Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Şiirin Söz Hakkı




Toplam oy: 29
Mustafa Köneçoğlu’nun sekiz yıl sonra yeniden basılan ilk kitabı Söz Hakkı’nda şiirlerin öznesi insan. Arayan, susayan, sorgulayan, düşüp kalkan, kendi sorularının peşinden giden insanı anlatıyor Köneçoğlu.

“Şiir masumluğun yeniden ele geçirilmesidir” der Octavio Paz. Bunun için başlangıca yani söze gideriz. Üstü örtülmüş bir güzelliği yeniden görünür kılmak için sözün hakkı bizi beklemektedir. Mustafa Köneçoğlu’nun sekiz yıl sonra yeniden basılan ilk kitabı Söz Hakkı, bir şairin gerçeklikle ve dünyayla kurduğu bağın hem oluş hem de eriş sancılarına odaklanan bir şiirler toplamı. Kitapta söze ve masumiyete dönüp, o sözün ve elbette hayatın hakkını vermeye çalışan bir çabayı görüyoruz ilk elde. Bu çaba önemli. En başa sözü aldığı için olsa gerek, yazdığı şiirde hem şiire hem şaire değin konuşmayı seviyor Köneçoğlu. Bir nevi yazdığı şiirin içinde kendi şiir poetikasını kurmanın derdinde: “Yüzünün bir yarısını kayda geçiriyor şair / ölüm emri verir gibi, eski bir ölümdür onun poetikası” (Ebedî Poetika, s.26)

 

Konuşma havasının o berrak doğallığı içinde bir söyleşi edasıyla kuruyor şiirini Köneçoğlu. Kendiyle söyleşme, hayatla söyleşme ve çağla söyleşme. Bu izleklerden yola çıkarak fazlasıyla kapalı bir imgeci şiirden ziyade göndermeleri açık ve sarih bir dile yaslanıyor daha çok. Bir gardını alma ve savunma psikolojisi seziyoruz şiirlerde. Bununla birlikte gördüğü her şeye ihtiyatla yaklaşan, aslında ne olup bittiğini idrak etmeye çalışan eleştirel bir bakışın izlerini takip ediyor şair. İkinci kitabı Dünya Hatırası’nda ilk kitapta kurduğu bu şiirsel dili daha da derinleştirerek özellikle ironiye ve eleştirel teme daha bir ağırlık verdiğini de belirtelim. Söz Hakkı’ndaki şiirlerin öznesi insan. Arayan, susayan, sorgulayan, düşüp kalkan, kendi sorularının peşinden giden insanı anlatıyor Köneçoğlu: “Balçıktan mı yaratıldı insan / toprağın kargaşasından” (Yerinde Duruyor Başladığın Yer, s.22)

 

Kim silebilir kalbe düşen ilk kelimeyi…

 

Köneçoğlu, kitabın daha ilk dizesinde durduğu mevzii hatırlatıyor okura: “Bütün ışıkları söndürsen yüzümü değiştirmem” (Söz Hakkı, s.7) Yüzlerin şartlara ve durumlara göre değiştiği bir düzlemde şairin tavrı her zaman sahicilikten yana. Şiiri bu sahicilik ve sahihlik arayışının tam merkezinde konuşlandırması elbette yukarıda andığım bize bir emanet olarak verilmiş olan sözle doğrudan ilgili bir husus. Şiir, insana mahsus bir hayatın ana yol göstergesi ve haritası hükmünde. Köneçoğlu, sözle birlikte oluşa dair bir sancıyı da dillendirmeye çalışır: “var olmak bir dikendi tenimde çıkaramadım hayır” (Söz Hakkı, s.9)

 

