Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Tefrikadan televizyona




Toplam oy: 1358
Dizi türü tefrika romanın uzantısıdır, transmedya hikayeciliğe doğru evrimleşecektir.

1841’in şubatında bir grup insan, New York limanında, Master Humphrey’s Clock dergisinin son sayısını İngiltere’den getirecek olan gemiyi bekliyordu. Dergi, merakla bekledikleri sorunun cevabını taşıyordu: Küçük Nell yaşıyor mu? Charles Dickens’ın dergide tefrika halinde yayımlanan Antikacı Dükkanı adlı romanının bu talihsiz küçük kahramanı, okurları son derece sahici ve sadık bir merak, endişe ve üzüntü duygusuyla kendine bağlamıştı. Okur Küçük Nell’i sahiplenirken, Dickens’a teslim olmuştu. 2011 Noel zamanı, BBC’de yine bir Charles Dickens romanı Büyük Umutlar üç bölümlük bir dizi olarak yayınlandı ve izlenme rekorları kırdı. İngiltere’de yaşamayanlar ise, bölümler yayınlandıktan sonraki gün, sabah ilk iş P2P marifetiyle diziyi bilgisayarlarına indirirerek iştahla izlediler. 

 

 

 

Aradan geçen 170 yılda, tek değişen, en heyecanlı yerinden kesilerek bölümlere ayrılmış hikayeye ulaşma ve onu tüketme yöntemi. Merak duygusu, ‘çıkan kısmın özeti’ ile ‘macera devam edecek’ sözlerinin arasına sıkışmış gönüllü müptelalık değişmemiş. Edebiyatın meselesi hikaye anlatmaksa, ve hikayeyi bölümlendirmek bir kurmaca planlama ve anlatım tekniği ise, dizi türü tefrika romanın uzantısıdır, transmedya hikayeciliğe doğru evrimleşecektir. Uyarlama filmin edebiyatla ilişkisi salt içeriksel iken, dizinin edebiyatla ilişkisi önce biçemseldir. Yani bir dizi, edebiyat uyarlaması olmasa da, anlatım fikri olarak edebi bir tekniğe dayanır. 

 

Tefrika romanın anlatım özelliklerini sıraladığımızda dizilerin özelliklerini de sıralamış oluruz, benzerlik o denli büyük. İnsanların hikayenin devamını merak edip bir sonraki bölüme karşıkonmaz bir istekle ulaşma talebi ve ulaşınca duydukları anında tatmin duygusu öyle güçlüydü ki, kurmacayı bölümler halinde yazmanın meşru bir edebi tekniğe dönüşmesini sağladı. Yazılan ister tefrika roman olsun ister dizi senaryosu, yazar ve okur/izleyici arasında başka hiçbir edebi türde görmeyeceğimiz organik bir etki-tepki bağı oluştu. Bölümler, merakın doruğa çıktığı anlarda kesildi, sevilen karakterler tehlikeye atıldı, kötü karakterler zafer kazandı, dolambaçlı kurgular düşünüldü. Hikaye düz değil sarmal, ama ille uzun bir yolda ilerledi. Önceki bölümde geçen olaylar tekrarlanarak hafızalar tazelendi. Entrikaları olmadık tesadüfler ve inanılmaz kader cilveleri takip etti. Son, mutlu ya da trajik, hep geç geldi. Okur/izleyici her bölüm sonunda verdiği tepkiyle hikayeye hep müdahildi. Edebiyat ‘halka’ hiç bu kadar yaklaşmamıştı. 

