geldi.

Yaşamın ta kendisi olduğu için mi yazdığını yoksa bizzat yazdığı için mi yaşamla bağ kurduğunu bilemez yazan kişi. Bir şey konuşturur onu, fakat nedir o şey? Beşiğinde dile gelen İsa gibi, daha doğar doğmaz talihin nasıl işlediğinin gizli bilgisini anlamaya yazgılıdır sanki. Bilgedir, budaladır, trajik ve gülünçtür. Ve sırf bu yüzden usta bir “yaşam acemisi” olup çıkacaktır.

 

Ayrılık, dünya hayatının en son kelimesidir. Nihayetinde, sevdiğimiz, bize ait olduğunu düşündüğümüz her şeyi geride bırakacak ve ayrılık atına binip gideceğiz.

 

Fâni dünyada birçok ayrılık yaşarız. Birlikte olduğumuz insanlardan, bulunduğumuz yerden, çalıştığımız adresten ayrılırız.

 

Şiir gerçekliğin imhasıyla başlar. Gerçekliği imha edemeyen şiiri, gerçeklik öyle ya da böyle imha eder. İmha yoksa ne inşa ne de bir icat söz konusudur. Avangart akımların sanat ve şiir söz konusu olduğunda sazı eline alıp konuştuğu zamanları her zaman önemsemişimdir. Ne var ki bir havai fişek gösterisi gibi, birkaç dakikalık tantanadan sonra geriye kalan kocaman bir hiç.

Queen of the Damned filminin soundtrack’lerinden Lestat Violin eşlik edebilir bu yazıya…

 

 

Kulis

“Jack London’ın Unutulmaz Bir Romanını 40 Yıl Sonra İngilizce Aslından Çeviriyoruz”

Henüz bir yaşını doldurmamış bir yayınevi Kutu Yayınları. Hikâyesini anlatır mısınız?

ŞahaneBirKitap

Birkaç sene önce, yazar arkadaşlarla oturup şu meseleyi tartışmıştık: Yazdıklarımızı hiç kimsenin okumayacağını bilsek, yine de yazar mıydık? “Okur” olmadan yazdıklarımız bir işe yarar mıydı? Hele ki okuruyla konuşan, okuru da kurmacanın içine davet eden, hatta onu hikâyesinin bir kahramanı haline getiren yazarlar ne yapardı okur olmasa?

Editörden

Doksanlı yılların sonu olmalı. Yaşadığım taşra şehrinde sadece bir tane olan müzik mağazasına gidip gelip Pink Floyd’un The Dark Side of the Moon albümünü soruyordum sürekli, geldi mi gelmedi mi diye… Çünkü müziğin bir kaset ya da CD marifetiyle dinlendiği zamanlardı ve sevdiğiniz bir grubun albümünün çıktığını duymanız ayrı dert, o albümün sizin yaşadığınız şehre ulaşması ayrı dertti.