Söz Hakkı’nda özne, bile isteye seçilmiş bir yalnızlığın içinden konuşur. Aslında şairin yazgısı budur ve Köneçoğlu, anlatıma yukarda andığım ‘poetik kurguyu’ da katarak hem şiiri hem şairi şiirsel söyleyişin ana omurgası kılar: “şairler kendinden bahsedecek kadar yalnızlar / ölmek de bir dil alışkanlığı artık sevmek gibi” (Küçük Saat, s.13) Köneçoğlu, Söz Hakkı’nda, şiirin içinde sıklıkla şiire ve şaire dair atıflar yapıyor olmanın beraberinde getirebileceği riskleri, bu atıfları söylemin ve mesajın ana ögesi kılarak bertaraf ediyor. Niçin şiir sorusuna yine içinde şiir geçen dizelerle cevap vermek, insanın sanatla ve yaşamakla kurduğu diyalektik bağın ipuçlarını da veriyor bir bakıma.

 

Soruları ve sorguyu seviyor Köneçoğlu. İnsanın dünyaya ve zamana yönelttiği kuşkucu ve sorgulayıcı bakışın işaret taşlarını bunlarla örüyor desek yeridir: “Kim silebilir kalbe düşen ilk kelimeyi” (Balta Girmemiş Umut, s.11) “doğarken ölmemiş her insan kadar tehlikeli miyim” (Aferinsiz Büyüyen Çocuk, s.40) Hayatın künhüne vakıf olmayı, çağı ve insanın anlamını ses ve kelime imgeleri özelinde ayrıcalıklı bir uğraşın merkezine koyuyor şair. Peki, niçin sorgu ve sual? Bunun cevabı ise şu dizelerde saklı sanki: “âdeme cevaplar, bana sorular öğretildi.” (Vuruldukça Uçan Kuş, s.30)

 

Şairin iyi hâl kâğıdı

 

Köneçoğlu, insanın yalnızlığını anlatırken eninde sonunda bir başına kalan, kendisine kalan insanın yaşamaktan doğan/beslenen ağrılarına sardırıyor daha çok. Nerdeyse kendine ait bir kurtarılmış bölge inşa ediyor şair. Bu arayışın öznesi ise elbette hiç rahatta olmayacaktır: “rahatım hiç kaçmadı hiç rahat olmadım ki” (Şairin İyi Hâl Kâğıdı, s.32) Dıştaki dünya ile içteki dünyanın çatışmasında içteki kaos daha bir ağır basar. Bununla birlikte iyi hâl kâğıdını ortaya koyan gerçeklik şiirsel öznenin kendisiyle giriştiği amansız hesaplaşmayla görünür kılınır. Dürüst bir hesaplaşma ister özne: “kara siyasa, kirli devlet, sırta yapışmış gömlek / ve durmadan, durulmadan göğe çaldığım maya / doksandan iki bine, iki binden iki bin ona / büyük fidyeler istiyor eli silah tutan her mısra benden / hâlâ” (Zor Zamanlar Senfonisi, s.48)

 

Şairin var oluş kaygılarının tam ortasında çatışmacı bir ruh vardır. Hayatın yazdırdığı ilk mısraın sonrası baş ağrısı ve ruh ağrıması olarak dışlaşır şairde. Köneçoğlu, konuşma dilinin imkânlarına yaslanarak bu ağrıları ontolojik bir hesaplaşmanın yakıtına dönüştürüyor. Çağı konformist bir paradigmaya sabitleyen, fikirleri ve hayatları hazır giyimlere benzeyen bir alışkanlığın köleliğine dönüştüren düzeneğe karşı şairce bir isyanı okuruz onda: “uygun adım yürümedim ki uygun adam olayım / yaşamak hep aynı harfi yutkunmakmış meğer” (Yarıdan Bir Fazla, s.54)

 

