Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Sahip Olduğumuz Kitaplar Yazılmamış Hayat Hikayemizdir...




Toplam oy: 37
Manguel ile yolu kesişen herkes onun kitaba olan tutkusunun canlı şahididir. Onun Jorge Luis Borges’ten aldığını açıkça ifade ettiği bu kitap tutkusu ve entelektüel dünyası herkesçe bilinir. Manguel, pek çok okuyucu için “Okumanın Tarihi” demektir. Onun eserlerini okumak, çoğu okuyucunun aslında derinden içinde hissettiği fakat ifade etmekte çekimser kaldığı bazı itirafların da gün yüzüne çıkmasına katkı sağlayabilir.

Geniş kütüphanelere sahip olan insanlar, “kütüphane sahibi” olmanın gerçekten ne anlama geldiğini en iyi bilenlerdir. Bilhassa bir şehirden başka bir şehre taşınmak söz konusuysa kütüphane sahibi için olmasa da kütüphanenin nakli onu taşıyanlar için bir işkenceye dönüşebilir. Kargo şirketlerinin kitap kolilerini taşımak için ekstra ücret istemeleri belki can sıkıcı gelebilir; ancak daha kötüsü taşındığımız şehirde müstakil bir kütüphaneyi sığdırabileceğimiz genişçe bir ev bulmaktır. Sonrasında entelektüel okuma alanlarımız geniş ise, bu kez de kitapları tasnif etme çilesi başlar.

 

İyi bir okur kendisini huzurlu bir okuma ortamından uzaklaştıracak her türlü meşguliyetten rahatsızlık duyar. Onun en büyük arzusu bir an önce kitapların dünyasına dalmak, böylece dünya hayatındaki en kutsal vazifesini hakkıyla icra etmektir.

