Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Tarihin edebiyata notu (ne olacak?)




Toplam oy: 1279
Bu ay sizler için soruyoruz: Edebiyat tarihe, tarih edebiyata nasıl notlar düşecek? Düşebilecek mi? Geçmişe bakarak, geleceğe dair bir tahmin haritası çizebilir miyiz?

 

 

Görsel çalışma: Selçuk Ören

 

 

 

Memlekette ne zaman “acayip” bir şey olsa o “acayip” şeyin edebiyatımızda kendine nasıl yer bulacağını düşünürken buluyorum kendimi. Şöyle bir bakın. Acayiplik öyle ancak aradığınızda bulduğunuz bir şey değil, zaten suratınıza her an bir tokat kılığında çarpıveren bir gerçeklik artık.

 

Sonuç: Kutuplaşan siyasi ortam, iktidarın gitgide muhafazakârlaşan baskıcı tutumu,  ana akım medyanın güce olan düşkünlüğü, her cümleye sinen nefret söylemi, aydınlatılamayan cinayetler, darbe tartışmaları, güç savaşları, tapılanlar, tapulananlar; tutuklanan gazeteciler, akademisyenler, terazisi paslı adalet… Uludere'ler, Afyon'lar. Ama en önemlisi, sansür. Değil mi ki, burada adını sınırlamanın imkanı olmayan onca edebiyat akımı, gergin siyasi ve toplumsal ortamların birer yansıması olmuştur hep. Güney Amerika'da, Avrupa'da. ABD'de. Ortadoğu'da. Rusya'da. Uzakdoğu'da. İktidarlar sansür uygular. Her türlü iktidar: Hükumet, erkek, çoğunluğun dini... İçten içe, yaptıklarından utanırlar, kimse hiçbir şey yazmasın isterler. Görünürde güç onlardadır, başarılı olduklarını sanırlar. Ama sanat durmaz, edebiyat durmaz. Yıllar geçer, onyıllar geçer, yüzyıllar geçer. Bir zamanlar görünürde güce sahip olanlar unutulur, ama inatla yazmaya devam eden o yazarlar hiç unutulmaz. Gelecek hep cesurların ellerinde şekillenir.

 

Peki ya, tarihi hep çalkantılarla dönen trajik topraklarımızda, özellikle son on yılda hızla değişen siyasi ve toplumsal şartlar, memleketin edebiyatını nasıl etkileyecek? Durmadan apolitik, çok satan romanlar mı üreteceğiz? Yoksa, tehlikeli düşler gören yazarlarımız, her ne pahasına olursa olsun toplumumuzun algılarını şekillendirebilecek mi? Ya da, baskılar, gerçeklikle hayalgücünün el ele tutuştuğu, metaforlara bürünmüş yepyeni bir tür yaratacak mı?

 

Geçmişlerinde maruz bırakıldıklarını duydukları öfkenin üzerinde, yepyeni toplumsal sınıflar doğuyor. Aslında hiç doğmamış toplumsal sınıflar, kimliklerini yeni olana duydukları öfke üzerinden şekillendirmeye çalışıyor. Bu arada, hala işçiler ölüyor. İşçiler, yaşasa bile, ölüyor. İş refah seviyemizi ve işsizliği konuşmaya gelmeden, kafatasının şekli üzerinden, insanlar kurban ediliyor. Doğu'da ve Batı'da.

 

Bu durumlar, geleceğin edebiyatını nasıl şekillendirir? Türkiye edebiyatını neler bekliyor olabilir? Edebiyat tarihe, tarih edebiyata nasıl notlar düşecek? Düşebilecek mi? Geçmişe bakarak, geleceğe dair bir tahmin haritası çizebilir miyiz?

 

Ahmet Oktay’ın 2002 yılında Hece dergisinde Siyasal Roman Üzerine başlıklı yazısına bakıyorum. Son cümlesi şöyle: “Yazar, her zaman tehlikeli düşler gören ve gösteren biri; her zaman iktidarın korkulu rüyası, heyulası olarak kalacak.”

 

Benden bu kadar. Sorularımı sordum, sözü 'bir bilene' bırakmakta fayda var.

 

CEMAL ŞAKAR: GİDEREK SEMBOLİKLEŞECEK

 

Öncelikle belirtmeliyim ki, “mevcut iktidarın muhafazakar ve baskıcı tutumu”nu tartışmasız bir önkabul olarak ortaya koyup memleketin halini yangın yeri olarak tasvir etmenize katılmıyorum. Belki küresel bir iktidarın dünya üzerindeki ceberut tavrından söz etmek; sizin andığınız “toplumsal ve siyasi gelişmeler”i göstermesi bakımından daha sahih bir fotoğraf verebilir. Çünkü ülke içindeki yangın, küresel yangından payımıza düşenler sadece. Bugün Suriye, Irak, Libya, Afganistan ve Arakan gibi ülkelerdeki katliamlar, yirmi yıldır sistemli bir şekilde uygulanan soykırımın bir neticesi. Afrika’daki açlar, ABD’deki evsizler, Avrupa’daki faşizm de fotoğrafa dahil edilmeli. Çünkü edebiyat, sadece ulusal sınırlar içindeki yangınlardan etkilenmiyor.