Köneçoğlu, insanın kendi ruhuyla kurduğu/kurmaya çalıştığı imtizacı anlamaya çalışıyor daha çok. Kendinde kendisinin bir sürgünü gibi yaşayan insanı anlatıyor. “kanatırlar gösterme yaralarını” (Adı Üstünde, s.59) diye uyarıyor o insanı. Zira dışarısı pek tekin değildir. Kendinin peşinde koşan, içine doğmak/ölmek istediği hayatın ağrısını çeken, sorgulayan, tefekkür eden insanın sahicilik ve sahihlik kaygısı. Söz Hakkı, bu kaygıyı şiirin içinde yine bizzat şiirin işlevine ve özüne dair atıflarla dile getiren sıkı bir ilk kitap: “çalmadığım kapı kalmadı kendime yetişmek için / ve şiire yetişmek için, üzüntüm sığmadı bir kitaba” (Rahat Ol Bitti, s.60)

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Taşra, edebiyattan sinemaya geçişin en kestirme yoludur. Orada zaman, mekân ve insan sinematografik anlamın bütün ihtiyaçlarını karşılayabilecek bir derinliğe sahiptir. Ancak bu derinlik çoğu zaman bir daralmayı, dışa kapalılığı, durağanlığı, kasvetli ve sonu gelmez bekleyişleri de içinde taşır. Bu yönüyle İnsanoğlunun ebedi yazgısını, ilk sürgün anını hatırlatan ihsaslarla doludur taşra.

İlk defa 2013 yılında Ayrıntı Yayınları’ndan, yeni edisyonu ise geçen ay Yapı Kredi Yayınları’ndan yayımlanan Ferahlık Anına Övgü, Ömer F. Oyal’in dördüncü romanı. Yazarın romanın yanı sıra çeşitli türlerde eserleri bulunuyor.

Virginia Woolf’un (1882-1941) yaşarken basılı tek öykü kitabı olan Pazartesi ya da Salı (1921) bir öykü kitaplığında bulunması gereken önemli kitaplardan biridir. Virginia Woolf, Mrs. Dalloway, Dalgalar, Deniz Feneri romanlarıyla bilinç akışı tekniğinin başarılı örneklerini vermiş bir öncüdür. Bu akım günümüzde de etkisini yoğun bir şekilde göstermektedir.

Emily Dickinson’a geçmeden önce kendi çocukluğumu ve bahçe hikâyemi anlatacağım size... Macera olsun diye evden kaçıp gün batarken kimsenin ruhu duymadan döndüğüm çocukluk yıllarımda, bütün evlerin bahçeli olduğunu sanırdım. Neden, çünkü şanslıydım; oturduğumuz sakin mahallede bütün evler bahçeliydi, bizimki de.

 

Hepimiz etrafında toplanacağımız hikâyeler arıyoruz. Çünkü bir bakıma hikâye, hayatın zihinlerimizdeki anlamlandırılmış yansımasıdır. Dünyadaki varlığımızı konumlandırabilmek ve bir anlama ulaşabilmek için şeylerin mekân ve zamanda nelere bağlı, nelerle birlikte olduğunu bilmeye muhtacız.

Kulis

''İnsan Ancak Kendine Dışarıdan Bakınca Hakikati Fark Edebiliyor''

ŞahaneBirKitap

Şiir bir dil işçiliği olduğu kadar bir anlam işçiliğidir de. Çünkü dil bize aynı zamanda bir inceliğin adresini verir. Dilin doğduğu yer, bir ömür insanın yazgısıyla birlikte kol kola yürür. Tohum orasıdır. Dünyanın, adına ömür dediğimiz yaşamak kavgasının başladığı yerde olanca müşfikliğiyle dili görürüz. Dili yani anlama ve kavrama çabamızı.

Editörden

Ursula K. Leguin dendiğinde aklımda hep nitelikli ve bilgece hayaller kurmayı öğreten Batılı bir nine imajı beliriyor. Ursula’yı yalnızca bir hayalci olarak da niteleyemem doğrusu. Bilim Kurgu türü içindeki en filozof yazardır Ursula. Sadece yepyeni bir evren kurmakla kalmaz. Dünyamıza dair bazı kavramları da yerinden oynatır.