Kitaplarımız hayatımıza dokunan dostlarımızdır
Kütüphanesini toplayan bir okur için en acı verici anlardan birisi, vaktiyle büyük bir hevesle edinip okuma arzusu duyduğu, ancak zamanla güncelliğini yitirdiği için göreceli de olsa ikinci planda kalmış bu kitaplarına veda etmek zorunda kaldığı zamanlardır. Şehir veya mekân değişikliği kütüphanesini taşımak zorunda kalan pek çok okuyucuyu buna mecbur bırakır. Kütüphanesini toplayan okur, her bir kitabıyla olan hikayesini bir kez daha hatırlar, hüzün ve sevinçler devreye girer. Bir kitabı kütüphanemize ilk kazandırdığımız an, belki bir hediye, hediye eden kişinin bizde bıraktığı izler -bu bazen bir öğretmen, arkadaş, aile üyelerinden birisi olabilir- aklımızdan hiç çıkmaz. Kitaplarımız aynı zamanda çocukluk yıllarımızdan itibaren hayatımıza, kişiliğimize, benliğimize yön veren birer kılavuzdur. Düşünce dünyamızı, hayata bakışımızı, dış dünya ile ilişkilerimizi hatta arkadaş çevremizi yani muhitimizi çoğu kez kitaplar şekillendirir. İşte bu yüzden kitaba veda etmek zordur. Kitap okurun bir parçası olmuştur. Bu yüzden ona veda edecekse bile “emin ellerde olacağını bilerek” veda etmek ister. Kamusal bir kütüphaneye bağışlamak ve okuyucu ile bağlarını devam ettirmesini sağlamak “en insaflı ve faydalı” yoldur. İyi bir okur konusu ne olursa olsun hiçbir kitabını kaderine terk etmez.
Kitap mahremdir, ödünç verilmez
Farklı bir şehre kütüphanemi taşımak zorunda olduğum şu günlerde Alberto Manguel’in kısa süre önce yayınlanan kitabı hislerime tercüman oldu desem herhalde abartmış olmam. Elbette Manguel sadece benim değil kütüphanesini toplamak zorunda kalan her okurun hislerine tercüman oluyor. Kitaplarımıza dair zihnimizde olan ancak bir türlü yazıya dökemediğimiz hikayelerimize adeta kılavuzluk ediyor.
Manguel ile yolu kesişen herkes onun kitaba olan tutkusunun canlı şahididir. Onun Jorge Luis Borges’ten aldığını açıkça ifade ettiği bu kitap tutkusu ve entelektüel dünyası herkesçe bilinir. Manguel, pek çok okuyucu için “Okumanın Tarihi” demektir. Onun eserlerini okumak, çoğu okuyucunun aslında derinden içinde hissettiği fakat ifade etmekte çekimser kaldığı bazı itirafların da gün yüzüne çıkmasına katkı sağlayabilir.
Kitap tutkunları olarak kütüphanemizden bir kitabı ödünç almak isteyen bir arkadaşımıza olumsuz cevap veremesek de -geri gelmeyen kitaplara dair tecrübelerimizin de eseri olsa gerek- bir rahatsızlık duyarız. Bu istisnasız hangi dönemde yahut coğrafyada yaşarlarsa yaşasınlar bütün kitap tutkunları için geçerli bir durumdur. Kütüphanemizin bize ait mahrem bir alan olduğunu düşünürüz çoğu kez. İşte tam da bu noktada Alberto Manguel’in hislerimize tercüman olan: “Kütüphanem benim için hem dört bir yandan varlığımı kuşatıp içine hapseden hem de bana ayna tutan son derece mahrem bir alandı” şeklindeki sözlerine hak vermemek elde değil. Manguel’in: “Şahsıma ait kitapların olduğum kişinin bir parçasını oluşturdukları kanısındayım. İnsanlara kulak vermeye yahut bir el vermeye gönülsüz davrananlar vardır; benim için de kitabı ödünç vermek ender bir durumdur. Bir kimsenin muayyen bir kitabı okumasını istemişsem eğer onun bir nüshasını satın alır ve armağan olarak takdim ederdim. Bir kitabı ödünç vermenin insanı hırsızlığa iten bir teşvik olduğu kanaatindeyim” cümleleriyle ifade ettiği kendi şahsında kitabın okur için mahremiyetine bakışının ve ödünç verme konusundaki hassasiyetinin de yine pek çok kitapsever tarafından paylaşıldığını düşünüyorum. En azından kendi adıma bu hissiyatı paylaştığımı ifade etmeliyim.
“Kütüphanelerim çok amaçlı otobiyografidir”
Manguel’in gittiği her şehirde veya ülkede yeni kitaplar edinmek yahut eskilerini nakletmek suretiyle meydana getirdiği kütüphaneler onun kitaplara olan tutkusunun en somut ifadesi. O bu tutkusunu, kitaplarına düşkünlüğünü değişik vesilelerle sıkça vurgular. Kütüphanemi Toplarken başlığını taşıyan bu eserinde de yer alan: “Hayatımda şu veya bu şekilde bir kütüphanemin olmadığı hiçbir zaman dilimi aklıma gelmiyor. Yerleştiğim her yerde adeta kendiliğinden doğmak üzere bir kütüphane boy atmaya başlardı.
Paris’te, Londra’da, Milano’da, beş yıl boyunca yayıncı olarak çalıştığım Tahiti’nin nemli sıcağında, Toronto’da ve Calgary’de kitaplar topladım. Kütüphanelerimin her biri bir nevi çok katmanlı otobiyografidir; her kitap onu ilk kez okumuş olduğum ânı içerisinde muhafaza eder. Sayfa kenarlarındaki karalamalar, kitabın başındaki boş sayfaya atılmış muayyen bir tarih, bugün esrarını koruyan bir sebepten dolayı sayfanın tekini işaretleyen bir otobüs bileti – bunların hepsi de bana o zamanlar kim olduğumu hatırlatma çabası içindeler” cümleleri Manguel’in kitaplara duyduğu tutkunun en somut ifadeleri olsa gerek. Sözün kısası; Alberto Manguel’in bu kitabı hepimizin kendisinden bir şeyler bulduğumuz kitaplarla olan maceramızın, anılarımızın, kitap arasındaki kurumuş çiçeklerin, otobüs biletlerinin, takvim yapraklarının kısacası hayatımızın seyrinin bir ifadesi gibi. Bu kitapta her okuyucunun kendisinden pek çok şey bulacağına hiç şüphem yok. Kitaplarla kalın.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Divan Edebiyatı, sahibi meçhul bir kavram. Her halükârda 20. yüzyılın başında ortaya çıktığı konusunda bir tartışma yok. İskoçyalı oryantalist Elias John Wilkinson Gibb’in 1900 yılında yayınlanan Osmanlı Şiiri Tarihi kitabında bu kavrama hiç yer verilmez. Hepsi batılılaşma döneminde düşünülen isim alternatiflerinden biridir “Divan Edebiyatı”.

