Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Suskunlar Orkestrası




Toplam oy: 42
Aşk ve Teselli Neşet Ertaş’tan Gündoğar’a, Ergüder Yoldaş’tan Tanburi Cemil Bey’e her biri ayrı birer senaryoya dönüşebilecek hikâyeleriyle bir “suskunlar orkestrası” kuruyor.

Müslüm filminin başındaki bir sahne, popüler müzik türlerinde yaygın olan şarkıyı yüksek sesle, âdeta bağırarak okuma modasının ve aynı zamanda arabeskin Batı müziğinin ötekisi olarak gösterilmesi durumunun tersine ışık tutuyor gibidir. Öyle ki sanki bu ışık belli olsun diye Müslüm Gürses dinleyicisinin karşısına çıkarken elektrik kesiliyor. Elektriğin kesilmesi, dinleyici uğultusundan arabeske hücum eden aydınların gürültüsüne kadar diğer her şeyin susmasının, yani şarkıcıyı bağırmaya iten nedenlerin ortadan kalkmasının alegorisi olarak düşünülebilir. Zira suskunluk, bütün dikkati şarkıcının sesine yöneltecek, şarkıcı şarkısını bağırarak söylemek zorunda kalmayacak ve ortam, yalnız o sesin sahibinin ışığıyla aydınlanacaktır.

 

Müslüm Gürses’in sükûnetini, yavaşlığını, şarkı okuma tarzındaki küskünlüğünü kendinde toplayan bu sahne, Türk müziğinin geçmiş yüzyıldaki serüvenini akla getiriyor; susmak zorunda kalan, yok sayıldığı için susan sazları, makamları, şarkıları, şarkıcıları hatırlatıyor. İşte Müslüm’ün gösterime girdiği 2018’in Ekim ayında yayımlanan “Susmanın Müzikal Poetiği” alt başlığını taşıyan Aşk ve Teselli isimli Selçuk Küpçük kitabı, tam da bu serüvenin değişik duraklarında parlayan seslere kulak kesilerek okuru, kimi trajik hayatıyla, kimi ilgisizlikle, kimi ölümle susan pek çok büyük sesin müzikal yolculuğuna çıkarıyor; Neşet Ertaş’tan Gündoğar’a, Ergüder Yoldaş’tan Tanburi Cemil Bey’e her biri ayrı birer senaryoya evrilebilecek hikâyeyle bir “suskunlar orkestrası” kuruyor. Selçuk Küpçük, modern tarihi kesin bir dille gürültünün tarihi olarak niteliyor ve gürültünün dışında tuttuğu isimleri, tavırları inceliyor. Bu bakımdan kitaptaki isimlerin ya Gürses gibi “çığlığını içe doğru akıtan” ya da Ertaş gibi “azdan çok anlatan” müzisyenlerden oluşması tesadüf değil.

 

ANADOLU’NUN KÜSKÜN SESİ: GOMİDAS

 

Müslüm’ü izleyen birçok sinemasever, perdeye yansıyanlardan duyduğu şaşkınlığı dile getiriyor. Çünkü sinemada gördükleri Gürses’in sesi değil, o sesin arkasındaki hayat hikâyesidir. Bu hikâyede sahne değil, sahne arkası; neonların altındaki artist değil, kulisteki dramatik gerçeklik merkeze alınmıştır. Aşk ve Teselli’de de Küpçük, önemli müzisyenlerin hayatlarına odaklanıyor, sahne arkasını sahneye taşıyor; bunu yaparken teknik ayrıntılarla okuyucuyu bunaltmıyor, ele aldığı ismin mümeyyiz yönünü atlamadan o hayatları bugüne bağlıyor. Bazıları ilk kez bu kitapla derin suskunluklarından dışarı çıkıyor. “Anadolu’nun Küskün Sesi” Gomidas gibi.

