Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Tarık Tufan: ''Kaybolmak Yeniden Başlayabilmek İçin Bazen Bir Lütutfur''




Toplam oy: 8
Tarık Tufan’ın yeni romanı Kaybolan geçtiğimiz ay yayınlandı. Yayınlandığı günden bu yana çok konuşuluyor, çok okunuyor. 40 yaşına basan Hakan’ın kaybolma, geçmişiyle hesaplaşma ve haliyle geleceğini yeniden inşa etme sürecinin sancılı serüvenini anlatıyor Tufan. İstanbul’un sokaklarındaki bu “kayboluş”a tanıklık etmek sizi de derinden etkileyecek. Tarık Tufan’la yeni romanını konuştuk.

Kaybolan oylumlu bir roman, üç kişi etrafında gelişse de, tartıştığı çok konu var; günümüz kapitalizmi, pazarlama kültürü, evlilik kurumu, askerlik, Osmanlı mirası, aile, yazarlık, kişisel gelişimcilik… Bu romanın ve yazmaktan kaynaklı meselen neydi? Biraz buradan yola çıkalım sohbete…

 

Kaybolmak bahsini düşünürken iki cümle kafamın içinde dönüp duruyordu: Hayatın en çetrefilli meselesi, çözülmesi en zor sırrı gerçekte kim olduğumuzdur. Çünkü herkes hayatının bir yerinde kaybolur. Kaybolmak, karmaşık ve çok katmanlı bir süreç. Herkes kendi labirentinde kayboluyor ve o labirentin duvarlarını günümüz kapitalizmi, geçmiş yaşantılar, tüketim alışkanlıkları, aile yapıları, yabancılaşma, kariyer ve rekabet, kökenler ve daha başka olgular yükseltiyor. Bu kadar karmaşık olunca insan nerede kaybolduğunu çok kolay hatırlayamıyor. Sinsi bir hastalık gibi son evreye geldiğinde ne olduğunu anlıyorsun. Doğal olarak benliğini bulabilmek için, yeniden hatırlayabilmek için canhıraş bir çabayla her yere bakman gerekiyor. Her şeyi sorman, sorgulaman, gözden geçirmen gerekiyor. Varoluşunun bütün katmanlarını dolaşmak zahmetli bir iş. Kaybolmayı bu kadar can yakıcı ve çaresiz hale dönüştüren de geriye dönmenin zorluğu.

Kaybolan, 40 yaşında bir erkeğin doğum günü pastasına yanlış bir isim yazıldığını görmesiyle girdiği kimlik bunalımıyla başlıyor. Kimlik, kendini arama, bulma, kaybolma nedir sence?

Yeraltından Notlar’ın kahramanının yaşadığı ölümcül iç çatışmalarının başlangıcı nihayetinde sokak ortasında omuz omuza bir çarpışmadan ibarettir. Günlük hayatın içindeki sıradan karşılaşmalar, küçük anlar, anlamsız gibi duran detaylar insanın iç dünyasında büyük kapıların açılmasına ve oradan güçlü, derin duyguların boca edilmesine neden olabilir. Görmezden geldiğiniz yahut farkında olmadığınız, ertelediğiniz, hafife aldığınız bazı gerçeklikler ve duygular küçücük bir temasla patlamaya dönüşebilirler. Hakan’ın kırkıncı yaş gününde doğum günü pastasına başka bir isim yazılması da böyle bir şey. Asıl mesele o ânın sende hissettirdikleri. Gerçekten olmak istediğin kişi misin? Hayal ettiğin hayat bu muydu? Burada, bu insanlarla birlikte yaşamaktan memnun musun? Kimlik insanın bütün varoluşuna sirayet eden özellikler bütünüdür. Mizacımız, inandıklarımız, geçmiş yaşantımız, sosyal çevremiz, mesleğimiz toplamda kimliğimizi inşa ediyorlar. Bir yapıp etme ve duyumsama şekline sahip oluyoruz. Âşık olma biçimimizi, nefret etme biçimimizi, korkma, hüzünlenme, mutlu olma biçimlerimizi belirliyor kimlik. Kendimizle ve kendi dışımızdaki dünyayla nasıl ilişki kuracağımızı belirliyor. Kimlikteki yarılma hayatı bütünüyle sarsıntıya uğratıyor. Benliğinle arana mesafe girince her an uçurumun kenarında durmaya başlıyorsun. Çünkü o mesafe derin ve karanlık. Kaybolmak dediğim şey bu: İç bütünlüğün bozulması, kendinle arana mesafe girmesi, ruhsal huzursuzluğun artması, kendine dönük nefretin çoğalması ve bütün bunları sonucu olarak hızla yalnızlaşmak.