 

 

Eleştiri açısından uyarlama

 

Virginia Woolf, 1926’da yazdığı The Cinema-Sinema adlı makalesinde diyor ki: “Sinema, gördüğümüz günlük fotoğraflardan farklı bir gerçeklik. Soyut düşüncenin daha güzel ve daha hissedilebilir olan yansımasını gösteriyor. Böylece göz ve beyin bütün resmi görür.” Bu hayranlığına karşın Woolf sinemaya “edebiyattan beslenen bir parazit” diyor ve “edebiyatın, kendinden bir sanat yaratmaya çalışan sinemaya kurban gittiğini” düşünüyor. Yakın bir zamana kadar, kitabı filme üstün gören eleştiri geleneği geçerliliğini korudu. Edebiyat uyarlamalarını yüksek kültür ürünü olarak sinema filmi, düşük kültür ürünü olarak da televizyon dizileri diye ikiye ayırıyoruz. Bu hiyerarşi uzun zamandır bizi yanıltıyor, kısır bir kıyaslama döngüsünün içine itiyor. Bu tip eleştirel yaklaşım, kitapla film arasındaki farkları ve eksiklikleri titizlikle hesaplar, ‘büyük resmi’ görmek yerine detaylarda takılı kalır. Edebiyat sadece kitaplara aittir, bu kutsal bağı ancak orijinal metne yüzde yüz sadık kalan bir uyarlama koruyabilir. Ama hangi uyarlama yüzde yüz sadık olabilir? 

 

Şüphesiz bu kadar tarafkâr bir bakış açısına dayanan bir eleştiri kuramı, yaklaşımını meşrulaştırmak için akademik kriterlere gereksinim duyar. Bazı üniversitelerin Dil ve Edebiyat bölümü müfredatlarında Uyarlama Eleştirisi dersleri var. Yanıt aradıkları temel soru, “Uyarlama film, kitap kadar iyi olmuş mu?”. Yanıtı, daha fazla soru sorarak arıyorlar: “Kitaba sadık mı, yorum katılmış mı? Diyaloglar karakterlere uygun mu? Kültürel ve politik konjonktürler nedeniyle, kitabın meselesinden uzaklaşılmış mı? 

 

Bu sorular, günümüz uyarlamalarını incelemek ve ortak bir teori oluşturmak için yeterli değil. Uyarlama, sanatsal geri-dönüşüm öğesi olarak kabul edilmelidir. Metinlerarasılık, artık içeriğin yegâne varolma şansıdır. Hindistan’da bu yıl düzenlenen 20. Dünya Kitap Forumu’ndaki panellerden biri Kurmacayı Filme Almak idi. Panelde, uyarlamanın, edebiyat ve film sinerjisinin ürünü olduğu savunuldu ve romanların filme her zaman üstün olduğu savının geçersizliği ilan edildi. 2006 yılında  İngiltere’de, The Association of Adaptation Studies diye bir vakıf kuruldu. Amaçları ilgilenen herkesi, uyarlama eleştirisi konusunda eğitmek. Edebiyatın sinemaya, dizilere ve diğer tüm transmedya uygulamalarına dönüşümünü incelemek. Yılda iki kere yayımlanan bir dergileri var: Adaptations, Oxford University Press.

 

Eleştirmen, sanat ve kültür ürünlerinin sıradan bir tüketicisi değildir ama popüler kültürün mekanizmalarını anlayacak kadar da kültür tüketicisinin yakınında olmalıdır. Eleştiri zaten kendisi popüler bir metin olmaya başladı. Eleştirmenin, otoritesini kaybedip bu kapitalist tiyatronun bir oyuncusu haline gelmesi elitistleri üzecektir ama artık popüler kültüre daha çok empati ve içgörüyle yaklaşıldığını umarak avunalım. 

 

Küresel kültür ve diziler

 

Kitaplardan film uyarlamalarında yönetmen etkisi ve yorumu ne kadar belirleyiciyse, dizi uyarlamalarında da yapımcı televizyon kanalı ve hangi ülke yapımı olduğu önemli. İngiliz BBC ve Amerikan HBO kendilerine has karakteristiklerle dizi dünyasında oldukça dominant bir yere sahipler. Son yıllarda İskandinav ekolü, dizilerde büyük bir heyecan yaratıyor.Yerli dizilerimiz de telenovella alanında kendi türlerini ilan etmiş durumda.

