Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Dosya


Dosya

Suskunlar Orkestrası




Toplam oy: 11
Aşk ve Teselli Neşet Ertaş’tan Gündoğar’a, Ergüder Yoldaş’tan Tanburi Cemil Bey’e her biri ayrı birer senaryoya dönüşebilecek hikâyeleriyle bir “suskunlar orkestrası” kuruyor.

Müslüm filminin başındaki bir sahne, popüler müzik türlerinde yaygın olan şarkıyı yüksek sesle, âdeta bağırarak okuma modasının ve aynı zamanda arabeskin Batı müziğinin ötekisi olarak gösterilmesi durumunun tersine ışık tutuyor gibidir. Öyle ki sanki bu ışık belli olsun diye Müslüm Gürses dinleyicisinin karşısına çıkarken elektrik kesiliyor. Elektriğin kesilmesi, dinleyici uğultusundan arabeske hücum eden aydınların gürültüsüne kadar diğer her şeyin susmasının, yani şarkıcıyı bağırmaya iten nedenlerin ortadan kalkmasının alegorisi olarak düşünülebilir. Zira suskunluk, bütün dikkati şarkıcının sesine yöneltecek, şarkıcı şarkısını bağırarak söylemek zorunda kalmayacak ve ortam, yalnız o sesin sahibinin ışığıyla aydınlanacaktır.

 

Müslüm Gürses’in sükûnetini, yavaşlığını, şarkı okuma tarzındaki küskünlüğünü kendinde toplayan bu sahne, Türk müziğinin geçmiş yüzyıldaki serüvenini akla getiriyor; susmak zorunda kalan, yok sayıldığı için susan sazları, makamları, şarkıları, şarkıcıları hatırlatıyor. İşte Müslüm’ün gösterime girdiği 2018’in Ekim ayında yayımlanan “Susmanın Müzikal Poetiği” alt başlığını taşıyan Aşk ve Teselli isimli Selçuk Küpçük kitabı, tam da bu serüvenin değişik duraklarında parlayan seslere kulak kesilerek okuru, kimi trajik hayatıyla, kimi ilgisizlikle, kimi ölümle susan pek çok büyük sesin müzikal yolculuğuna çıkarıyor; Neşet Ertaş’tan Gündoğar’a, Ergüder Yoldaş’tan Tanburi Cemil Bey’e her biri ayrı birer senaryoya evrilebilecek hikâyeyle bir “suskunlar orkestrası” kuruyor. Selçuk Küpçük, modern tarihi kesin bir dille gürültünün tarihi olarak niteliyor ve gürültünün dışında tuttuğu isimleri, tavırları inceliyor. Bu bakımdan kitaptaki isimlerin ya Gürses gibi “çığlığını içe doğru akıtan” ya da Ertaş gibi “azdan çok anlatan” müzisyenlerden oluşması tesadüf değil.

 

ANADOLU’NUN KÜSKÜN SESİ: GOMİDAS

 

Müslüm’ü izleyen birçok sinemasever, perdeye yansıyanlardan duyduğu şaşkınlığı dile getiriyor. Çünkü sinemada gördükleri Gürses’in sesi değil, o sesin arkasındaki hayat hikâyesidir. Bu hikâyede sahne değil, sahne arkası; neonların altındaki artist değil, kulisteki dramatik gerçeklik merkeze alınmıştır. Aşk ve Teselli’de de Küpçük, önemli müzisyenlerin hayatlarına odaklanıyor, sahne arkasını sahneye taşıyor; bunu yaparken teknik ayrıntılarla okuyucuyu bunaltmıyor, ele aldığı ismin mümeyyiz yönünü atlamadan o hayatları bugüne bağlıyor. Bazıları ilk kez bu kitapla derin suskunluklarından dışarı çıkıyor. “Anadolu’nun Küskün Sesi” Gomidas gibi.

