Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

TAKSİ ŞOFÖRÜ SAMUEL BECKETT VE BİRKAÇ EDEBİYAT PROBLEMİ




Toplam oy: 114
Yeni kuşak yazarların bir kısmı, epeydir buradaki okurlardan ziyade başka coğrafyalardaki, bilhassa da Avrupa ve Amerika’daki okurları düşünerek yazıyorlar.

Adında Titanik olan, Fernando Pessoa’yı, Karl Marks’ı konuşturan, kahramanları Céline, Jean, David gibi isimler taşıyan Avrupalılardan oluşan ve Berlin’de ya da New York’ta geçen “yerli” kitapların sayısının arttığı sizin de dikkatinizi çekti mi?

 

Tarihte bir ilk yaşanıyor. Normalde şu sıralarda bu sene Nobel alacak edebiyatçıya dair tahminlerimizi sıralamamız, akademi ödüllendirmek için neden onu seçti, gerçekte kim seçilmeliydi gibi konuları tartışmamız gerekiyordu ama işler yolunda gitmedi, İsveç Akademisi bir cinsel taciz skandalı yaşadı ve akış değişti. Böylece, jüriden arka arkaya istifaların da etkisiyle 2018 Nobel Edebiyat Ödülü ilk kez ertelenmiş oldu. Şimdi denen o ki, 2019’da bir değil iki yazara ödül verilecekmiş. Anlıyorsunuz ya, kayıp zamanı telafi etmek açısından.

 

Öte yandan, Nobel Edebiyat Jürisi’nin tek sorunu 18 kadın çalışanın Akademi üyelerinden birine yönelik taciz suçlamalarıyla başlayan bu skandal değil. Üyeler arasında, edebiyat tercihleri açısından yaşanan çatışmalar da var. Kimileri Haruki Murakami ya da benzeri popüler yazarlardan birini ödüllendirerek Nobel’i daha fazla sözü edilen bir heyecan kasırgası haline dönüştürebileceklerini iddia ediyor. Kimileriyse, tam tersini düşünüyor ve “Edebiyatı esas şimdi, tam da bu zor zamanlarda desteklemeyeceksek, ne zaman destekleyeceğiz?” minvalinde konuşuyor.

 

Mesela bu ikinci grupta yer alan Horace Engdahl, çok satmaya odaklı yeni yayıncılık trendlerine karşı çıkmanın zamanının geldiğini, dünyada başta New York olmak üzere, artık her köşe başında rastlanabilir hale gelen ve umut tacirliği yapmaktan başka işe yaramayan yaratıcı yazarlık kurslarının ve daha başka nahoşlukların edebiyatı düpedüz öldürdüğünü söylüyor.

 

“Yaratıcı yazarlık kursları, yazarlık uğraşının günümüzde profesyonel bir mesleğe dönüştüğünün en açık işareti. İnsanın yazdığı kitaplardan para kazanmasının baştan çıkarıcı bir şey olduğunu anlayabiliyorum ama bunun yazarı toplumdan kopardığını da görüyorum. Eskiden hayatını sekreterlik, garsonluk, ofis memurluğu yaparak kazanan yazarlar vardı. Samuel Beckett mesela. Taksi şoförlüğü yaptığı dönemde büyük maddi zorluklar yaşasa da, bu durum onu yazar olarak bağımsız kılmıştı. Günümüz yazarlarıysa, pazarın talepleri yüzünden, çok para kazandıklarında bile bağımsız olamıyorlar. Ortada insana dair duyguları ve deneyimleri aktarabilen güçlü bir edebiyat kalmadı. Hırçın ve öfkeli olduğu söylenen birçok yapıtın hırçınlığıyla öfkesi uydurma, daha doğrusu stratejik. Eskiden edebiyat dünyası dağlardan ve düzlüklerden oluşuyordu; bugünse geriye her adanın ayrı bir janrı temsil ettiği ve merkezi olmayan bir adalar grubu kaldı sadece. Kendi adıma tek umudum, Asya ve Afrika’dan çıkan ve heyecan verici işler ürettiklerini düşündüğüm bazı yazarların Batılılaşarak asimile olmamaları, Batılı gibi yazmaya başlamamaları.” (Düşünün ki bu cümleler, Avrupalı kibriyle bilinen Nobel Akademisi üyelerinden birine ait.)