 

Anglofili

 

BBC’nin misyonu, özünde İngiliz olan her şeyi küresel popüler kültürün bir parçası haline getirmek gibi görünüyor. Ülkelerin küresel kültür savaşlarını diziler üzerinden de yürütüğünü çoktan fark etmiş olsa gerek, BBC, İngiliz romanlarının dizi adaptasyonu platformu olmuş durumda. Bu nedenle ‘dünyanın en iyi dizileri’ sloganıyla yola çıktıklarını söylüyor drama bölümü başkanı Ben Stephenson. İlk proje olarak Sebastian Faulks romanı, bir birinci dünya savaşı öyküsü olan Bird Song seçilmiş.

 

Küresel İngilizleştirme gayretlerine karşın, İngiliz televizyonu İskandinav suç-dramlarıyla dolu. Bu türün zeki kurgusu, ağır gri ve uğursuz atmosferi, bireysel ve toplumsal sorunları birleştirmesiyle İngiliz izleyicinin damak zevkine uyduğu belli. İskandinav kökenli dizileri alt yazılı yayınladıktan sonra; Henning Mankell’in Wallander kitaplarından uyarlanan dedektiflik dizisinin İngiliz versiyonunu yaptılar. Kenneth Branagh’ın başrolü üstlenmesinden BBC’nin bu İskandinav istilasını durdurmaya ne denli önem verdiğini anlayabiliriz. İngiliz dizilerinin kültürel açılımı, Booker ödüllü yazar Neil Cross’un siyahi bir polisi başkahramanı seçerek yazdığı Luther dizisi ile devam ediyor. Beyaz bir yazarın siyahi bir karakteri yazarken ne kadar objektif davrandığını belirterek aferin istiyor yazarımız. Dizi, kitap uyarlaması değil ama, Cross diziye arka plan hikayesi oluşturacak bir kitap da yazdı: The Calling, A John Luther Novel. 

 

Edebiyat uyarlaması BBC dizileri saymakla bitmeyecektir. Evelyn Waugh’nun Brideshead Revisited  kitabı; Jane Austen ya da Dickens romanları uyarlaması deyince, uyarlama ustası senarist Andrew Davies’ten söz etmek gerek. Her zaman romanların düşünsel meselelerini, tensel meselelere feda ederek yazmayı seçtiğini söylüyor. Colin Firth’ün ıslak gömleğiyle gölden çıkma sahnesini kendisine borçluyuz. Jane Austen, Mr Darcy’i bu duruma düşürmeye cesaret edemezdi ama okurun görmek istediği, neredeyse fanfiction tadındaki bu sahne, artık Gurur ve Önyargı  kanonunun bir parçası. Şüphesiz elitistler onun klasik romanları pembe dizi haline getirmesine kızıyor. Davies, kendini şöyle savunuyor: “Ben ima edileni ama yazılmayanı yazıyorum.” Andrew Davies yaramazlık yapmaktan hoşlanıyor. Dickens’ın Küçük Dorrit uyarlamasına lezbiyen karakterler sokuyor. Yazarların biyografilerinden yola çıkarak, Austen’daki cinsel gerginlikleri, Dickens’ın genç kızlara ilgisini uyarlamalarına ekliyor. Yazarın romanın sahibi olmadığını; karakterlerle izleyici arasında, yazarın artık ait olmadığı çağımıza uygun bir iletişimin başlaması gerektiği fikrini savunuyor. 

 

Hollywood

 

Amerikan paralı kanalları liberal tavırlı HBO, Showtime, AMC kendilerini ana akım muhafazakâr kanallardan ayırmak için ihtiyaç duydukları cesur yaklaşımı edebiyattan alıyorlar. Pek çok edebiyatçıyı, dizi uyarlamalarında senaryo yazımından prodüktörlüğe kadar yaratıcı sürece dahil ediyorlar. Emmy ödülleri, dizilere Hollywood statüsü kazandırıyor.

