Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Şiirin Söz Hakkı




Toplam oy: 3
Mustafa Köneçoğlu’nun sekiz yıl sonra yeniden basılan ilk kitabı Söz Hakkı’nda şiirlerin öznesi insan. Arayan, susayan, sorgulayan, düşüp kalkan, kendi sorularının peşinden giden insanı anlatıyor Köneçoğlu.

“Şiir masumluğun yeniden ele geçirilmesidir” der Octavio Paz. Bunun için başlangıca yani söze gideriz. Üstü örtülmüş bir güzelliği yeniden görünür kılmak için sözün hakkı bizi beklemektedir. Mustafa Köneçoğlu’nun sekiz yıl sonra yeniden basılan ilk kitabı Söz Hakkı, bir şairin gerçeklikle ve dünyayla kurduğu bağın hem oluş hem de eriş sancılarına odaklanan bir şiirler toplamı. Kitapta söze ve masumiyete dönüp, o sözün ve elbette hayatın hakkını vermeye çalışan bir çabayı görüyoruz ilk elde. Bu çaba önemli. En başa sözü aldığı için olsa gerek, yazdığı şiirde hem şiire hem şaire değin konuşmayı seviyor Köneçoğlu. Bir nevi yazdığı şiirin içinde kendi şiir poetikasını kurmanın derdinde: “Yüzünün bir yarısını kayda geçiriyor şair / ölüm emri verir gibi, eski bir ölümdür onun poetikası” (Ebedî Poetika, s.26)

 

Konuşma havasının o berrak doğallığı içinde bir söyleşi edasıyla kuruyor şiirini Köneçoğlu. Kendiyle söyleşme, hayatla söyleşme ve çağla söyleşme. Bu izleklerden yola çıkarak fazlasıyla kapalı bir imgeci şiirden ziyade göndermeleri açık ve sarih bir dile yaslanıyor daha çok. Bir gardını alma ve savunma psikolojisi seziyoruz şiirlerde. Bununla birlikte gördüğü her şeye ihtiyatla yaklaşan, aslında ne olup bittiğini idrak etmeye çalışan eleştirel bir bakışın izlerini takip ediyor şair. İkinci kitabı Dünya Hatırası’nda ilk kitapta kurduğu bu şiirsel dili daha da derinleştirerek özellikle ironiye ve eleştirel teme daha bir ağırlık verdiğini de belirtelim. Söz Hakkı’ndaki şiirlerin öznesi insan. Arayan, susayan, sorgulayan, düşüp kalkan, kendi sorularının peşinden giden insanı anlatıyor Köneçoğlu: “Balçıktan mı yaratıldı insan / toprağın kargaşasından” (Yerinde Duruyor Başladığın Yer, s.22)

 

Kim silebilir kalbe düşen ilk kelimeyi…

 

Köneçoğlu, kitabın daha ilk dizesinde durduğu mevzii hatırlatıyor okura: “Bütün ışıkları söndürsen yüzümü değiştirmem” (Söz Hakkı, s.7) Yüzlerin şartlara ve durumlara göre değiştiği bir düzlemde şairin tavrı her zaman sahicilikten yana. Şiiri bu sahicilik ve sahihlik arayışının tam merkezinde konuşlandırması elbette yukarıda andığım bize bir emanet olarak verilmiş olan sözle doğrudan ilgili bir husus. Şiir, insana mahsus bir hayatın ana yol göstergesi ve haritası hükmünde. Köneçoğlu, sözle birlikte oluşa dair bir sancıyı da dillendirmeye çalışır: “var olmak bir dikendi tenimde çıkaramadım hayır” (Söz Hakkı, s.9)

 

Söz Hakkı’nda özne, bile isteye seçilmiş bir yalnızlığın içinden konuşur. Aslında şairin yazgısı budur ve Köneçoğlu, anlatıma yukarda andığım ‘poetik kurguyu’ da katarak hem şiiri hem şairi şiirsel söyleyişin ana omurgası kılar: “şairler kendinden bahsedecek kadar yalnızlar / ölmek de bir dil alışkanlığı artık sevmek gibi” (Küçük Saat, s.13) Köneçoğlu, Söz Hakkı’nda, şiirin içinde sıklıkla şiire ve şaire dair atıflar yapıyor olmanın beraberinde getirebileceği riskleri, bu atıfları söylemin ve mesajın ana ögesi kılarak bertaraf ediyor. Niçin şiir sorusuna yine içinde şiir geçen dizelerle cevap vermek, insanın sanatla ve yaşamakla kurduğu diyalektik bağın ipuçlarını da veriyor bir bakıma.

 

Soruları ve sorguyu seviyor Köneçoğlu. İnsanın dünyaya ve zamana yönelttiği kuşkucu ve sorgulayıcı bakışın işaret taşlarını bunlarla örüyor desek yeridir: “Kim silebilir kalbe düşen ilk kelimeyi” (Balta Girmemiş Umut, s.11) “doğarken ölmemiş her insan kadar tehlikeli miyim” (Aferinsiz Büyüyen Çocuk, s.40) Hayatın künhüne vakıf olmayı, çağı ve insanın anlamını ses ve kelime imgeleri özelinde ayrıcalıklı bir uğraşın merkezine koyuyor şair. Peki, niçin sorgu ve sual? Bunun cevabı ise şu dizelerde saklı sanki: “âdeme cevaplar, bana sorular öğretildi.” (Vuruldukça Uçan Kuş, s.30)

 

Şairin iyi hâl kâğıdı

 

