Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Terskarga




Toplam oy: 16

Evdeyiz hâlâ değil mi? Yoksa yavaş yavaş normalleşme çabası içinde miyiz? Aman! Aşı, ilaç vb. bulunmadı hâlâ, biliyorsundur da düşün bunu… Dur! Yine mi aynı şey deme… Ellerini yıka. Elleri yıkamak çok önemli… Bıktın değil mi? Elleri yıkamanın aslında birçok hastalığın çözümü için basit ve ilk yöntem olduğunun keşfi üzerinden çok zaman geçmemiş, biliyor muydun?

Temmuz 1818 tarihinde doğan ve antiseptik prosedürlerin öncüsü sayılan Ignaz Philipp Semmelweis, özellikle lohusalık humması insidansı ve doğum kliniklerindeki el yıkama alışkanlıkları arasındaki ilişkiyi keşfetmiş. Avusturya- Macaristanlı bu bilim insanı ve hekim, “annelerin kurtarıcısı” lakabıyla tanınmaktaymış. Lohusalık ateşi 19. yüzyıl ortalarında hastanelerde yaygınmış ve % 10 - % 35 oranları arasında ölümcülmüş. Semmelweis 1847 yılında Viyana Genel Hastanesi’nde kalsiyum hipoklorit içeren antiseptikler kullanarak el yıkama uygulamasını önermiş ve ölüm oranlarını önemli ölçüde azaltmayı başarmış. Bulgularını derlediği Lohusa Ateşinin Kavramı, Etyolojisi ve Profilaksisi isminde bir kitap yayınlamış. Bitti mi, tabii ki hayır!
El yıkamanın, ölüm oranını %1’in altına düşürdüğünü gösteren kitaplarına rağmen, Semmelweis’ın gözlemleri zamanın tıp topluluğu tarafından reddedilmiş. Meslektaşlarının giderek artan yoğun tepkisi sonucunda Semmelweis, sinir krizleri geçirmeye başlamış ve sonunda bir arkadaşı tarafından akıl hastanesine kapattırılmış. Hastaneye alındıktan sadece 14 gün sonra, 47 yaşında, gardiyanlar tarafından dövüldükten sonra, muhtemelen sağ elinde dayak sonrası oluşan kangren sebebiyle oluşan bir yaradan ötürü ölmüş. Semmelweis’ın uygulaması, Louis Pasteur tarafından mikrop teorisi ile doğrulanmış ve yaptığı uygulamalar ölümünden sadece birkaç yıl sonra yaygın bir şekilde kabul görmüş. Birine ellerini yıka derken bir daha mı düşünsek acaba…
20 yıl sonra… 6 Temmuz 1885 tarihinde Joseph Meister adlı bir çocuk, kuduz bir köpek tarafından on dört yerinden ısırıldığında, anne ve babası çocuğu Pasteur’e getirmiş. Pasteur, daha önce sadece hayvanların üzerinde denenmiş olan kuduz aşısını çocuğa uygulamakta tereddüt etmiş. Ancak iki doktor arkadaşı Pasteur’ü ikna etmişler. Aşı yapıldıktan sonra çocuğun sağlık durumu iyiye gitmeye başlamış ve 3 ay sonra iyileşmiş. Kahraman ilan edilen Pasteur’ün başarısı, aşının geliştirilmesi ve bu ölümcül hastalığın önlenmesi için büyük bir adım olmuş. Peki, öncesi?
1847’de fizik ve kimya dalında doktorasını alan Pasteur 1848’de Strasbourg Fen Fakültesi’nde yardımcı kimya profesörü olmuş. 1854’te Lille Fen Fakültesi’nde kimya profesörlüğüne yükselmiş. École Normale’de kurulmasını istediği araştırma laboratuvarının yöneticisi olmuş. Bu laboratuvarda şarbon, tavuk kolerası ve kuduz gibi virütik hastalıklar; bağışıklık mekanizması ve aşı hazırlama teknikleri üzerinde çalışmış. Bakteriyolog olarak görev yaptığı süre boyunca, tıbbın ilerlemesine büyük katkılarda bulunmuş ancak tıp doktoru olmadığı için doktorlardan büyük tepki görmüş. Pasteur, tepkilere rağmen çalışmalarına devam etmiş.
Burada araya girip bir başka yazının konusu olacak bir olaydan da bahsetmemiz gerekecek. Osmanlı padişahı Abdülhamid, kuduz aşısının bulunmasından sonra Pasteur’ü davet etmiş fakat yaşlılığı nedeniyle gelemeyince tedaviyi öğrenmeleri amacıyla; Askeri Tıb Mektebi’nden Zoeros Paşa, Hüseyin Hüsnü ve Hüseyin Remzi Bey’i Pasteur’ün yanına göndermiş. Bu kişilerle birlikte Pasteur’e, ilmiye ve askeriyede mümtaz kişilere verilen Mecidiye Nişanı ile insanların yararına bir aşı hayırhanesi kurması için de 800 lira (bazı kaynaklarda 10.000 altın ya da frank olduğu da söylenmektedir.) göndermiş. İşte bu gelen para 1888’in Kasım ayında Pasteur’ün enstitü kurmasına büyük bir katkı sağlamış. Nokta.
Pasteur; mikroorganizmaların, mayalanma sürecinde ve bulaşıcı hastalıklarda rol oynadığını kanıtlamış ve böylece “kendiliğinden türeme teorisi”ni çürütmüş. Şarap, bira, süt, meyve suyu gibi mayalanan sıvıların, uzun süre bozulmadan saklanmasını sağlayan “pastörizasyon” adlı konserve yöntemini geliştirmiş.
Tıp doktoru olmadığı için yaptıklarını ciddiye almayanları hatırlayan var mıdır, bilinmez ama difteri (kuşpalazı) serumunu bulan Dr. Roux, veba mikrobunu bulan Dr. Yersin ve kolera mikrobunu bulan Dr. Chantemesse, Pasteur’ün başarılı öğrencilerindenmiş.
Ve… Pasteur’ün 1865 yılında yayınladığı Mikrobik Hastalıklar Kuramı’nı okuyan İngiliz doktor Joseph Lister, hastaların cerrahi işlemden sonra ölmesinin bakterilerle ilgili olabileceğini düşünmüş ve yarayla temas eden her şeyin asit fenikle temizlendiği ilk ameliyatını yapmış. Bu gelişme sayesinde genel cerrahi yaşam kurtarır hale gelmiş.
Lister; Edinburgh ve Glasgow’daki ilk yıllarında iltihap, cerahatın oluşması ve iyileşmekte olan yaralarda kan pıhtılaşmasının mekanizmasını keşfetmiş. O sıralarda Louis Pasteur, mikroorganizmaları göstermiş ve bunların kokuşma ve fermentasyonda amil olduklarını bulmuştu. Lister, bu mikroorganizmaların aynı zamanda yara enfeksiyonlarına da sebep olduğunu ileri sürmüş ve dolayısıyla yaralar, bu tesirlerden uzak tutulursa aynı zamanda enfeksiyonlardan da uzak tutulacakmış. Lister, bu işi karbonik asit çözeltileriyle yapmış ve cerrahi enfeksiyonların sayısında şaşırtıcı bir azalma görülmüş. Lister’in antiseptik cerrahi düşüncesi, bütün dünyada taraftar kazanmış ve günümüze kadar önemli gelişmeler göstermiş.
Aslında her şey belki basit bir “el yıka”dan çıkmış ya da herkesin karşı çıkmasına rağmen bildiğinden şaşmayan insanların sayesinde yaşamaya devam ediyoruz. Biri bir şey dediği zaman durup düşünelim olur mu? Zira her gelen gün, yeni bir şey öğrenmek için uzun bir zaman dilimi…