 

Ünlü edebiyatçıların dahil oldukları uyarlamalara yaklaşımlarındaki ortak kanı, dizi türünün romanın doğal bir uzantısı olduğu yönünde. Bu aralar Tom Perrotta, dünyanın sonunun gelip insanların yok olmasını anlatan Leftovers adlı kitabının uyarlamasıyla meşgul. Bunu bir yazarlık evrimi olarak görüyor. Dizinin romana en yakın tür olduğunu, romanı gerektiğinde genişletip, gerektiğinde detaylara odaklanabildiğini söylüyor. Salman Rushdie, özgün bir senaryo ve dizi fikrinin yaratım sürecinde. Bu süreçte sahip olduğu yaratıcı yetkilere bayılıyor. Kurmaca üzerinde farklı bir kontrol elde ettiğini, hikaye anlatacak yeni ve olasılıklarla dolu bir mecra keşfettiğini belirtiyor. Sezonlara bölünmüş hikaye ritmine alışmış bile.  Adı The Next People olan dizi, bilim kurgu türünde olacak ve ortadan kaybolan insanların hikayesini anlatacak. 

Neil Gaiman,senaryo yazmaya uzak bir isim değil. Yeni projesi, kendi romanı Amerikan Tanrıları’nı uyarlamak. Pilot, final ve aradaki bazı bölümlerin senaryolarını yazacak. Romandaki mitolojik tanrılar bakalım nasıl hayat bulacak Amerikan sokaklarında. Gaiman, romanı sayısız sonu, bir sürü başlangıcı ve ortası olan değişken bir form olarak görüyor, dizi senaryosunun romanı homojenleştirmesinden endişe ediyor. 

 

Fantastik edebiyat okurunun uyarlamalara farklı bir yaklaşımı var. Hayranı oldukları fantastik evrenin mümkün olan her mecrada hikayesine devam etmesini ve onlara farklı tüketim deneyimleri yaşatmasını talep ediyorlar. George R. R. Martin’in Taht Oyunları kitaplarının diziye uyarlanması böyle bir evren genişlemesine en güzel örnek. Kitaplardaki dünya ile diziler arasındaki farklar eksiklik değil, Martin evreninin katmanları olarak algılanıyor. Dizinin daha uzun sezonlar halinde devam etmesini isteyen hayranlar, yazara seriye yeni kitaplar eklemesi konusunda baskı yapmaya başlamışlar bile. Diana Gabaldon’ın Outlander roman serisinin diziye uyarlanacağı haberleri ortada dolaşıyor. Yeni bir fenomene hazır olun.

 

Yazarların uyarlamada hiçbir katkılarının olmadığı diziler de var. True Blood, Charlaine Harris’in güneyli vampir mitolojisi Sookie Stackhouse romanlarından televizyona aktarılmış. L.J Smith’in Vampire Diaries seri romanları da uyarlandı ama yazarın bu süreçle bağı yok. Hatta diziler yüzünden yeni bir okur kitlesinin talepleriyle karşılaşan yazar, serinin devamı kitapları yazmayı bir gölge yazara devretti. Jeff Lindsay’in Darkly Dreaming Dexter romanından uyarlanan, başkahramanı seri katil olan Dexter dizisi sezonlar ilerledikçe kitaptan uzaklaşmış ve kendi mitolojisini yaratmış. Sadece kitaptaki birinci tekil şahıs kara mizah tonlu anlatım dizide de korunmuş.

