Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Dosya


Dosya

Şarjı Bitti, Kabloyu Bulamıyorum!




Toplam oy: 11
Edebiyat dışı bir yayını elektronik ortamda okurken sıkıntı değil ama insan bir romanın ortalarında olduğunu veya romanın sonuna çok yaklaştığını hissetmek istiyor. Basılı kitabın sana nerede olduğunu, ne kadar kaldığını hissettirdiği o elle tutulur güzel heyecanı arıyorsun…

İki yıla yakın bir süre elimde ve cebimde e-kitapla dolaştım…

 

Cebimde diyorum, çünkü gerçekten cebimdeydi. Yıllardır hayalini kurduğum bu boyut ve hafiflik beni kendine bağımlı kılmıştı.

 

Havam da yerindeydi doğrusu! Beni küçümsemeye kalkan kâğıt fetişistlerine “cebimde kitap değil, kütüphane taşıyorum” diyordum.

 

Benim gibi gün içinde birkaç farklı kitap okumayı sevenler için harika bir şeydi bu.

 

Üstelik son zamanlarda evde okumaya odaklanmakta zorlanıyor ama “dışarda” sular seller gibi okuyordum. Ortalık gürültüden yıkılırken ben satırlara daha çok gömülüyordum ve e-kitap tam da buna uygun imkânlar taşıyordu.

 

Çengel’de, İskele Çınaraltı Çay Bahçesi’nin karanlık bir masasında oturup üç saat kafamı kaldırmadan okuduğumu, masama bırakılan bir tabak lokmayı kalkarken fark ettiğimi hatırlıyorum.

 

Ama zihinsel alışkanlıklarım problem çıkarmaya başlamıştı.

 

Mesela edebiyat dışı bir yayını elektronik ortamda okurken sıkıntı değildi ama insan, bir romanın ortalarında olduğunu veya romanın sonuna çok yaklaştığını hissetmek istiyor. Öyle sayfa sayısına bakıp hesaplamak falan kesmiyor. Basılı kitabın sana nerede olduğunu, ne kadar kaldığını hissettirdiği o elle tutulur güzel heyecanı arıyorsun…

 

Ama edebiyat dışı bir şeyler okuyorsam durum harikaydı. Not alma imkânı, altını çizme, sayfa işaretleme kolaylıkları ve daha bir sürü şey beni büyülüyordu.

 

SONRA NE OLDU?

 

Bıraktım…

 

Birdenbire bıraktım. Öyle ki, şarj kablosunu hangi çekmeceye attığımı aklıma yazmamışım, bulamıyorum.

 

Neden acaba?

 

Sakın kitap kokusuna döndün falan demeyin bana!..

 

Uzun zamandır bilmiyorum o kokuyu. Burnum mu kokuyu almıyor, yoksa artık kitaplar kokmuyor mu, işin içinden çıkamıyorum. O yüzden, konu bu noktaya geldiğinde çoğunluğun “kitap kokusu”ndan bahsetmesi hafiften asabımı bozuyor. Hele kitap kokusunun çikolata kokusunu andırdığını söyleyen koku uzmanı kimyacıları hiç anlayamıyorum.

 

Ha derseniz ki, kokusu değil, esas marifet dokusunda, o kabul ama nereye kadar?

 

Şimdi geriye dönüyorum ve e-kitapları birdenbire bırakıp bildiğimiz kitaba dönüşümün ilk günlerini hatırlamaya çalışıyorum. Gözümün önünde canlanan tablo şu…

 

Üst üste kitapçı-kafelere gittiğim bir dönemdi.Dostluklar, sohbetler, mis kokulu kahvelere eşlik eden kekler… Ve duvarları dolduran kitaplar… Basılı kitaplar gözüme sanki canlı, sıcak, hoş bir hayatın vazgeçilmez birer parçası gibi gelmeye başlamıştı. Eve döndüğüm zamanlarda da çoktandır ihmal ettiğim kitaplıkta vakit geçirir olmuştum.

 

Demek ki, esas belirleyici olan ne koku ne de doku ama “ortam”dı… İşte o arada fark ettim ki, elektronik okuyucunun şarjı bitmiş…

 

Kaç ay oldu. Kablo hâlâ ortada yok!

 

 


 

Benim romanım!

 

Daniel Pennac, “Bir kitap ellerimiz arasında biter bitmez, o bizimdir artık, aynen çocukların ‘benim kitabım’ dediği gibi” diye yazar; “ödünç aldığımız kitapları o kadar zor iade etmemizin nedeni bu olsa gerek…”

 

Haklıdır.

 

Ama daha çok romanlar ve bazen de deneme kitapları içindir bu…

 

Bir hikâye kitabı aynı etkiyi yaratmaz.

