Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Dosya


Dosya

Sinema // Dilin mürekkebi




Toplam oy: 302
Düşünsel anlamda tetikledikleri ve hayal gücüne el veren görselliğiyle, bu yılın en dikkate değer bilimkurgusu var karşımızda.

Evrendeki farklı yaşam formlarıyla ilk teması konu alan yapıtlarda birbirini besleyen iki temel mesele yüzeye çıkar. Hayali çizgiler ihlal edilip de öteki’nin kozmik ölçekteki karşılığı olan birtakım varlıklar bizimle iletişime geçtiklerinde, kendi bedenimizin, tarihimizin, dilimizin gelişigüzelliğiyle yüzleşmek zorunda kalırız öncelikle. Karşımızda, bizim bildiğimiz anlamıyla bir anatomiye sahip olmayan, bizim bildiğimiz işaretlerden bihaber, niyetini, varlık sebebini anlamak için hiçbir dayanak noktamızın olmadığı, yalnızca “canlı” kelimesiyle zihnimizde sınıflandırabildiğimiz bir varoluş biçimi mevcuttur. Böylesi bir “temas”ta, karşımızdakini anlama kapasitemiz ancak insan merkezli bazı metaforlar yoluyla olabilir. Daha fazlasını algılamamızın mümkünatı var mıdır? Eğer algılayabilirsek bu bizi nasıl dönüştürür? Bu, iletişime geçilen varlığa, korkutucu olduğu derecede çekici bir başkalık, ulaşılmaz bir mesafe katar.

Tam olarak bu mesafeden dolayı “ilk temas” öyküleri, ırkımızın doğasına ve varoluş biçimlerimize alternatif geçmişler ve muhtemel gelecekler düşlediğimiz bir alan açar. Kozmik boyutların enginliği, onun ölçeğini anlamasına imkan dahi olmayan insanın nazarında ürkütücüdür, ama aynı zamanda, bir olasılıklar bolluğu bahşeder bu sonsuzluk. Tüm olasılıkların, mümkün hayatların temelinde ise dil ve onun dolayımıyla geliştirdiğimiz dünya algısı yatar. Denis Villeneuve’ün Ted Chiang’ın öyküsünden uyarladığı Geliş’in (Arrival) bir dilbilimci olan anakarakteri, yazdığı kitabın önsözünde bunu özetler: “Medeniyetler arası yüzleşmelerde dil en büyük silahtır.” Ne var ki, daha önce “medeniyet”le hiç temas kurmamış kabilelerle saha çalışması yapıp onların dillerinin yapısını çözen bir dilbilimci bile, evrenle insan ırkından tümüyle farklı bir ilişki kuran varlıklar karşısında çaresiz kalabilir. İşte bu dünya dışı varlıkların, yani nihai öteki’nin dilini anlayabilmek muazzam bir iktidar kaynağıdır.

Çin asıllı Amerikalı bilimkurgu yazarı Chiang’ın kaleme aldığı “Story of Your Life” hikayesi, farklı yaşam formları arasındaki dilsel mekanizmalara yaptığı vurguyla, China Miéville’in Elçilik Kenti, Samuel R. Delany’nin Babel-17 ve Mary Doria Russell’ın Serçe romanıyla akraba bir bakıma. 2000 yılında Chiang’a Nebula Ödülü'nü getiren bu öykü, bir anda dünyanın farklı köşelerine inen tanımlanamayan cisimler ile devlet aygıtlarının iletişim kurma denemelerini merkeze alıyor. Devletlerin orduları bir tehdit unsuru yakalamak için teyakkuz halinde bekliyor. Silahlar kuşanılıyor. Üst düzey yetkililer, daha önce gördükleri hiçbir şeye benzemeyen, aralarında Lovecraft okuyan varsa ancak onların hayal gücüne tanıdık gelebilecek, heptapod olarak adlandırılan bu canlılarla iletişimin yollarını arıyorlar. Devlet yetkililerinin bilmek istediği çok basit: Neden geldiniz? Turist misiniz? Bilimsel araştırma amacıyla mı geldiniz, yoksa tüccar mısınız; bize teknoloji satmak için mi geldiniz? Hep akıllarının bir köşesinde kalan sorular ise şunlar: Bize saldırmayı planlıyor musunuz? Bize yeni silah teknolojileri öğretebilir misiniz? Bizim dilimizin sınırları içinde sorulan sorularla anlamaya çalışıyorlar bu varlıkları. Bizim tarihimizdeki medeniyet çatışmalarını örnek alarak değerlendirmeye çalışıyorlar onların geliş amacını.