 

 

 

 

 

Yerli malı

 

Türkiye yapımı diziler sayıca fazla, sürece uzun, hikayeleri ve tekrarlanan temaları çok ortak. Sosyal sınıf tanımları, karakterlerin en belirleyici özelliği. Statüye dayanan bir ayrımdan oluşan çatışmalar var dramların merkezinde. Edebiyat uyarlaması yapıldığında da bu yapıya uygun kaynak eserler seçiliyor doğal olarak. Aile dizisi diye bir tür var, bize özgü. Toplumu şekillendirici politikaların, makbul yaşam biçimi olarak aile halinde yaşamayı desteklediği ortamdan diziler de nasibini alıyor. Zengin ve refah içindeki yaşamın sadece etik ikilemlerle tehdit edildiği kurgu; dizilerin ihraç edildiği ülkelere de Türkiye yaşam modelini satıyor. Aile temalı edebiyat uyarlamaları Halit Ziya’nın Aşk-ı Memnu’su, Orhan Kemal’in Hanımın Çiftliği ve Reşat Nuri’nin Yaprak Dökümü geçen sezonlarda çok beğenildi, yeni uyarlamaların önünü açtı. Son derece profesyonel bir yaklaşımla eserlerinin dizilere ve filmlere uyarlanması ve farklı dillere çevrilmesi yönetilen Orhan Kemal’in iki romanı var diziye uyarlanan bu sezon: Kötü Yol ve Evlerden Biri. 

 

Romanları, dönem dizisi olarak uyarlamak hem kolay hem zor. Tanıdık, gidişatı ve sonu belli bir hikayedeki yenilik faktörünü yakalamak, izleyiciyi yeni bir izleme nedeni ile cezbetmek gerekiyor. Merak olgusu burada olayların nasıl olduğu ve sona erdiğinde değil de; tanık olmadığımız bir dönemde yaşayan karakterlerin nasıl konuştukları, nasıl davrandıkları, nasıl yaşadığında. Sevdiğimiz mekanların eski halleri, nostaljik efemera, dönem kostümleri, artık var olmayan gelenekleri gözlemlemek izleyiciyi diziye bağlayan etkenler. 

 

Yakın tarihe anakronistik yaklaşımların olduğu, herkesin kişisel politik görüşüne göre kutsalını bellediği koşullarda tarihi diziler ayrı bir misyon kazanıyor. Kurmaca ile gerçeği pek ayırt etmeyi sevmeyen bir toplumuz. Geçen sezon başlayan Kemal Tahir’in Kurt Kanunu romanından uyarlanan dizi, İzmir suikasti; bu sezonun Ayşe Kulin uyarlaması dizisi Veda, Osmanlı’nın son yılları üzerinden yakın tarihi anlatıyor. Ahmet Yurdakul tarafından senaryolaştırılacağı duyurulan Nazım’ın Kuvayi Milliye Destanı  belki de diziye uyarlanan ilk şiir olacak. Kurtuluş savaşının isimsiz kahramanlarının yanı sıra Nazım da karakter olarak dizide hayat bulacak. 

 

Polisiye üzerinden politika

 

Polisiye romanlar en fazla diziye uyarlanan tür. Başkahraman polis olduğunda, bir süper kahramana en yakın karakterle karşılaşırız. Kişilik özellikleri süper güçleridir. Kendi kurallarını kendileri koyarlar. Kült statüleri vardır. Kült, güçtür. Bu nedenle polisiyenin her zaman politik bir tavrı vardır. Yine aynı nedenle siyasi otorite, kurmaca da olsa, sistemi ve politik düzeni temsil etmesini bekler polis karakterlerden. İki Amerikan dizisi, Elmore Leonard’ın Fire In the Hole adlı öyküsünden uyarlanan Justified ve Craig Johnson’ın Walt Longmire romanlarından uyarlama Longmire, kovboy şapkalı tek adam tek tabanca tek kanun karakterleriyle neredeyse Vahşi Batı tavrını alkışlayan, ‘Amerikalı’ olmayı kutsayan, bireysel silahlanma hakkını da bilinç altına yerleştiren diziler. Arthur Conan Doyle’un ünlü dedektifi Sherlock ise, Stephen Moffat uyarlaması sayesinde modern zamanlara adapte olmuş, teknolojiye hakim, benmerkezci, cinsel kimliği muğlak, ukala bir deha. Yeni İngilizliği sembolize ediyor, geleneği geleceğe taşıyan, ölümsüz. Bizim Behzat Ç. sayesinde ise kaybeden olmak hiç bu kadar karizmatik olmamıştı. Emrah Serbes’in Her Temas İz Bırakır romanıyla tanıştığımız karakter, maço ama merhametli huylarıyla, ‘birader dostluğunu’ hayatının merkezine koymasıyla, ani ve anında tepkileriyle, politik tavrıyla, gerekince canını vermesiyle, doğal bir lider. Lider hayranı olmak kanında olan izleyicimizin desteği ile, kurmaca bir karakterden muhalif bir başkaldırı sembolüne dönüşmüş durumda. 