 

Tabii ki fotoğrafı böylesi bütünsel bir bakışla görebilmek ideolojilerle mümkün. Postmodernistlerin bir karnaval içinde ölümünü ilan ettikleri ideolojilerin gözden düşmesiyle birlikte, giderek mikro politikalara eklemlenir olduk. Dolayısıyla edebiyat da geri çekildi. Bu geri çekilişten en büyük pay, her nedense şiir düştü. Oysa şiir edebiyatın motorudur; edebiyatı şiir sürükler. Ama yaklaşık otuz yıldır şiir lirik bir atmosferde esriyor. Şiirin yerine oturan roman daha çok postmodernist bir tavırla kurmacanın hazzını yaşıyor. Öyküyse 1950’lerden beri bunalan küçük burjuva bireyin acılarıyla kıvranıyor. Bir de öykünün elinde ‘küçük insan’ miti var ki, değme gitsin!

 

Genellemelerle konuşmanın birçok önemli istisnayı yok saydığını biliyorum. Elbette, hem Türkiye’de hem de dünyada yaşanan ‘reel acı’larla yüzleşen; onları edebiyatın gündemine taşıyan edipler var. Özellikle öykü üzerinden söylemek gerekirse, bu tür öykülerde dilin giderek imgeselleştiğini söyleyebiliriz. Yine fantastik, alegori öykülerde daha çok öne çıkmaya başladı. Çünkü dünya üzerinde yaşananlar karşısında gerçekten aklımız tutuluyor; yaşananları havsalamız almıyor. Böylesi akıl almaz olayları, ‘güzelce tahkiye edebilmek’ mümkün değildir. Yazar ister istemez olayın sıcaklığıyla arasında belli bir mesafe koymak zorunda kalıyor. Belki gelecekte bu mesafeye şimdiden daha fazla ihtiyaç duyulacak ve edebiyat da giderek sembolikleşecek.

 

ERSAN ÜLDES: POLİTİKA, BENZERSİZ BİR DEKORASYON

 

Edebiyatla tarihe not düşülür mü? Hayır. Edebiyatın izinde okunan tarihe de safsatalar bütünü olarak bakmakta yarar var. Artık başrolü bireyin meşruiyet çabası değil, paranoyası aldı. Edebiyat bugün, paranoyanın da paranoyasını kurgulamak durumunda. Peki, Türk edebiyatı adını verdiğimiz şekli belirsiz, elastiki âlemin genel hatlarını gelecekte ne belirleyecek? Bilinemez. Kendi kutsallarına âşık, kendi portrelerine, söyleşilerine, özgeçmişlerine meftun, katliamı konuya, toplatma kararını satışa, medya sansürünü avantaja tahvil eden ve politikayı kendilerine aksesuar edinen kişilerin gelecekte edebiyat adına ne yapacakları muamma. Günlük politika denen şey, bugün edebiyatçılarımız açısından sadece benzersiz bir dekorasyon biçimine dönüşmüş halde. Eskiden kendilerine politik soruların gelmesinden korkanlar, politik sanatçı olarak algılanmaktan çekinenler, şimdilerde iktidarlı, baskılı, zulümlü, 'öteki'li sorulara bayılıyorlar. Gelen soru ne kadar sert olursa olsun onu göğüslerinde maharetle yumuşatıp bizlere mükemmelen servis edebiliyorlar.

 

 

 

 

Günümüz Türkiyesi'nin sert ve çatışkılı toplumsal-siyasal ortamı son on yıldır edebiyata iyi örneklerle yansıyor. (Görsel çalışma: Onur Atay)

 

 

OYA BAYDAR: DAHA GÜÇLÜ VE DERİN BİR EDEBİYAT DOĞURUR

 

Edebiyatçı, çağının ve ortamının ürünüdür. Türkiye, çalkantılı ve dramatik bir değişim sürecinden geçiyor. Edebiyatın, özellikle de romanın bu süreçten etkilenmemesi mümkün değil. Hele de modern Türk edebiyatının doğuşundan itibaren siyasal - toplumsal ortamın etkisi altında biçimlendiğini hatırlarsak.