İletişimi sürdürebilmek için, tüm devletler, bu uzay araçlarının (büyülü, yekpare bir siyah kule gibi  500 metre yüksekliğe doğru uzanan bu yapılara uzay aracı demek doğruysa) içine bir fizikçi ve bir dilbilimcinin önderliğinde keşif ekipleri göndermeye başlıyor. Chiang’ın öyküsünün özgünlüğü de bu noktada ortaya çıkıyor. Dilbilimci Dr. Louise Banks’in aracılığıyla Chiang, bizimkine tümüyle zıt, evreni ve zamanı tamamıyla farklı bir şekilde algılayabilecek bir dil üzerine hayli yaratıcı spekülasyonlarda bulunuyor. Böylesi muhayyel bir dilin yapısı üzerine ayrıntılı tasavvurlar geliştiriyor.

Denis Villeneuve’ün filmi, sinema mecrasının kendi tabiatı dolayısıyla işin dilbilimsel ayrıntılarına Chiang kadar giremese de, bizimkinden tamamıyla farklı bir dil ve zaman algısını görselleştirme konusunda hayli yaratıcı. Heptapodların mürekkebi anımsatırcasına havada difüzyona uğrayan tuhaf yazı dili, alışık olduğumuz tüm lineer yazı modellerinden ayrılarak döngüsel, özgün bir dünya kavrayışının aracısı olarak perdede temsil ediliyor. Onların vücut sıvılarıyla kurdukları bu benzersiz iletişim, dünya dışı varlıkları hep teknoloji üstünlüğü üzerinden sınıflandırmaya çalışan bakışı da kırıyor. Sanki büyülü gibi duran siyah ve pütürsüz gemilerle inmiş olan bu varlıklar, bizim hiçbir teknolojimizin anlayamadığı bir düzlemde, vücut sıvıları aracılığıyla birbirleriyle anlaşıyor. Dahası, ilk bakışta çok ilkel gelebilecek bu iletişim yöntemi, onlara bizim hayal bile edemeyeceğimiz bir zaman algısı bahşediyor.

Dr. Banks’in heptapodların dilini çözümlemek için onlarla yüzleştiği sahnelerin tekinsiz atmosferi, Chiang’ın öyküsünün sınırlarını da aşıp pek çok klasik bilimkurgu metnini akla getiriyor. Heptapodların farklı zaman algılarını Dr. Banks’in zihnine aktarmaya çalışmaları ve onun rüyalarıyla, onun kişisel belleğiyle kurdukları ilişki, Stanislaw Lem’in farklı varlıksal düzlemlerle ilişki kurmanın imkansızlığını çok daha derin bir düşünsel boyuta taşıyan klasiği Solaris’i de getiriyor akla yer yer.




Siyah ayna


Chiang’ın öyküsü, insanlar ile evrendeki farklı yaşam formları arasındaki olası bilişsel uçurumları deşse de, nihayetinde kendini asıl konumlandırdığı yer, Dünya ve insan ırkının geleceği oluyor. Rotasını evrenin enginliklerinden Dünya’nın sınırlılığına çeviriyor öykü. Dünya’ya inen siyah kulemsi araçların “ayna” olarak adlandırılması boşuna değil. “Story of Your Life”ın da yer aldığı öykü kitabını “Tower of Babylon” (Babil Kulesi) adlı öyküyle açan Chiang, dünya dışı varlıklarla kurulamayan iletişimden yola çıkarak, sözü, bizim insanlık tarihi boyunca kuramadığımız ortak dile getiriyor. “Ayna” adı verilen uzay araçları, Çin’e, Rusya’ya, ABD’ye, Pakistan’a ve dünyanın daha nice farklı noktasına inerken, adeta tanrısal bir müdahaleyle, bu sürekli çatışma halindeki medeniyetleri ortak bir dil arayışına çağırıyor bir anlamda.