 

Pencereden seyreder gibi seyrederiz hikâyeleri. Art arda gözümüzün önünden gelip geçerler.

 

Oysa içimizin ısındığı bir roman “evimiz” gibidir.

 

Peki niye roman bittiğinde bu mülkiyet hissine kapılırız?

 

Tam da ayrılık vakti gelip çatmışken üstelik…

 

 

(Daniel Pennac.
Roman Gibi: Kitaplara ve Okumaya Dair.
Çeviren: Mustafa Kandemir. Metis Yayınları)

 

 


 

Bu ritim baş döndürüyor

 

Ara ara dönüp Peyami Safa karıştırıyorum.

 

Yaptığım tam şöyle bir şey: Çok önceleri kitaplarında altını çizdiğim satırların yönlendirmesiyle Safa’nın huzursuz ruhunun kapılarını açıyor, içeri bakıp çıkıyorum.

 

Uzun, çok uzun bir cümleyle ruh halini, kısacık bir cümleyle çevresini tasvir ettiği satırları; “Doktorun elinde saat” deyip kesişini, “Bu oda bir müstatil” deyip geçişini seviyorum. (Örnekler Dokuzuncu Hariciye Koğuşu’ndan)

 

Bu sefer iyice dikkatimi çekti…

 

Peyami Safa ve dönemin birçok romancısı “fakat”sız, “lakin”siz yapamamışlar…

 

Önce uzun bir tahlil yapıp hemen ardından “Yalnız…” diyerek lafı çevirip yeni bir cümleye başlamaları başlı başına bir stile dönüşmüş.

 

Sanki hep anlattıklarının doğruluğundan şüphe ederek anlatmışlar…

 

Hikâyenin orta yerinde yutkunmuşlar…

 

Akışın zayıfladığı yerde tempo değiştirmeyi tercih etmişler; “lakin” tam öyle bir bağlaç, müzikte senkop’a çok benziyor.

 

Sonuç…

 

 

Eşsiz bir üslup titreşimi.

 

Bugün için pek çoğumuza demode gözüken ama itiraf edelim ki, baş döndürücü bir ritim.

 


Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Her öyküde farklı bir arayışın, oyunun peşinde Doğukan İşler. Her öyküde dilinde, üslubunda bir farklılık getirmeye çalışıyor. Bu gayret onun öykü sayısında bir sınırlama getiriyor ister istemez. Ancak şunu net bir şekilde söylemem gerek. Onun hiçbir öyküsü, okurda “bunu daha önce okumuştum” duygusu uyandırmıyor.

Kral, eşi ve üç kızı bir adada yaşamaktadır: İlk bakışta Shakespeare’in Kral Lear ve Fırtına’sını birleştiren tuhaf bir senaryo gibi duruyor. Kral, yani baba, tehlikeli dış dünyayla ilişkilenebilen, adada ihtiyaç duydukları araç gereçleri almak için dışarıya çıkabilen tek kişidir. Kızların adada yaşayanlar dışında birileriyle iletişimiyse mümkün değildir.

Antik Yunan’dan beri kentli olmak kentle hemhal olmak anlamına geliyor. Kentler sokaklarında yürüdüğümüz, meydanlarında buluştuğumuz, dükkânlarından alışveriş yaptığımız kamusal alanlar. Demokratik yönetimleri gereği karar alma süreçlerine dahil olarak yaşadığımız kenti daha çok sahipleniyoruz. Kentlerin kimliğimiz üzerinde de belirleyici bir etkisi var.

Söyleşi

100. sayımızdan itibaren başladığımız Yayınevi Hikâyeleri’nde bu ay İz Yayınları editörü Hamdi Akyol var. Akyol, yayıncılık tarihimizin kilometre taşlarından olan İz Yayınları’nın kuruluşunu, daha çok hangi kitapları bastıklarını ve günümüz yayıncılık ortamının durumunu değerlendirdi.

 

ŞahaneBirKitap

“Tıp gerçek bir kütüphanedir, ama doğru biçimde okunması gerekir” cümlesinden yola çıkan Kütüphanedeki Beden, Charles Dickens’tan Franz Kafka’ya, Virginia Woolf’tan Susan Sontag’a, John Berger’dan Oliver Sacks’e uzanan bir yelpazeyle zenginleşen, tıbbın toplumsal tarihini edebiyat aracılığıyla aydınlatan bir antoloji.

Editörden

 

Günümüz İngiliz romancılarından Ian McEwan’ın Soğuk Savaş döneminin “edebiyat cephesi”ni anlattığı ilginç bir romanı var; Bir Parmak Bal. Ülkemizde de yayınlanan roman bir anlamda birbirine benzemeyen üç ilgi çekici konuyu garip bir kurgu etrafında bir araya getiriyor: Gizli servis, edebiyat ve aşk.