 

Günümüz Türkiyesi’nin sert ve çatışkılı toplumsal- siyasal ortamı son on yıldır edebiyata iyi örneklerle yansıyor. İki gelişmenin altını çizmek gerek: Türk edebiyatından Türkiye edebiyatına doğru yürüyoruz. Türkçe yazan Kürt, Zaza, Ermeni, Yahudi, vb yazarlarımız kendi kimliklerinin, kültürlerinin ve sorunlarının penceresinden bakan özgün ve yetkin ürünler vermeye başladılar. Edebiyatımızı, kendi renklerini, duygularını, isyanlarını taşıyarak derinleştirdiler. Önümüzdeki yıllarda bu eğilimin güçleneceğini umuyorum. İkinci olarak da bireyi, aslında ürünü olduğu toplumsal ortamdan ve siyasal rüzgârlardan koparan, yapay kukla kahramanlar (veya duygular) yaratmayı gelişkin ve saf edebiyat yapmak sanan ya da sadece biçim denemeleriyle yetinen taklitçiliğin yerini, çok boyutlu insan odaklı edebiyat almaya başladı.  

 

Türkiye’nin önünde toplumsal çalkantılarla yüklü güç bir dönem olduğunu düşünüyorum. Bireysel trajediler gibi toplumsal siyasal trajediler de daha güçlü ve derin bir edebiyat doğurur. Toplumun, siyasetin gidişatını bilmem ama edebiyatın yarınından umutluyum.

 

YILDIZ RAMAZANOĞLU: HİÇ KİMSEYİ DIŞARIDA BIRAKMAMAK LAZIM

 

Dikkat edilirse var olan gerçekliklerden yana steril bir duruş sergileyen, toplumsal olarak başımızdan geçenlere bigane eserlerde ister istemez daha süslü nitelemeler ve sadelikten yoksunluk göze çarpıyor.

 

Burada elbette siyasetin emrine verilmiş bir edebiyata arka çıkmak söz konusu olamaz.  Varolan yaşanan ve kurgulanan gerçeklikler arasında ince yollar bulup olandan olması gerekene doğru bir his yaratmanın büyüsü sözünü ettiğim. Kelimeler yoluyla insanı vicdanın derinliklerine doğru sürüklemek, kör noktaları nazara vermek, içimizdeki zaafları parlatırken aşındırmak bir yandan da.

 

Mesela bir aşk anlatılacaksa edebiyatın göz ardı edemeyeceği şey şudur: o iki kişi bu ülkede yaşıyorsa, Uludere katliamını biliyorlar, gücü ele geçirenin zaman içinde karşı koymaya çalıştığı haksızlıkların bir parçasına dönüşebildiğini müşahede ediyorlar, birilerinin hala tartışılamaz Batı değerleri savunusu yaptığını hayretle veya sempatiyle izliyorlar. Aşkın doğal çevresinde göğünün altında bunlar da var. Bu gerçeklikleri ayıklayarak çöp sayarak ilerleyen bir edebiyat düşünülemez ya da en azından bir okur olarak benim daha az ilgimi çeker.

 

Son söz; edebiyat ve sanat sübjektif bir alan ve herkesin ortaklaşacağı bir beğeniden söz edilemez. Yazar başkalarının yönlendirmelerine göre yazacak değildir, kalbine değen neyse özgürce onun peşinden gidecektir elbette. Yeter ki hesapsız kitapsız olsun, okur için imal etmeye meyletmesin. Geniş yüreği hiç kimseyi dışarıda bırakmasın.

 

ÜMİT KIVANÇ: 'TÜRK' EDEBİYATI ÇOĞUNLUĞU UMURSAMADI

 

Kendinden ve kendine benzeyenlerden başka herkese karşı ilgisizlik, umursamazlık, Cumhuriyet dönemi Türk kültürünün önemli bir unsuru. Her ne kadar başı devletle sık sık derde girse de, “Türk” edebiyatı, devletin açtığı alanda, toplum çoğunluğu yokmuş gibi yaparak var olmayı pek sorun etmedi.

 

Bugün, çoğunluğun, edebiyatçıya, sanatçıya haliyle ters gelecek tercihlerine siyaset eliyle toplum hayatında giderek –ve abartılarak- ağırlık kazandırıldığı için rahatsız olunuyor. Din, siyasetçinin elinde bir toplumsal tahakküm aracı ve bu çok korkutucu bir durum; şüphesiz. Rahatsız olunması hem doğal hem gerekli, ama bunun, bir işkenceler, kıyımlar tarihinden geçerek bugünlere gelmemişiz gibi dile getirilmesi de ister istemez şu soruya kapı açıyor: Edebiyat, sanat, dünün ortamından memnun muydu?

 

Ermeni soykırımı ve onu izleyen irili ufaklı kıyımlar, etnik temizlikler, Alevi katliamları, işkenceli, aşağılayıcı darbe dönemleri, bitmek bilmeyen devlet cinayetleri “Türk” edebiyatına ne zaman nasıl yansıdı veya yansımadıysa, bugünün musibetleri de anca o kadar yansıyacaktır.

 

Galiba esas sormamız gereken, bunca toplumsal travmanın sanatsal ifadelerini niye ancak çok geç ve çok sınırlı olarak bulabildiği. Belki de “Türk” edebiyatı, devletin tarif ettiği cinsten bir “Türk” sıfatını az sayıda yazarı eliyle nadiren önünden kaldırıp atabildiğindendir.