“Yazar gibi yaşıyorum, yaşar gibi yazıyorum.”

Hikâye ve romanlarının sıkı takipçisi olarak gördüğüm bir şey bu: Son yazdıklarında kapanmamış yaraları deşiyorsun, neden?
Bu yaralar benim vücudumda ve ruhumda var. Düşüşler, kaybolmalar hayatımı kuşatıyor. Ya görmezden geleceğim ya da baş edebilmenin bir yolunu bulacağım. Görmezden gelebilecek kadar küçük şeyler değil. Canımı acıtıyorlar, uykularımı bölüyorlar, nefes almamı güçleştiriyorlar. Edebiyatla, romanla kurduğum ilişkinin bir ucu buralara değiyor; roman zihnimi açık tutuyor, olayları kavrayışımı güçlendiriyor. Hikâyeler ve kurmacalar içinde gerçekliğin derinliğine nüfuz edebiliyor insan. Yaşamakla yazmak arasındaki ayrım muğlaklaşıyor, belirsizleşiyor ve zamanla iç içe geçiyor. Yazar gibi yaşıyorum, yaşar gibi yazıyorum.

Yaraları kahramanların (gene son yazdıklarından yola çıkıyorum), kaçarak, yalnızlaşarak deşmeyi tercih ediyor. Neden yüzleşmekten, hesaplaşmaktan kaçar olduk?

Dönemin ruhu, yeni hayat ve yeni insan biraz böyle; ağrıdan, acıdan, hüzünden mümkün olduğu kadar uzakta durmanın yolunu arıyoruz. Kendinle, geçmişinle, hayatınla, hatalarınla yüzleşmeye ve hesaplaşmaya başladığında neyi göze alacağını bilemezsin. Çok az insan sonuçlarının ne olacağını, ne kadar acı çekeceğini umursamadan bu yolculuğa çıkabilir. Acıyla yüzleşme melekelerimiz zamanla zayıfladı. Eskinin baş edebilme alışkanlıklarını tümden unuttuk. Bireycilik, çıkar ilişkileri, kıyıcı rekabet, barbar iş ahlakı hepimizi yalnızlaştırdı. İnsan insanın zehrini alır derlerdi, şimdi kim zehrimizi almaya talip olacak? Belki mecburiyetten kaçıyoruz, görmezden geliyoruz.
Peki, insana yaşadığı yıllar içinde bir kez olsun kaybolmayı önerir misin?

Kaybolmak önerebileceğim bir şey değil, ama bunu yaşadığın anda her şeye yeniden başlayabilme ihtimali de güzel. Kocaman bir umut. Sıradanlıkların, dalgınlıkların, alışkanlıkların dışına çıkabilmek için yeni bir fırsat. Pek çok insanın hayat dediğine bakalım? O şirkette işe başlamak mıydı hayat? Tamam sen de güneye iniyorsun, tamam sen de o mekânlarda sosyalleşebilecek paraları kazandın, tamam sen de güzel kadınlarla erkeklerle Instagram fotoğrafları paylaşabiliyorsun. Bu kadar mıydı? Yaşama yüklediğin anlam nerede? İnsan olmanın sırrına vakıf olabilmek için ne yapacaksın? Kaybolmak bazen insan için lütuftur. Yeniden başlayabilmek için…
Sen hiç kayboldun mu?

Evet, iki kez. İlkinden sonra kendimi buldum. Kısa süre sonra yeniden kayboldum. Bir daha bulabilir miyim bilmiyorum. Karanlıkta kalmak kolay değil.
“Aşk hem kaybolmanın hem de kendini bulmanın yegâne sırrıdır.”