 

STRATELEJİ EDEBİYATIN NERESİNDE DURUR?

 

Bu sorunların bizdeki karşılığına da bakmak gerek bence. Engdahl stratejiden söz etmiş madem, ben de oradan devam edeyim.

 

Epeydir kafama takılan bir mesele var. Bana öyle geliyor ki, yeni kuşak yazarların bir kısmı, epeydir buradaki okurlardan ziyade başka coğrafyalardaki, bilhassa da Avrupa ve Amerika’daki okurları düşünerek yazıyorlar. Kitaplarına seçtikleri adlardan öykülerinin, romanlarının geçtiği yerlere, mekanlara kadar bu böyle. New York’ta bir kafe, Berlin’de bir apartman, adı Sylvia ya da David olan kahramanlar…

 

En son buralı bir yazar tarafından yazılmış ama kahramanı Volante adını taşıyan bir çocuk olan bir kitap gördüm. Volante, Fransızca “uçan” demekmiş. Eminim hikayede bunun bir yeri vardır ama kendi adıma gene de çocuğa neden Fransızca bir isim seçildiğini anlamakta zorlandım.

 

Tek örnek değil bu. Mesela Anadolu’nun olağanüstü güzel bir bölgesinde geçen bir başka kitapta, kahraman Portekizli yazar, şair ve “kalabalık ruh” Fernando Pessoa’yla dertleşiyor, hayatında olup bitenleri Pessoa’nın hayaline danışıyordu. Hatta aynı yazar benzer bir şeyi bir başka kitabında da yapmış ve karakterinin akıl hocalığını Karl Marks’a vermişti. (Söylediğine göre, insan isterse Kapital’de, aklına gelen her soruya bir cevap bulabilirdi, aşkla ya da moda dünyasının işleyişiyle ilgili olanlara bile.) Şahsen, bir bölümü New York’ta, diğer bölümü Paris’te geçen yahut okuru Romanya’da, Güney Amerika’da zaman yolculuklarına çıkaran yerli romanlar da okudum.

 

Fernando Pessoa        Peyami Safa                  Samuel Beckett        Vladimir Nabokov

 

YAZARLAR TRENTLERE UYUYOR

 

Bu antikalıkları tek tek örneklemek anlamsız aslında çünkü sayıları epeyce fazla. Düşünün, yüz sene önce buzdağına çarparak batan Amerikan transatlantik gemisi Titanik’in başına gelenlerden ne öğreneceğimizi henüz sormadım. Hele bazı yazarların doğrudan İngilizce olarak ve Batı’da yayınlanmak üzere kaleme aldıkları kitaplardan hiç bahsetmedim. (Kabul edelim, Joseph Conrad’la Vladimir Nabokov’un İngilizce, Samuel Beckett’ın Fransızca yazmasından farklı durumlar bunlar.)

 

Aslında bir yazarın hikâyesini istediği yerde, istediği kahramanlarla, istediği kelimelerle anlatmasına itirazım yok. Hatta romanlar hiç olmayan şehirlerde geçebilir ve tamamen uydurma dillerde yazılabilirler. Yeter ki yazar hikayesinde okuruna buna dair sağlam nedenler sunsun. İngiliz romancı ve eleştirmen Anthony Burgess’ın bilinmedik diller, jargonlar yarattığını ve yazma sürecinde dilbilimcilerle çalıştığını hatırlayalım. Distopik bir gelecekte yaşanan o karanlık ve son derece sarkastik Otomatik Portakal bunlardan biriydi. Alice Harikalar Diyarında ve Aynanın İçinden kitaplarının matematikçi yazarı Lewis Carroll’un yarattığı “portmanto” kelimeleri ve hangi dile ait olduğu belli olmayan ses öbekleriyle oluşturduğu “saçma” şiirlerini de. Bizden örnek istiyorsanız, Peyami Safa’nın Yalnızız romanında ütopik bir ülke yarattığını ve Nazlı Eray’ın gündelik hayatın dinamikleriyle fantastiğin lezzetini buluşturduğu baharatlı öykülerinde Marilyn Monroe’ları Fidel Castro’larla konuşturduğunu hatırlatayım.