 

BEHÇET ÇELİK: BİR AYNA TUTACAK YÜZÜMÜZE

 

Soruda saydıklarınız ne kadar karmaşık bir dönemden geçtiğimizi gösteriyor.  Bir bakıma tam da edebiyatın kendini göstereceği bir dönem bu. Kesinlik yerine belirsizlikten güç alan, adımlarını her şeyi biliyor olmanın güveni yerine, yanılmayı göze alan bir cesaretle atan; ne olmamız, nasıl yaşamamız gerektiğini anlatmayıp çevremizi kuşatan parlak boyalar sıyrıldığında nasıl bir dünya ve kendimizle yüz yüze geleceğimizi bize gösteren; böyle bir zamanda insan olmanın nasıl bir şey olduğunu ya da olamadığını, eksikliklerimizi, yoksunluklarımızı açıkça ortaya koyan edebiyat yapıtları, bizim bu hallerimizi, sıkışıp kaldığımız anlardaki debelenmelerimizi, gelgitlerimizi vs anlatırken nasıl bir zamanda yaşadığımızı da anlatmış olacak. Geleceğin edebiyatı, yalın ama derinlikli bir edebi dille bize en derinlerdeki sıkıntılarımızı sezdirecek; hal-i pür melalimizin –Vüs’at Bey’in kelimesiyle, nasıl “yaşamasız” hale geldiğimizin– ve bütün bunlardaki dahlimizin yansıdığı bir ayna tutacak yüzümüze.

  

MEHMET EROĞLU: BELKİ GERÇEK ROMANA DÖNERİZ

 

Tarihe not düşme daha çok sol eğilimli edebiyatçıların tavrıdır. Sosyalizmin dünyadaki ve ülkemizdeki ideolojik gerilemesi Türk edebiyatının isyancı, eleştirel, muhalif damarının zayıflamasına yol açmış görünüyor. Bu gelişmeden –kendilerini liberal diye tanımlayan- medya ve edebiyat çevreleri de sorumlu. Hangi medya irtibatlı edebiyat odağı siyasi derinliği, toplumsal çığlığı olan romanlara ilgi gösteriyor?

 

Ama hayat edebi körlüğü aydınlatacak kadar gerçek. Ülkedeki alt üst oluş, 30 yıllık savaş daha da somutlaştıkça bizler de -hayatın üzerine tutulmuş bir aynaya benzetilen- gerçek romana belki döneriz.

 

 

Görsel çalışma: Onur Atay                  

 

 

 

AHMET ÜMİT: SALT POLİTİK AMAÇLI METİNLER, EDEBİYATIN İÇİNİ BOŞALTIR

 

Baskı ortamlarında edebiyatta iki tür yanlış eğilim öne çıkabilir. İlki, edebiyatın işlevinin politika olmadığı, bu nedenle de ülkedeki hukuksuzluğa ve despotik yönelimlere kayıtsız kalmak. İkincisi ise edebiyatın işlevini tümüyle politikanın ihtiyaçlarına göre belirlemek. İlki, edebiyatın içeriğinin boşalmasına, deyim yerindeyse metnin etik değerinin tümüyle ortadan kalkmasına yol açabilir. İkinci eğilim ise, metnin edebi kalitesinin düşmesine, estetik değerinin zayıflamasına neden olabilir.

 

Baskı dönemlerinin kendi edebiyat akımlarını yarattığı  doğrudur, ancak sorun yazılanların sadece politik amaçları olan metinler düzeyinde kalıp kalmaması meselesidir. Politik bir konuyu eksen alarak bir başyapıt çıkardığımız sürece sorun yok. Ancak politikanın kurallarıyla roman yazmanın ne demokrasi mücadelesine, ne de edebiyata katkısı olacaktır.

 

Yazdıklarımız, güncel politikayla ilgili görüşlerimizle sınırlı kalırsa, o zaman bir sorun var demektir. Yazdıklarımızın güncel politikayı değiştirmekten çok, ülke kültürünü oluşturmada etkili olduğunu düşünürsek, metinlerimizin etkisinin de uzun vadede ortaya çıkacağını ve daha kalıcı sonuçlar vereceğini savlamak yanlış olmaz. Ama şunu söylemeden de geçemeyeceğim; ülke sorunları hakkında konuşmaktan çekinen yazarların bulunduğu bir memleket, demokrasiye en uzak ülkelerden biridir.

 

MEHMET GÜRELİ: "EN AZINDAN YERALTINA İNERİZ BİRER DOSTOYEVSKİ OLURUZ"

 

Gelecekteki edebiyat denince aklıma yıllar önce duyduğum şu sözler geliyor:

 

“En azından yeraltına ineriz birer Dostoyevski oluruz.”