Kitaplardan
“Çalışmaların ayakta tutuyor seni, doğru, ama
bu çalışmalar sana haz vermeyip uyuşturuyor,
serseme çeviriyor seni. O güzelim kuvvetinin
yarısı yoksunluklarda ve her gün üstesinden
gelmen gereken küçük çaptaki savunmalarda
çarçur ediliyor. Bu uğraşlar sonunda ele geçen
şey, olsa olsa mutluluk değil tevekküldür. Bunu
da, sevgili dostum, sana asla reva göremem.”
“Tevekkül mü? Olabilir. Başkalarında durum
farklı mı sanki? Kim mutlu?”
“Umudunu yitirmemiş kişi mutludur!”
Rosshalde / Hermann Hesse
* Karahindiba Şarabı

“Beni aya fırlat



Yıldızların arasında müzik yapayım”



1987 yılında bir partide, Frank Sinatra’nın söylediği “Fly me to the Moon” şarkısının aranjörü Quincy Jones’la karşılaşan Buzz Aldrin, Ay’a ilk ayak basıldığında bu şarkıyı çaldıklarını anlatmış. Astronot Buzz Aldrin, Neil Armstrong’la çıktıkları Ay görevi kapsamında, Apollo 11 uzay gemisinde Ay modülü pilotu olarak görev yapmış. Bu şarkı, 20 Temmuz 1969’da Ay’a ayak basan ilk insan Neil Armstrong’un cenazesinde de söylenmiş. Şarkımızı dinlerken, insanın Ay’a ayak basışının bu güzel yıldönümünde edebiyat dünyasının önemli isimlerinden, Ay’ın bir kraterine kitabının ismi verilen Ray Bradbury’den bahsedelim…



1953 yılında yayınlanan ünlü romanı Fahrenheit 451’le tanınan Ray Bradbury’nin tam adı Raymond Douglas Bradbury’ymiş. Ray Bradbury, hayatı boyunca 500’e yakın öykü, roman, oyun ve şiir kaleme almış. 1971 yılında “Apollo 15” astronot grubu Ay’a indiğinde, Bradbury’nin romanı Dandelion Wine (Karahindiba Şarabı) onuruna, bir kratere “Dandelion Crater” adını vermiş. Bradbury’den, Tokyo yakınlarında bir 21. yüzyıl kentinin tasarımı konusunda yardımcı olması istenmiş. “Düzyazının Şairi” olarak da bilinen yazar 5 Haziran 2012’de ABD’de vefat etmiş.