Chiang’ın öyküsü ve Villeneuve’ün filminin mesaj kaygılı finali pek çoklarına naifçe gelebilir. Yine de Geliş, hem Mesaj (Contact, 1997) gibi Hollywood kalıplarından çıkamayan “ilk temas” filmlerine hem de Kurtuluş Günü (Independence Day, 1996) ya da Dünyalar Savaşı (War of the Worlds, 2005) gibi her şeyi insanlar ve dünya dışı varlıklar arası teknoloji rekabetine endeksleyen “istila” anlatılarına nazaran çok daha ilham verici. Amerikan perspektifine hapsolmuş standart bir Hollywood melodramına indirgenebilecek pek çok unsuruna rağmen, düşünsel anlamda tetikledikleri ve hayal gücüne el veren görselliğiyle, bu yılın en dikkate değer bilimkurgusu var karşımızda.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Bir yazarın bilinmezlikle örtülü olması, geriye tek bir eser bırakması onu anmak için herhangi bir sebebimiz olmadığı anlamına geliyor mu?

 

J.D. Salinger’ın 100. Doğum Günü

 

İsveç Akademisi tarafından 1901 yılından başlayarak verilen Nobel Edebiyat Ödülü’nün, bu yıl akademinin içerisinde ortaya çıkan taciz, görevi kötüye kullanma iddiaları ve son yıllarda sürekli hale gelen sızıntılar sebep gösterilerek verilmeyeceği açıklandı.

Sonbahar her nedense pek çok açıdan yeni başlangıçların mevsimi oluyor. Belki de okul çağından kalan bir alışkanlıkla, eylül ayı, hayatımızdaki çarkların yeniden dönmeye başlaması anlamına geliyor. Uzun ya da kısa bir yaz tatilin sonunda, belki yeni kurumlarda belki eski kurumlarda eğitim, iş yeniden yoğunlaşıyor.

Sevim Burak, kendi tabiriyle, “cambaz” bir yazar; hakikate ulaşmak için bir adımı boşlukta, bir adımı ipin üzerinde dengeyi bulmaya çalışan… Yazdıkları aracılığıyla başkasının benliğine girmeyi, görünümleri tersyüz etmeyi, gerçekleri değiştirmeyi, gerçekleri değiştirmekle yetinmeyip gerçeğin yerine geçmeyi isteyen bir cambaz… Bunu da yaşamını ve düşünce dünyasını üzerine inşa ettiği sezgileriyl

Düşünüyorum, ama var olmak yetmiyor. Bakıyorum, görüp görmediğimi bilmiyorum. Sanıyorum, anlayıp anlamadığımdan emin değilim. Derin bir şüphe, her türlü görsel deneyimle birleşip yeni bir insan olma yolunda rotamızı belirliyor.

Söyleşi

Kutlukhan Kutlu ile söyleşi

 

ŞahaneBirKitap

Hayal edin. Bir mutluluk ve özgürlük hayali olsun ama bu. Bireysel, hatta bencilce isteklerinizi de kapsasın, tüm dünyayı ve insanlığı da içine alsın. Geleceğe dikin gözünüzü, tüm tarihi, geçmişi, mitleri, efsaneleri, masalları da koyun çantanıza. Sıkıcı olmayı unutun ama, eğlenceli, alaycı, neşeli, uçucu bir hayal dünyası kurun...

FikriSabit

Fikri Sabit, Ursula K. Le Guin'le aynı fikirdedir ey okur, edebiyat her zaman küçük bir kalabalığın ilgisini çeker, geriye kalan, kitlesel olan her şey doğası gereği poptur, piyasadır.

Geçtiğimiz hafta iki edebiyat dergisi –İzafi Dergisi ile Sarnıç Öykü-, kapandığını açıkladı arka arkaya. Hemen hemen aynı anda gelen bu iki haberin, bizim edebiyat ortamımız için bir haber değeri yok, maalesef. Ne de olsa edebiyat dergisi dediğimiz, kısacık bir ömre daha doğarken hapsolmuş, solgun bir heves demek bu ülke topraklarında. Bunda hepimiz hemfikiriz.