Tuhaf da bulabilirsiniz, başınızı çevirip de gidebilirsiniz.
Nasıldır yeraltı ve Dostoyevski?
Belki de sorular içinde her şey; kısaca Fernando Pessoa’nın bölünmüşlüğünden mi söz ediyoruz yoksa buyurganların yasakladığı yazarların dramından mı?
Oysa bugün tiranların yıkılmış heykellerinin yerlerini bile hatırlamıyor kimse ama o yazarlar hala okunuyor.
Kaç kitap yakıldı bugüne kadar, kaç yazar çarmıha gerildi?
İşte böyle bir değişim içinize siniyorsa
En azından bir şeyden korkmuyorsunuz demektir.
Başka birine benzemek bir çıkış yolu olabilir mi?
Ben kendi merdivenlerimi yaratırım, nereye inildiğini ya da çıkıldığını bilmesem de…
Dünya bir anda yanmaya başlasa da, tüm kağıtlar, kalemler önümüzden, elimizden alınsa da bir ışık her zaman var demek istiyorum tabii.
Ama nasıl bir gelecek, ışığın kaynağı, giydiğiniz kostüm meçhul, kaleminiz da yontulmamış da olsa…
Hatta belki ayakta kalıp, yaşamayı sürdürmek ve yazmak istiyorsunuz sadece. Geleceğin insanı dönüşen bir bir edebiyatçı mı? Yoksa zaten dönüşe dönüşe kendini unutmuş, başka başka nesnelerin, düşüncelerin bir uzantısı mı? Yoksa kendi sadece kendi etrafında mı dönüyor?
Hiç bilmiyorum.
Andrey Platonov ise Edebiyat Enstitüsünün o küçük odasında oturuyor, pencereden ilerde onu okuyacak ya da okumak istemeyecek çocuklara bakıyor. O da Bulgakow gibi yazmamaya mahkum edilmiş biri. Yazıyor ama kendine sanki…
Bir görünmez yazar, yeni bir kimlik.
Tuhaf bir mahkum…
Okutulmayan, tiranların nefret ettiğini ,
dışlanmış bir yazar.
Şeffaflığın penceresinden kimin baktığını görmek, kimin sizinle aynı yerde top oynamak isteğini bir çocuk olarak da bilmenin imkansızlaştığı çağlar.
Avluyu temizliyor, sarı sonbahar yapraklarını süpürüyor.
Sabahları derse yetişmeye çalışan çocuklar onun yanından hızla geçiyorlar.
İçlerinden bazıları bu garip adamın öyküler yazdığını fısıldaşıyorlar kendi aralarında.
Ölümünden kırk yıl sonra gün ışığına çıkıyor Platonov’un kitapları, tüm dünya dillerine çevriliyor.
Geçmişin de korkunç zamanlarını, tuhaf anlarını
kim unuttu ki? Kafka’nın babasının öldüğüne hiç inanmadım ben…
Zamanı bölerek, Dostoyevski’nin ikinci yaşamından
hoşlanmayan yazarlara kendi kahramanlarının
hayatlarına göz atmalarını söylemek gerekiyor belki.
Daha sakin, güvenli olmasa da, dışarda olanların
istilasını önlemek elzem artık.
Uçan kötü kahramanların uykularınızı kaçırmasına engel olamıyorsanız, yeni bir sayfa açmayı deneyin.
Bazı yazarları yanınıza alıp sahici yazarların olduğu, hayalgüçlerinin yarattığı, ucuzluğun girmeye cesaret edemediği alanlarda yürümeye razı mısınız?
Gördüğünü gerçek sananlardan uzaklaşın.
İki elinizin yarattığı ritmi kovalayın…

 

 

Kaç kitap yakıldı bugüne kadar, kaç yazar çarmıha gerildi? (Görsel çalışma: Onur Atay)

 


CEM ERCİYES: BU ÇATIŞMA, SANDIĞIMIZ KADAR KUVVETLİ SONUÇLAR DOĞURMAZ

 

Patlayıcılarla yıkılan binalar gibi Türkiye’deki değişim de hızlı ve gürültülü biçimde yaşanıyor. Toz toprak dindiğinde, Anadolu muhafazakarlığı ile Cumhuriyet modernliği arasındaki çatışma sanat ve edebiyatın temel meselelerinden biri olacak mı? Bunu biraz abarttığımızı, söz konusu çatışmanın sandığımız kadar kuvvetli sonuçlar doğurmayacağını düşünüyorum. Esas, iktidarın dizayn ettiği yeni Türkiye ve yeni medya gibi, yakın gelecekte yeni bir kültür sanat ortamı da yaratılacak ve ben en çok bunun nasıl olacağını merak ediyorum.

 

Aslında en gerçek çatışma Kürtlerle devlet arasında yaşanıyor. Gittikçe derinleşen, daha trajik bir hal alan ‘mesele’ zaten kendini edebiyatımızda göstermeye çoktan başladı. Murat Uyurkulak’tan, Bejan Matur’a ve Yavuz Ekinci’ye bambaşka yazarların metinlerinde çok farklı biçimlerde kendini gösteriyor. Büyük bir edebi dalganın bu yönden geleceğini söyleyebiliriz. Hatta bu dalganın sadece Türk edebiyatını beslemekle kalmayacak, belki de günümüz Kürt edebiyatının temel unsurlarından biri olacak...