 

Gelecekte neler olacak? 

 

 

Kurmacayı tüketmek çok katmanlı, metinlerarası ve mecralararası bir deneyim olacak. Kurmaca formlarına, onları tükettiğimiz araçların adını vermeyi bırakacağız. Kitap, televizyon, sinema sadece içeriği barındıran kutular. Metinlerarasılık kutuların dışında meydana geliyor. Aslolan ve varolacak olan içerik ve hikaye. 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Bir öykü kitaplığında bulunması gereken önemli kitaplardan biri de Can Yayınları’ndan çıkan Jack London’un (1876-1916) Meksikalı’sıdır.

 

Aynı zamanda boksör de olan bir şairdi Arthur Cravan. Fakat itiraf etmek gerekirse ne büyük bir şairdi, ne de çok arzulamasına rağmen sıkı bir boksör olabildi.

 

Marguerite Yourcenar, 1951’de yayınlanan Hadrianus’un Anıları’nın girişinde “Zamanımızda, roman tüm öteki biçimleri yiyip yutuyor; anlatım aracı olarak insan sadece roman biçimini kullanmaya zorlanıyor.” demişti. Romanın zaferini ilan eden epey bir metne sahibiz. Ancak bir not düşmek zorundayız ki 20. yüzyılın ilk yarısında Netflix abonesi olmamıştı Yourcenar.

“Benim için yaşadığım yerin sesi bu. Bunu açıklamak zor. Hep orada, kalp atışların gibi. Her zaman, tüm hayatımız boyunca müzik vardır. Müziğimiz harikuladedir. Deniz bizimle konuşur. Konuşan, yaşadığımız yerdir. Anlıyor musun?”

Evdeyiz hâlâ değil mi? Yoksa yavaş yavaş normalleşme çabası içinde miyiz? Aman! Aşı, ilaç vb. bulunmadı hâlâ, biliyorsundur da düşün bunu… Dur! Yine mi aynı şey deme… Ellerini yıka. Elleri yıkamak çok önemli… Bıktın değil mi? Elleri yıkamanın aslında birçok hastalığın çözümü için basit ve ilk yöntem olduğunun keşfi üzerinden çok zaman geçmemiş, biliyor muydun?

Kulis

''Roman, Tanpınar'la kendim arasında bir med cezir''

ŞahaneBirKitap

Haruki Murakami’nin Türkçeye yeni çevrilen romanı Dans Dans Dans’ını Renksiz Tsukuru Tazaki’nin Hac Yılları ve Yaban Koyununun İzinde romanlarıyla birlikte değerlendireceğim. Dans Dans Dans’la Yaban Koyununun İzinde’nin kahramanı aynı. İki roman boyunca onun başından geçmiş türlü olayları okumamıza rağmen, ismini halen bilmiyoruz.

Editörden

Ülkelerin edebi gündemiyle siyasi gündeminin kesiştiği yerlerin az olduğu düşünülür. Uzaktan bakınca öyledir de aslında. Edebiyat, elindeki en büyük imkân olan “zamandan ve mekândan” bağımsız olma lüksünü kıyasıya kullanır. Bir kitabın yazıldığı koşullar önemlidir ama o kitap yazıldığı zaman ve mekânı da aşarak, dünya edebiyat hafızasının bir yerlerine yerleşir.