Karahindiba Şarabı; Ray Bradbury tarafından yazılan ve İthaki Yayınları’ndan çıkan kitabı Türkçeye Ozan Kayalıoğlu ve Zeynep Kayalıoğlu çevirmiş. Önümüz yaz ve tam bir yaz kitabından bahsediyoruz. Öyle ki kitap; bir yaz başlangıcında, haziran sabahına uyanan on iki yaşındaki kahramanımız Douglas Spaulding’in gözlemleriyle başlıyor.



Yazarın, yazar adaylarına güzel tavsiyelerde de bulunduğu ve daha çok kendi çocukluğunu kutsadığı, otobiyografik izler taşıyan kitap, bizi çocukluğumuza götürecek. Ve yıllar sonra kitapları üzerine konuştuğu eleştirmenin, anlattığı yerleri nasıl olup da çirkin bulmadığını sorduğunda düşündükleri: “Trenler, furgonlar, kömür ve ateşin kokusu çocuklar için çirkin değildir. Çirkinlik sonradan rastladığımız ve ondan utanç duyduğumuz bir kavramdır.”



Yaz geldiği için sevinç duyanlara, evde sıkılanlara ve tabii çocukluğunu özleyenlere…


“On yedindeyken her şeyi bilirsin. Yirmi yedindeyken eğer yine her şeyi biliyorsan, o zaman hâlâ on yedindesindir.”


“Sevecenlik ve akıllılık yaşlandıkça kazanılan şeylerdir. Acımasız ve düşüncesiz olmak yirmi yaşlarındayken çok daha büyüleyici gelir.” “İnsanlara güvenemezsin, çünkü çekip giderler.”


Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Yaklaşık 500 yıl önce; 20 Eylül 1519’da İspanya’dan 5 gemi ve 265 kişi ile yola çıkılıp, 3 yıl sonra 6 Eylül 1522’de 1 gemi ve 18 kişiyle geri dönülerek dünya tarihi yeniden yazılmıştı. Çünkü “başlangıçta baharat vardı!”

 

Türkiye’de Japonya denildiğinde akıllara kültüre dair sayısız başlık gelse de Japonya son yıllarda edebiyat alanında da adından sıkça söz ettirir hale geldi. Japon edebiyatına artan ilgi edebi alanda üretimi beraberinde getirdi ve bu başlık altında çok sayıda kitap, makale vs. yazımını mümkün kıldı.

Hayatla ölüm arasında pencereden bir sınır

 

Kendimi bildim bileli kelimelerle uğraşıyorum. Kelimelerle uğraşmayı sevdiğimi ilkokulda keşfettim. Şen şakrak bir çocuktum ve yaptığım şakaların çoğu, kelime oyunları üzerine kuruluydu. Kimi zaman kelime oyunlarım o kadar dolaylı olurdu ki onları açıklamak zorunda kalırdım. Tabii esprinin esprisi kalmazdı o zaman da. Fakat benim için kelime sadece oyun demek değil elbette.

Bir öykü kitaplığında bulunması gereken önemli kitaplardan biri de Can Yayınları’ndan çıkan Jack London’un (1876-1916) Meksikalı’sıdır.

 

Kulis

''Roman, Tanpınar'la kendim arasında bir med cezir''

ŞahaneBirKitap

Haruki Murakami’nin Türkçeye yeni çevrilen romanı Dans Dans Dans’ını Renksiz Tsukuru Tazaki’nin Hac Yılları ve Yaban Koyununun İzinde romanlarıyla birlikte değerlendireceğim. Dans Dans Dans’la Yaban Koyununun İzinde’nin kahramanı aynı. İki roman boyunca onun başından geçmiş türlü olayları okumamıza rağmen, ismini halen bilmiyoruz.

Editörden

Ülkelerin edebi gündemiyle siyasi gündeminin kesiştiği yerlerin az olduğu düşünülür. Uzaktan bakınca öyledir de aslında. Edebiyat, elindeki en büyük imkân olan “zamandan ve mekândan” bağımsız olma lüksünü kıyasıya kullanır. Bir kitabın yazıldığı koşullar önemlidir ama o kitap yazıldığı zaman ve mekânı da aşarak, dünya edebiyat hafızasının bir yerlerine yerleşir.