 

1869 Kütahya doğumlu olan Gomidas’ın asıl adı Soğomon’dur. Altı aylıkken annesini, 11 yaşında da babasını kaybeden Soğomon 1881’de Eçmiadzin’e ruhban okuluna götürülür. Fakat dersler Ermenicedir ve Soğomon sadece Türkçe bilmekte, Ermenice bilmemektedir. Hem din hem müzik eğitimini ikmal eder. 1895’te Gomidas adıyla takdis edilir. 1896’da bursla Berlin’e giden Gomidas orada doktora yapar. Aralarında Paris, Cenevre, Lozan, İskenderiye, Kahire gibi şehirlerin olduğu pek çok yerde konserler verir. Kafkasları, Anadolu’yu gezerek derlemeler yapar ki onun bu çalışması, türünün ilk örneğidir. Kurduğu 300 kişilik orkestrayla konserler verir. Türk Ocağı’nda konferans verir. Halide Edip’ten Yahya Kemal’e, Ziya Gökalp’ten Mehmet Emin’e pek çok isimle irtibatlıdır. Fakat Ermeni olduğu için 1915 tehcirinde Çankırı’ya sürülür. Halide Edip, Abdülmecit Efendi ve Mehmet Emin araya girer, iki hafta sonra geri getirilir. Fakat Gomidas 1935’teki ölümüne kadar bir daha ne şarkı söyler ne konuşur.

 

Her kafadan bir ses çıkan günümüz dünyasında Babil gürültüsü de postmodern çağını yaşıyor. Yine de Gomidas’ın ve gerektiğinde susmayı bilenlerin hayatı söz konusu edildiğinde Aşk ve Teselli muhakkak hatırlanacaktır.

 

 

AŞK VE TESELLİ
Selçuk Küpçük
KOPERNİK KİTAP 2018

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Taşra, edebiyattan sinemaya geçişin en kestirme yoludur. Orada zaman, mekân ve insan sinematografik anlamın bütün ihtiyaçlarını karşılayabilecek bir derinliğe sahiptir. Ancak bu derinlik çoğu zaman bir daralmayı, dışa kapalılığı, durağanlığı, kasvetli ve sonu gelmez bekleyişleri de içinde taşır. Bu yönüyle İnsanoğlunun ebedi yazgısını, ilk sürgün anını hatırlatan ihsaslarla doludur taşra.

İlk defa 2013 yılında Ayrıntı Yayınları’ndan, yeni edisyonu ise geçen ay Yapı Kredi Yayınları’ndan yayımlanan Ferahlık Anına Övgü, Ömer F. Oyal’in dördüncü romanı. Yazarın romanın yanı sıra çeşitli türlerde eserleri bulunuyor.

Virginia Woolf’un (1882-1941) yaşarken basılı tek öykü kitabı olan Pazartesi ya da Salı (1921) bir öykü kitaplığında bulunması gereken önemli kitaplardan biridir. Virginia Woolf, Mrs. Dalloway, Dalgalar, Deniz Feneri romanlarıyla bilinç akışı tekniğinin başarılı örneklerini vermiş bir öncüdür. Bu akım günümüzde de etkisini yoğun bir şekilde göstermektedir.

Emily Dickinson’a geçmeden önce kendi çocukluğumu ve bahçe hikâyemi anlatacağım size... Macera olsun diye evden kaçıp gün batarken kimsenin ruhu duymadan döndüğüm çocukluk yıllarımda, bütün evlerin bahçeli olduğunu sanırdım. Neden, çünkü şanslıydım; oturduğumuz sakin mahallede bütün evler bahçeliydi, bizimki de.

 

Hepimiz etrafında toplanacağımız hikâyeler arıyoruz. Çünkü bir bakıma hikâye, hayatın zihinlerimizdeki anlamlandırılmış yansımasıdır. Dünyadaki varlığımızı konumlandırabilmek ve bir anlama ulaşabilmek için şeylerin mekân ve zamanda nelere bağlı, nelerle birlikte olduğunu bilmeye muhtacız.

Kulis

''İnsan Ancak Kendine Dışarıdan Bakınca Hakikati Fark Edebiliyor''

ŞahaneBirKitap

Şiir bir dil işçiliği olduğu kadar bir anlam işçiliğidir de. Çünkü dil bize aynı zamanda bir inceliğin adresini verir. Dilin doğduğu yer, bir ömür insanın yazgısıyla birlikte kol kola yürür. Tohum orasıdır. Dünyanın, adına ömür dediğimiz yaşamak kavgasının başladığı yerde olanca müşfikliğiyle dili görürüz. Dili yani anlama ve kavrama çabamızı.

Editörden

Ursula K. Leguin dendiğinde aklımda hep nitelikli ve bilgece hayaller kurmayı öğreten Batılı bir nine imajı beliriyor. Ursula’yı yalnızca bir hayalci olarak da niteleyemem doğrusu. Bilim Kurgu türü içindeki en filozof yazardır Ursula. Sadece yepyeni bir evren kurmakla kalmaz. Dünyamıza dair bazı kavramları da yerinden oynatır.