Tüm bu keşmekeşin (romanda ve gündelik hayatımızda yaşanan da aynı aslında) içinde kaybolmuşken kendini/ kendimizi nasıl bulacağız?
Peyami Safa’nın Bir Tereddüdün Romanı’nda beni çok etkileyen bir ifade var: “Kendimizi kaybetmiştik, sen ikimizi de buldun.” Belki birine ihtiyacımız var. Önce onu bulmamız gerekebilir ve böylece onunla yeniden kendini bulabilmek mümkün olabilir. Hayatta çok az da olsa öyleleri var. Romanda Hakan’ın yaşadığı şey tam da bu. Aşk olmadan insan kendini bulamaz. Fakat en çok âşıklar kaybolur. Aşk hem kaybolmanın hem de kendini bulmanın yegâne sırrıdır. Hem yaradır hem merhem. Hem derttir hem derman.
Kaybolan hem kendi geçmiş kitaplarına küçük selamlar çakıyor hem de büyük edebiyat klasiklerinden muhteşem alıntılar içeriyor. Neden böyle kurgulamak istedin bölümleri?
Her yazdığım roman dünyamın bütününe karşılık geliyor. Tartıştığım meseleler, uzun yıllar boyunca zihnimi meşgul eden konular. Uzun zaman dilimine yayılıyorlar. Eski romanlarım da bunun bir parçası beni etkileyen büyük romanlar da. O yüzden bir romanı kurgularken o büyük dünyadan parçalar serpiştirmeyi seviyorum ve dahası önemsiyorum. Burada süregelen bir dünya, akıp duran bir hayat var demek istiyorum. Bu aslında bazı şeylerin devamı demek istiyorum. Kaybolan bir anda ortaya çıkmadı. O bütünün bir parçası olarak var oldu. Zihinsel ve duygusal yolculuğumun izlerini göstermek istiyorum. Her seferinde kendi dünyamı biraz daha genişletmek istiyorum. Orada Saatçi Nurettin Efendi var, Jülide var, İshak var. Büyük edebiyatçılar var. Hayatım var. Sürekliliği de vurgulamış oluyorum böylelikle. Ayaklarım yere basıyor.
Külliyatının anahtar kelimeleri var: İstanbul, mahalle, kimlik, aile, aşk... Yeni bir anahtar kelime eklendi mi Kaybolan vesilesiyle?
Bu kelimelere yenisini ekleyebiliriz: Hafıza, yüzleşme, arayış, sosyal sınıflar, aidiyet, suçluluk duygusu. İstanbul’a büyük bir tutkuyla tutunuyorum. Her köşesi beni anlatmak için heyecanlandırıyor. Okurlar da bu sözlüğe katkıda bulunabilirler zaman içinde. .
“ŞANZELIZE DÜĞÜN SALONU’NUN SENARYOSUNU YAZIYORUM.”

Romanlarının özelliği sinematografik olmasıdır. Bundaki sebep elbette sinemaya da emek veriyor olmanda. Son iki romanın için (Şanzelize Düğün Salonu, Düşerken) sinemaya/diziye uyarlama çalışmaları vardı, nasıl ilerliyor bu süreç?

Sinemayla ilişkim bir tür aşk ve tutkuyla devam ediyor. Şanzelize Düğün Salonu’nun senaryosunu yazıyorum. Yakında biteceğini umuyorum. Benim çok sevdiğim bir hikâyeydi ve okurun da ilginç bir şekilde gösterdiği tepki sinemaya uyarlanabileceğiydi. Epeyce insan “izler” gibi okuduğunu söyledi. Düşerken’i birkaç yönetmen arkadaşımız istedi, ama senaryonun içinde olmak istiyorum. Bu yüzden biraz erteledim. Bir yapımcı Beni Onlara Verme’yi dizi olarak uyarlamak istiyor. Oradaki öykülerin, semtin, karakterlerin ve olayların atmosferi etkilemiş. Bir dizi olarak yapmak arzusunda, henüz konuşma safhasındayız. Gelişme olursa diziye dönüşebilir.
Peki, yazarken, “Gün gelir sinemaya uyarlarım” kaygısına (kaygı da demeli miyiz bilmiyorum tabii) kapılıp kurgusal müdahalelerin oluyor mu?



Roman yazarken asla aklımdan böyle şeyler geçmiyor. Tamamen anlatıma odaklanıyorum. “Nasıl daha iyi anlatabilirim?”den başka hiçbir şey düşünmüyorum. Bütün gücümle dile, üsluba, olay örgüsüne kafa yoruyorum. Benim derdim, meselem bu: İyi anlatmak. Romanın olanaklarıyla, sinemanın olanakları birbirinden çok farklı. O yüzden de asla birbirine karıştırmıyorum. İkisinin kurgulama biçimleri ayrı. Mesela Şanzelize Düğün Salonu’nun senaryosunu yazarken, romanı yeniden yazıyormuş gibi üzerinde çalışıyorum. Anlatı teknik olarak değişince, sahneler de değişiyor.
Kaybolan için bir öngörün var mı sinema/dizi için mesela?