 

Başta sözünü ettiğim ‘yeni kültür ortamı’na dönersek, ilk emarelerin ‘memlekete ve ilk gençliğe dönüş’ biçiminde kendini gösterdiğini söyleyebiliriz. Fatih Özgüven’in ‘Oğuz Atay sonrası oğlan çocukları’ dediği ‘Afili Filintalar’ ve benzeri edebi üsluplarla, konularını tekrar taşrada aramaya başlayan yazarları, sinemacıları kastediyorum. Bir yandan çevresindeki huzursuzluğu kendi kişiliğinin içinden geçirip metnine aktaran, o neşeli çocukluk ve ilk gençliğin kaygısız üslubuyla en endişeli metinleri üreten bir edebiyat. Hem alabildiğine kentli, hem de mahalleli, kasabalı. Bu tür metinler daha da çoğalıp yayılıyor. Eğer Anadolu muhafazakarlığının kültür hayatımızı etkilemesinden, 2000’lerin üzerimizde nasıl bir iz bıraktığından filan söz edeceksek, en hayırlı sonuçları buralarda bir yerlerde aramak gerek.

 

Son olarak da şu soruyu sormadan edemeyeceğim: Gittikçe içine kapanan metinlerin üretilmesinde, popüler olanla olmayan arasındaki makasın açılmaya başlamasında acaba yazarın, toplumsal trajediler karşısındaki çaresizliğinin etkisi var mıdır? Bana var gibi geliyor.

 

 

 

İş refah seviyemizi ve işsizliği konuşmaya gelmeden, kafatasının şekli üzerinden, insanlar kurban ediliyor.

 

 

FIRAT CEWERİ: HER KARGAŞA, İYİ EDEBİYAT DOĞURMAZ

 

Türkiye yaklaşık yüz yıldır sorunların yumağı içinde geveleyip duruyor. Kürt ayaklamaları, darbeler, idamlar, işkenceler, Jitemler, Hizbullahlar, Ergenekoncular, Komünistler, Faşistler, Faili meçhuller, toplu mezarlar vs. Türkiye halkları rahat bir soluk alamadı. Tabii bu Türk edebiyatına ve son dönemlerde Türkiye’de ve diasporada üretilen Kürtçe ve Ermenice yazılan edebiyata da yansıdı. 12 Eylül darbesinden sonra, Türk aydın ve yazarlarında temel bir değişikliğe tanık oluyoruz. Aydınlar artık Türkiye’nin sorunlarını resmi ideolojinin dışında görmeye, bağımsız bir biçimde analiz etmeye başladılar; yazarlar yapıtlarını dar milliyetçi ve militarist dünya görüşünden arındırıp, daha çağdaş ve evrenselliğe açılan bir edebiyat yaratmaya başladılar. Ahmet Hamdi Tanpınar’ların temelini attığı, Oğuz Atay’ların geliştirdiği, Orhan Pamuk’ların evrenselliğe taşıdığı modern Türk edebiyatı artık hak ettiği yerini buluyor. Diğer taraftan, olumsuz ve cahil Kürt tipolojisi artık Türk edebiyatında az görünür oldu, tam tersine birçok eserde rol değiştirip artık olumlu bir biçimde boy göstermeye başladı. Saygın Türk edebiyatı eleştirmenleri, önyargılardan arındırılmış bir biçimde Kürtçeden Türkçeye çevrilen Kürt edebiyatına yüksek değer biçmeye başladılar. Herhangi bir çözüme kavuşmamış olan Kürt sorununun neden olduğu bugünkü Türkiye kaosundan ortaya çıkacak olan edebiyatın gerek Türk, gerekse Kürt yazarları tarafından yazılacak olan edebiyatın tarafsız, önyargısız, ideolojik ve milliyetçi duygulardan uzak yazılması gerektiği düşüncesindeyim. Edebiyata konu olabilecek birçok temanın bugünkü Türkiye kargaşasında görmek mümkün, ama her kargaşa sonrası, her kaos sonrası iyi bir edebiyat doğacak düşüncesine katılmıyorum.  

 

CİHAN AKTAŞ: İKTİDARA MESAFE KOYMALI

 

Siyasetle sanat arasında bir dikotomi olduğunu düşünenler vardır. Bana iki yapı arasındaki ilişki daha bütünsel geliyor; sahici anlamda siyasi huzursuzlukla sanatsal endişeyi oluşturan huzursuzluk arasındaki özdeşliğe, sahici sanat ve edebiyatın  hak ve adalet mücadelesiyle derin bağlarına inandığım için. Bu bağların gücüne ve samimiyetine atfettiğimiz anlamın bir adı da umuttur.