 

1869 Kütahya doğumlu olan Gomidas’ın asıl adı Soğomon’dur. Altı aylıkken annesini, 11 yaşında da babasını kaybeden Soğomon 1881’de Eçmiadzin’e ruhban okuluna götürülür. Fakat dersler Ermenicedir ve Soğomon sadece Türkçe bilmekte, Ermenice bilmemektedir. Hem din hem müzik eğitimini ikmal eder. 1895’te Gomidas adıyla takdis edilir. 1896’da bursla Berlin’e giden Gomidas orada doktora yapar. Aralarında Paris, Cenevre, Lozan, İskenderiye, Kahire gibi şehirlerin olduğu pek çok yerde konserler verir. Kafkasları, Anadolu’yu gezerek derlemeler yapar ki onun bu çalışması, türünün ilk örneğidir. Kurduğu 300 kişilik orkestrayla konserler verir. Türk Ocağı’nda konferans verir. Halide Edip’ten Yahya Kemal’e, Ziya Gökalp’ten Mehmet Emin’e pek çok isimle irtibatlıdır. Fakat Ermeni olduğu için 1915 tehcirinde Çankırı’ya sürülür. Halide Edip, Abdülmecit Efendi ve Mehmet Emin araya girer, iki hafta sonra geri getirilir. Fakat Gomidas 1935’teki ölümüne kadar bir daha ne şarkı söyler ne konuşur.

 

Her kafadan bir ses çıkan günümüz dünyasında Babil gürültüsü de postmodern çağını yaşıyor. Yine de Gomidas’ın ve gerektiğinde susmayı bilenlerin hayatı söz konusu edildiğinde Aşk ve Teselli muhakkak hatırlanacaktır.

 

 

AŞK VE TESELLİ
Selçuk Küpçük
KOPERNİK KİTAP 2018

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Kelimelerle ilişkimi şöyle tarif edebilirim; ‘Kelimelerin kalbi’ne şiir yazarak girmek... Tanpınarca söylersem ben de önce kelimeleri öğreniyorum, sonra da yaşadıkça anlamlarını. Ve şu: Bazı kelimeleri işaret ettikleri şeyden daha çok seviyorum.

 

 

 

 

Sinik Bir Başkaldırı: Edebiyat Ehlileştirilmeye Karşı


İlk karşılaşmamızda ne benim henüz yayımlanan bir metnim vardı ne de Aykut Ertuğrul’un ilk öykü kitabı raflara düşmüştü. Yayın yönetmenliğini üstlendiği “Ğ” dergisine değerlendirilmesi için gönderdiğim bir öyküyle başlayan edebiyat sohbetimizde yılları devirdik. Sanırım en kıdemli okurlarından biriyim. Bir eleştiri yazısına da bu kadar duygusallık yeter.

 

Roman edebiyatın bukalemunudur. Kanonik olmayan doğası gereği, kılıktan kılığa girme becerisine sahiptir. Bu durum roman kuramına, eleştirisine de yansır. Öyle ki her romanı, romancıyı aynı şekilde açıklayacak bir inceleme yöntemi bulamayız. Romancılığı tartışma götürmez isimler bile ifratla tefrit arasında gidip gelen yorumlara maruz kalabilir.

Söyleşi

100. sayımızdan itibaren başladığımız Yayınevi Hikâyeleri’nde bu ay İz Yayınları editörü Hamdi Akyol var. Akyol, yayıncılık tarihimizin kilometre taşlarından olan İz Yayınları’nın kuruluşunu, daha çok hangi kitapları bastıklarını ve günümüz yayıncılık ortamının durumunu değerlendirdi.

 

ŞahaneBirKitap

“Tıp gerçek bir kütüphanedir, ama doğru biçimde okunması gerekir” cümlesinden yola çıkan Kütüphanedeki Beden, Charles Dickens’tan Franz Kafka’ya, Virginia Woolf’tan Susan Sontag’a, John Berger’dan Oliver Sacks’e uzanan bir yelpazeyle zenginleşen, tıbbın toplumsal tarihini edebiyat aracılığıyla aydınlatan bir antoloji.

Editörden

 

Günümüz İngiliz romancılarından Ian McEwan’ın Soğuk Savaş döneminin “edebiyat cephesi”ni anlattığı ilginç bir romanı var; Bir Parmak Bal. Ülkemizde de yayınlanan roman bir anlamda birbirine benzemeyen üç ilgi çekici konuyu garip bir kurgu etrafında bir araya getiriyor: Gizli servis, edebiyat ve aşk.