Kaybolan henüz çok yeni bir roman. Önce okuruna ulaşsın. İnsanlar ne düşündüklerini anlatsınlar, sonrasına bakarız. Birilerinin ilgisini çekerse, severlerse neden olmasın?
Ters açıdan da sormak isterim; mesela senaryosunu yazdığın efsane film Yozgat Blues’un romanını yazmak ister miydin?




Aslında Yozgat Blues’un hikâyesini önce roman yazmak üzere tasarlamıştım. Bir kenarda sırasını bekliyordu. Sonra Mahmut’la paylaşınca film yapmak istedi. Bunun üzerine oturup senaryosunu yazdım. Şu andan sonra romanını yazmayı düşünmedim. Ama filmden önce roman olarak hayal ediyordum. Tam tersine Kaybolan’ın ana hikâyesini de senaryo olarak yazarım diye düşünüyordum. Sonra üzerine çalıştıkça romana kaydı. Olayların zamanları, mekânları katmanlaştıkça roman heyecanı ağır basmaya başladı. Sanırım hikâyelerin de bir kaderi var ve oraya doğru yürüyorlar.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Geniş kütüphanelere sahip olan insanlar, “kütüphane sahibi” olmanın gerçekten ne anlama geldiğini en iyi bilenlerdir. Bilhassa bir şehirden başka bir şehre taşınmak söz konusuysa kütüphane sahibi için olmasa da kütüphanenin nakli onu taşıyanlar için bir işkenceye dönüşebilir.

Latin Amerika edebiyatının önemli isimlerinden Julio Cortazar’ın, 1980 yılında Kaliforniya Berkeley Üniversitesi’nde edebiyata ve edebiyatçılık serüvenine dair verdiği konferansları Edebiyat Dersleri’nde toplandı. Süleyman Doğru’nun çevirisiyle okurlarla buluşan kitapta, Cortazar’ın öğrencilere verdiği sekiz derslik konuşma ve ek bölüm, okuyanları uzun bir yolculuğa çıkarıyor.

Tarihî bir dönemi olağanüstü bir hikâye ile buluşturmak elbette macera seven her çocuğun ilgisini çeker. Hele bu tarih tam olarak 1899 yani 1900 yılının hemen öncesinde olursa daha da ilgi çekici bir hâle gelebilir.

İnsanlık, insanlarca şekilleniyorsa; metin de metinlerce şekillenmez mi? 1960’larda Roland Barthes, Julia Kristeva gibi Post-Yapısalcılar tarafından ortaya konulan metinlerarasılık kavramı tam da bu soruya cevap veriyor.

Gustave Flaubert’in olgunluk döneminde yazdığı Üç Öykü adlı kitabı pek çok eleştirmence onun en önemli eserlerinden biri olarak görülmüştür. Tarihsel dönemlerden seçilen bu üç öykü tematik olarak birbirine bağlıdır. Üç öyküde de aşkınlık, ermişlik olayı hikâye edilir. Seçilen çağların gereği olarak öykülerde din, inanç merkezdedir ve insanları biçimlendiren bir olgudur.

Kulis

Mİm Kemâl Öke: ''Engelin Hakikati ‘İçimiz’dekidir. Nefsimiz!''

ŞahaneBirKitap

Reenkarnasyon, tarih boyunca birçok coğrafyada bazı farklılaşmalarla olsa da kendisine yer buldu. Dilimize de ruh göçü adıyla aktarılan bu kavram, ruhun bir bedenden diğerine geçerek varlığını sürdürdüğüne dair bir inanç.

Editörden

“Ev ki ayrıntıdır. Susmalar, küçük sevinçler, küçük acılar, küçük konuşmalar, küçük yalnızlıklar...Hepsi hepsi.” Tüm dünyayı eve sığdırmaya çalıştığımız şu günlerde İlhan Berk’in evle ilgili metnine bile küçük şeyleri konu etmesi o kadar güzel ki. Siz nasıl düşünürsünüz bilmem ama bana göre de evle ilgili olan her şey “küçük”tür.