 

İslami duyarlığa sahip yetenekli yazarlar büyük ölçüde vazife aşkına hükümet işlerini üstlendiler, bu yolla bir söylem kurmaya çalıştılar. Fakat kuram bazen bir olayla hayatın gerisine düşüyor; Uludere’de gerçekleştiği üzere...

 

Sanatçı veya yazar hangi dünya görüşünü paylaşırsa paylaşsın bağımsız bir eleştiriyi inandırıcı bir tonda dile getirmek üzere iktidara bir mesafe koymalı, diye düşünürüm. Bunu yapmazsanız, Bursa’daki Doğanbey Konutları lekesini kekeme bir dille eleştirebilirsiniz ancak. Başbakan Erdoğan’ın dilinden mısraları düşmezken, Sezai Karakoç Suriye politikasını eleştiriyor.  Sanat, edebiyat ve düşünce adamlarının misyonu bu açıdan dini hedeflerle örtüşen bir sorumluluk ahlakından bağımsız konuşulamaz kanımca.

 

 

 

Yıllar geçer, onyıllar geçer, yüzyıllar geçer. Bir zamanlar görünürde güce sahip olanlar unutulur, ama inatla yazmaya devam eden o yazarlar hiç unutulmaz.

 

 

YAVUZ EKİNCİ: SORUMLULUK BİLİNCİYLE DEĞİL, KENDİLİĞİNDEN...

 

1915 olaylarını, Dersim olaylarını, dil devrimiyle birlikte insanlarda yaşanan kişilik parçalanmasını, Maraş ve Çorum katliamını, darbelerin yıktığı hayatları ve son otuz yıldır yaşanan iç savaşı bence edebiyatımız yeteri kadar görmedi. Hiçbir yazardan veya sanatçıdan bu felaketleri sorumluluk bilinciyle işlemelerini tabii ki beklemiyorum. Ama yazarında bu toplumun içinde yaşadığını unutmamak gerekir. Onlarda bu felaketleri iliğine kadar yaşıyorlardır. Bir cumartesi günü İstiklal caddesinde yürüdüğümüzde oğullarının ve kızlarının kemiklerini arayan Cumartesi anneleriyle her an göz göze gelebilirsiniz. Geleceğin edebiyatını bence büyük felaketler ciddi bir şekilde etkiler ve etkilenmelidir de. Çünkü bu felaketler toplumların belleklerine kazılır. Edebiyatla tarihe not düşme gibi bir kaygının olmaması gerekir. Çünkü tarih muktedirin dilidir ve onun kumaşı da inkardır. Son yıllarda yayınlanan eserlere baktığımda yazarların toplumun belleklerinde iz bırakmış felaketlerle ilgilendiklerini ve bunu kazımaya başladıklarını görebiliyorum. Evrensel yalanından uzaklaşıp sadece insani olanlara bakarsak sanırım yan başımızda olanları çok daha iyi görmüş oluruz. Ve böylece sorumluluk bilinciyle değil kendiliğinden gelip anlatımıza sızar ve içinde büyür.

 

Kütüphaneler ve Yayımlar Genel Müdürü Prof. Dr. Onur Bilge KULA: BASKI REJİMLERİ, SANATSAL YARATIMI YOK EDEMEZ



Her ülkede edebiyat tarihsel birikimden, sosyal ve kültürel geleneklerden etkilenir, hatta beslenir. Türkiye'de tarih-edebiyat bağlantısını ortaya koyan çok örnek vardır.

 

Bununla birlikte, edebiyatçı ve edebiyat ne tek başına geçmişin (tarihsel birikimin) ne de şimdinin (sosyal, siyasal ve kültürel koşulların) ürünüdür.

 

Tarih-edebiyat ilişkisi hakkında şunlar söylenebilir: Bugün önde gelen yazarlarımızın büyük bir bölümü, 12 Eylül 1980'den sonra edebiyat alanında adlarını duyurmaya başlamıştır. Böyle olmasına karşın, bu yazarların çoğu "12 Eylül romanı" kavramı altında değerlendirilebilecek yapıtlar yazmamıştır. Ele aldığımız konunun çerçevesini çok fazla aşacağı için, söz konusu nedenleri burada tartışmak istemiyorum; ancak bu durum veya örnek bile, geçmişin ve şimdinin bir başına yazınsal üretimi biçimlendirmeye yetmediğini açıkça ortaya koymaktadır.

 

Afrika'daki açlar, ABD'deki

evsizler, Avrupa'daki faşizm de

fotoğrafa dahil edilmeli. Çünkü

edebiyat, sadece ulusal

sınırlar içindeki yangınlardan

etkilenmiyor.

 

 

Her yazarın estetik/yazınsal yeteneği ve beğenisi büyük ölçüde içinden çıktığı kültürel koşullar tarafından biçimlendirilir; ancak her etken özne gibi, yazar da yaşam tarzını, yaşam ereğini ve yazınsal üretimini özgün ve özerk seçimleriyle oluşturur ve farklılaştırır. Bu özgür ve özerk seçimler dil kullanımı için de geçerlidir. tekil yazarların yazınsal beğenisinin ve biçeminin farklılaşmasının başlıca kaynağı da budur.