Köneçoğlu, insanın yalnızlığını anlatırken eninde sonunda bir başına kalan, kendisine kalan insanın yaşamaktan doğan/beslenen ağrılarına sardırıyor daha çok. Nerdeyse kendine ait bir kurtarılmış bölge inşa ediyor şair. Bu arayışın öznesi ise elbette hiç rahatta olmayacaktır: “rahatım hiç kaçmadı hiç rahat olmadım ki” (Şairin İyi Hâl Kâğıdı, s.32) Dıştaki dünya ile içteki dünyanın çatışmasında içteki kaos daha bir ağır basar. Bununla birlikte iyi hâl kâğıdını ortaya koyan gerçeklik şiirsel öznenin kendisiyle giriştiği amansız hesaplaşmayla görünür kılınır. Dürüst bir hesaplaşma ister özne: “kara siyasa, kirli devlet, sırta yapışmış gömlek / ve durmadan, durulmadan göğe çaldığım maya / doksandan iki bine, iki binden iki bin ona / büyük fidyeler istiyor eli silah tutan her mısra benden / hâlâ” (Zor Zamanlar Senfonisi, s.48)

 

Şairin var oluş kaygılarının tam ortasında çatışmacı bir ruh vardır. Hayatın yazdırdığı ilk mısraın sonrası baş ağrısı ve ruh ağrıması olarak dışlaşır şairde. Köneçoğlu, konuşma dilinin imkânlarına yaslanarak bu ağrıları ontolojik bir hesaplaşmanın yakıtına dönüştürüyor. Çağı konformist bir paradigmaya sabitleyen, fikirleri ve hayatları hazır giyimlere benzeyen bir alışkanlığın köleliğine dönüştüren düzeneğe karşı şairce bir isyanı okuruz onda: “uygun adım yürümedim ki uygun adam olayım / yaşamak hep aynı harfi yutkunmakmış meğer” (Yarıdan Bir Fazla, s.54)

 

Köneçoğlu, insanın kendi ruhuyla kurduğu/kurmaya çalıştığı imtizacı anlamaya çalışıyor daha çok. Kendinde kendisinin bir sürgünü gibi yaşayan insanı anlatıyor. “kanatırlar gösterme yaralarını” (Adı Üstünde, s.59) diye uyarıyor o insanı. Zira dışarısı pek tekin değildir. Kendinin peşinde koşan, içine doğmak/ölmek istediği hayatın ağrısını çeken, sorgulayan, tefekkür eden insanın sahicilik ve sahihlik kaygısı. Söz Hakkı, bu kaygıyı şiirin içinde yine bizzat şiirin işlevine ve özüne dair atıflarla dile getiren sıkı bir ilk kitap: “çalmadığım kapı kalmadı kendime yetişmek için / ve şiire yetişmek için, üzüntüm sığmadı bir kitaba” (Rahat Ol Bitti, s.60)

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Tarihi roman sevenlere gün doğdu. Mısır piramitlerinin sırlarına doymuş, Roma lejyonlarının geçit alaylarından yeterince keyif almış, ortaçağın karanlık atmosferiyle birlikte Kilise’ye, cüzzama ve saltanat oyunlarına kandıysanız, bir de gözlerinizi Amerika’ya, devrim öncesine çevirmenin tam zamanı olabilir.

 

Yırtık, rengi atmış bir örme yün takke yaşlı bir köylünün kafasında nasıl durursa evimizin yıkık, yana kaykılmış kiremit çatısı da öyle. Ailemizin, hikâyemizin üstünde. Uzaktan bakardım evimize bazen. O yamuk acımıza. Ahşap ve kiremit çatısı eğilmiş. Bütün yoksulluğun küçük, utangaç bir açıklaması elbette bu. Kilometrelerce yamaç. Okula bu yamaçlardan uçarak iniyorum sabahları.

Vazgeçebileceğimizi değil de tercih edebileceğimizi düşünmek ne kadar aldatıcı? Her şeyden umudunu yitirmiş birini görüyorsanız belki hırslarına belki beklentilerine küsmüştür ama en çok da bir tercih yapabileceğine inanmıştır. İnsan en çok tercih edemeyince anlamını yitiriyor olmalı vazgeçince değil. O yüzden vazgeçebileceğimiz şeylerin ne kadar fazla olduğunu görünce dehşete kapılıyoruz.

Lydia Davis, yazdığı mikro, kimi zaman birer cümleden oluşan öyküleriyle tanınıyor. Proust, Blanchot, Flaubert gibi isimleri Fransızcadan İngilizceye çeviren Davis, Deha Bursu olarak da bilinen MacArthur Bursu’nun da sahibi.

Kulis

Yunus Emre Tozal: Chicago’nun kütüphaneleri

ŞahaneBirKitap

Prof. Dr. Yaşar Çoruhlu’nun Türk Sanatında Hayvan Sembolizmi Ötüken Neşriyat tarafından yayımlanan 3. baskısıyla okurlarla buluştu. Bu baskıyı öncekilerinden ayıran en önemli fark, bu kez eserin iki cilt halinde ve genişletilmiş şekliyle yayınlanması. Uzun süre alanındaki tek kaynak olan bu kitap tartışmasız biçimde hâlâ alanındaki en önemli eser olma özelliğini koruyor.

 

Editörden

Yirminci yüzyıl ne çağıydı? Soğuk Savaş’ın mı çağıydı, aşırılıkların mı? Keşiflerin mi çağıydı; casusların, ajanların, bilmecelerin mi… 18. yüzyılın doğa bilimlerinin, 19. yüzyılın ise biyolojinin çağı olduğunu söyleyenler çoğunlukta. Albert Camus, 20. yüzyılı korku çağı olarak nitelendiriyor. Doğrusu çok da haklı. Yirminci yüzyıldan miras kalan korkuyla her birimiz yüzleştik.