 

Fakat son zamanlardaki eğilim bunlardan daha başka. Bana sorarsanız, şahsi tercihlerden ziyade bir çeşit günün trendlerine uyma hali söz konusu. Yeni kuşak kitapların çoğu ne dil ne de kurgu anlamında yukarıda sözünü ettiğim eserlerde olduğu gibi zorlayıcı çabalara girişiyor. Romanın içinde Pessoa var diyelim ama Pessoa’nın dilinden, ruhundan eser yok, en basitinden Portekizli şairin çok karakterli bir hayatı seçmesine temas edilmiyor ya da olaylar Berlin’de geçiyor ama oradaki Berlin’i silerek Bursa yapsanız, hikâye değişmez.

 

Dediğim gibi, bu yazarlar gerçekte kimin için yazıyor diye düşünmek gereksiz. Kitapları sessiz sedasız yayınlandığına göre, buralı okurlar için yazmadıkları kesin. Gerçi oralarda fazla bir etki yaratmadıklarına bakılırsa, Batılı okurlar tarafından da pek umursanmıyorlar. İtiraf edeyim, böyle romanların, yabancı ajanslarla yayınevlerinin temsilcileri okusun da bir an önce İngilizce, Almanca, Fransızca yayınlatsın diye yazıldığını hissediyor insan. Karakterleri, “duru zekâsı ve keskin güzelliğiyle Céline, Sahir, Jean, Mösyö Komiser, biz, hepimiz” olan kitabın meşhur Pushkin Press tarafından hızlı bir atakla İngilizce olarak yayınlandığını düşünürsek, besbelli bu strateji işe yarıyor da. Eh, bu durumda stratejinin edebiyatın neresinde durduğu sorusunu sormak hata mı sizce?

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Marguerite Yourcenar, 1951’de yayınlanan Hadrianus’un Anıları’nın girişinde “Zamanımızda, roman tüm öteki biçimleri yiyip yutuyor; anlatım aracı olarak insan sadece roman biçimini kullanmaya zorlanıyor.” demişti. Romanın zaferini ilan eden epey bir metne sahibiz. Ancak bir not düşmek zorundayız ki 20. yüzyılın ilk yarısında Netflix abonesi olmamıştı Yourcenar.

“Benim için yaşadığım yerin sesi bu. Bunu açıklamak zor. Hep orada, kalp atışların gibi. Her zaman, tüm hayatımız boyunca müzik vardır. Müziğimiz harikuladedir. Deniz bizimle konuşur. Konuşan, yaşadığımız yerdir. Anlıyor musun?”

Evdeyiz hâlâ değil mi? Yoksa yavaş yavaş normalleşme çabası içinde miyiz? Aman! Aşı, ilaç vb. bulunmadı hâlâ, biliyorsundur da düşün bunu… Dur! Yine mi aynı şey deme… Ellerini yıka. Elleri yıkamak çok önemli… Bıktın değil mi? Elleri yıkamanın aslında birçok hastalığın çözümü için basit ve ilk yöntem olduğunun keşfi üzerinden çok zaman geçmemiş, biliyor muydun?

Selim Baki’nin “Kısa Camel”ı

 

II. Mahmut döneminde, mumun hammaddesi olan kuyrukyağındaki bir fiyat artışı sebebiyle medrese öğrencileri kazan kaldırır. Çünkü akşamları mum ışığı olmadan çalışamazlar, sohbet edemezler... Bugün biz yukarıdan aydınlatılan parlak odalarımızda oturduğumuz için ışık ve gölgeye, o medrese talebeleri gibi bakamayız.

Kulis

''Alimlerin Yaşadığı Evde Kedi de Alim Olur''

ŞahaneBirKitap

Rumen düşünür E. M. Cioran, kendisiyle yapılan söyleşilerden mürekkep bir kitap olan Ezeli Mağlup’taki söyleşilerinden birinde, kendi yazma serüveni üzerine şunları söyler: “Eminim ki eğer kâğıtları karalamasaydım, uzun zaman önce kendimi öldürmüş olurdum.

Editörden

Çoktandır

Öylesine uzak ki bize

Afrika.

Hatıraları bile yaşamıyor artık

Tarih kitaplarının resmettiklerinden

Ve kanımıza karışan

Kanımızdan taşan şarkılardan başka

Şarkılar

Zenci diline yabancı

Ve hüzünlü kelimelerle söylenmiş.

Çoktandır

Öylesine uzak ki bize

Afrika.