 

Anadolu'da, Türkiye'de sanat üretimini zorlaştıran koşullar değişik yoğunluklarda hemen her zaman olmuştur. Örneğin, yakın tarihimizdeki üç askeri darbe sonucunda kurulan baskı rejimleri döneminde temel insan haklarının ve özgürlüklerin  yok edilmesi veya büyük ölçüde kısıtlanması elbette estetik ve edebiyat üretimini olumsuz etkilemiştir; ancak her şeye karşın edebiyat üretimi sürdürülmüştür. Aslında hiçbir baskı rejimi sanatsal yaratımı tümüyle yok edemez, denetleyemez ve yönlendiremez. Böyle bir şey olanaklı olsaydı, tarihsel gelişmeyi durdurmak da olanaklı olurdu.

 

Bu konuda en güzel örneklerden biri Anna Seghers'in Yedinci Darağacı adlı romanıdır. Seghers bu romanında Nazi toplama kampından kaçan yedi insanın başına gelenleri anlatır. Kaçan bu yedi kişiden altısı kısa sürede Nazilerce yakalanır, darağaçlarında sallandırılır; ancak bunlardan biri yakalanamaz. Yakalanamayan bu kişi için kurulan darağacı boş kalır. Roman, adını yakalanamayan kişi için kurulan bu "yedinci darağacı"ndan alır. Yedinci kaçağın yakalanamaması, en zorba ve öldürücü rejimin bile insanı ve insanlığı tümüyle teslim alamayacağının kanıtıdır; Ernst Bloch'un deyişiyle, umudun simgesidir.

 

Bütün bu umut verici veriler ışığında, Türk edebiyatını iyi bir geleceğin beklediği rahatlıkla söylenebilir.

 

 

 

Siyasetle sanat arasında bir dikotomi olduğunu düşünenler vardır.

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

İstanbul’da yaz mevsiminin ayak sesleri duyuluyordu. Üniversitedeki bahar döneminin son dersinde felsefe hocam Cemil Güzey, okuma listesi çıkardı. Uzayıp giden listede bir kitap ismi hemen gözüme çarptı; Kadınlar, Rüyalar, Ejderhalar. Bu üç kelimeyi yan yana okuyunca heyecanlanmıştım.

*Paul de Senneville/Mariage d'Amour (Aşk Evliliği) bu yazıya eşlik edebilir.

Taşra, edebiyattan sinemaya geçişin en kestirme yoludur. Orada zaman, mekân ve insan sinematografik anlamın bütün ihtiyaçlarını karşılayabilecek bir derinliğe sahiptir. Ancak bu derinlik çoğu zaman bir daralmayı, dışa kapalılığı, durağanlığı, kasvetli ve sonu gelmez bekleyişleri de içinde taşır. Bu yönüyle İnsanoğlunun ebedi yazgısını, ilk sürgün anını hatırlatan ihsaslarla doludur taşra.

İlk defa 2013 yılında Ayrıntı Yayınları’ndan, yeni edisyonu ise geçen ay Yapı Kredi Yayınları’ndan yayımlanan Ferahlık Anına Övgü, Ömer F. Oyal’in dördüncü romanı. Yazarın romanın yanı sıra çeşitli türlerde eserleri bulunuyor.

Virginia Woolf’un (1882-1941) yaşarken basılı tek öykü kitabı olan Pazartesi ya da Salı (1921) bir öykü kitaplığında bulunması gereken önemli kitaplardan biridir. Virginia Woolf, Mrs. Dalloway, Dalgalar, Deniz Feneri romanlarıyla bilinç akışı tekniğinin başarılı örneklerini vermiş bir öncüdür. Bu akım günümüzde de etkisini yoğun bir şekilde göstermektedir.

Kulis

''İnsan Ancak Kendine Dışarıdan Bakınca Hakikati Fark Edebiliyor''

ŞahaneBirKitap

Şiir bir dil işçiliği olduğu kadar bir anlam işçiliğidir de. Çünkü dil bize aynı zamanda bir inceliğin adresini verir. Dilin doğduğu yer, bir ömür insanın yazgısıyla birlikte kol kola yürür. Tohum orasıdır. Dünyanın, adına ömür dediğimiz yaşamak kavgasının başladığı yerde olanca müşfikliğiyle dili görürüz. Dili yani anlama ve kavrama çabamızı.

Editörden

Ursula K. Leguin dendiğinde aklımda hep nitelikli ve bilgece hayaller kurmayı öğreten Batılı bir nine imajı beliriyor. Ursula’yı yalnızca bir hayalci olarak da niteleyemem doğrusu. Bilim Kurgu türü içindeki en filozof yazardır Ursula. Sadece yepyeni bir evren kurmakla kalmaz. Dünyamıza dair bazı kavramları da yerinden oynatır.