Arap coğrafyasında üretilen roman, öykü ve şiirler son yıllarda edebiyat gündeminde karşılık buluyor. Avrupa başta olmak üzere Batı’da düzenlenen büyük ve uluslararası kitap fuarlarındaki temsiliyetin güçlenmesi, en yeni eserlerin prestijli birçok ödüle değer görülmesinin bu ilgideki payı büyük elbette. Batı’nın doğuyu gördüğü “egzotik göz”le romantize edilemeyecek bir yükseliş bu.

Yirminci yüzyıl başlarında İngiltere genelinde Müslümanlara yönelik hasmane tavırlar öne çıkarken, İslam’ı seçenlerin sayısında da gözle görülür bir artış söz konusudur. İslam’la müşerref olan bu şahsiyetler, yeri geldiğinde İslam dünyasının savunucuları olarak da önemli faaliyetlerde bulunmuşlardır.

Günümüz Türk şiirinin derviş kalem şairlerinden Said Yavuz’un üçüncü kitabı Üşüyen Eller Divanı Muhit Kitap’ın şiir kitaplığından okura sunuldu. Kitapta 24 şiir bulunuyor, buna dervişin bir günü diyebiliriz. Sıkıntısı olan birinin, isyan etmeden, kırmadan ve kızmadan; insan olma vasfını koruyarak ruhundaki yarayı paylaşmasına şahitlik ediyoruz.

Limon ağırlıklı olmak üzere, lavantalısından muzlusuna bin bir türü var ama benim son yıllardaki favorim zeytin çiçeği kolonyası. Harika bir kokusu vardır. Denemediysen mutlaka tavsiye ederim. Reklamlar bu kadar! Ama zeytin çiçeğinin açmaya başladığı mevsimdeyiz, böyle güzel bir ürünün reklamı yapılmaz mı? Zeytin çiçekleri nisandan hazirana kadar yavaş yavaş büyüyecekler.

Kulis

Bir Rüya Gibi Dağılacak Olan Hokkabazlar Dünyasında Yaşıyoruz

ŞahaneBirKitap

Yazının başlığı da methiye cephesini epeyce açığa çıkarıyor ama en sonda ulaşmam gereken yargıyı en başa taşıyarak atayım ilk adımı: Türkçe yazılan ya da Türkçeye çevrilen kalburüstü bütün tarihî romanları okuduğunu varsayan, kendisi de az çok ilgi görmüş hacimli üç örnekle bu alana katkıda bulunan biri olarak, bugüne dek Moğol Kurdu’ndan daha iyisine rastlamadım.

Editörden

Roman türü denilince aklıma hemen Lukacs’ın ünlü sözü geliyor: “Roman, tanrının bırakıp gittiği bir dünyanın destanıdır.” İlk büyük roman diyebileceğimiz Don Kişot da aslında Tanrı’nın olmadığı bir dünyanın romanıydı. Roman 18 ve 19. yüzyıllarda siyasi politik bir etki alanına sahipti. Bana kalsa siyasi politik etki alanından hiç vazgeçmedi roman.