Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Tradisyon, 'An' Ane' ve Rene Guenon




Toplam oy: 20
Rene Guenon bir hakikat arayıcısıydı. İslam’a yolu düşene dek hep bu meselelerle uğraştı. Fransa’da doğdu. Dünya dinlerini, İslam, Hint ve Çin tasavvuf doktrinlerini inceledi. Katolik bir ailenin çocuğu idi. Hayatı okumak ve tefekkür etmekle geçti.

 

Oryantalizm aslında bir tür misyonerlik ve siyasi gayelere sahip.

 

Batı şarkiyatçılarının bilerek veya bilmeyerek İslam’ı tahrif etmeleri bilinen bir vasıf.

 

Doğu insanı derseniz enteresan bir varlık. Batı medeniyetine olduğu kadar özendiği, imrendiği kişilere, ona dayatılan sistemlere, dünyalara benzemek istiyor, onları taklit ediyor. Sonra bir bakıyor kimliğini kaybetmiş! Ondan sonra gelsin bunalımlar, manevi krizler, dağılmış kişilikler...

 

Afrika’dan konserve gibi üst üste yığıldıkları gemilerde ölümle burun buruna Amerika’ya getirilen zencilerin durumu buna en sağlam örnek. Beyninin rotasını kaybetmiş eski köleler, boşlukta yeni robotlar...

 

Zenciler ve beyazlar ayrımı denen insanlık suçu Batı dünyasının alnında kara bir leke.

 

Afrika’nın ve Avusturyalı yerlilerin Paris’te bir sirk gibi halka gösterildiği günleri unutmak ise artık biraz zor!

 

Mustafa Özel’in muhteşem kitabı, Roman Diliyle Siya-set’ine baktığımızda bunu edebiyat üstünden örnekleyebiliyoruz.

 

Daniel Defoe’nun Robinson Crusoe’u ile adanın yerlisi Müslüman Cuma arasındaki ilişkiye bakarsak, bu zihnin nasıl işlediğini anlayabiliriz. Aydınlanmanın bir yan ürünü olarak dünyayı ‘aydınlanmış Batılılar’ ve diğer barbar halklar olarak ayıran mizaç çağımızın hastalığı. Kibirle sakatlanmış dev bir kültürün çürük kokusu.

 

Aynı şey Doğu bilgeliği ile karşılaşan aydınlarda da görülüyor. İslam medeniyetinin, onun kalbi, ruhu olan tasavvufun derinliklerine inmeye çalışan oryantalistler, Hint kültürüne, Çin kültürüne yaptıkları gibi Batılı kavramlarla izah etmeye çalışmış ve anlamamışlardır.

Bilindiği gibi bir dinin, bir medeniyetin ruhunu anlamak onun kelimelerine sahip olmakla başlar. Yoksa diğeri, başka medeniyetleri tahrif etmek veya en hafifiyle akademik bir malumatfuruşluktur o kadar.
Batı, Doğu üstünden kendini üretir durur. Bu arkadaşlıklarda da çok görünen bir durumdur. Bakarsanız bazıları kendi zaviyelerinden, değer yargılarıyla bizi değerlendirir, bizim de kendimize göre özel bir tarihimiz olduğunu görmezden gelirler. Böyle insanlar arkadaşımız değil rakibimiz gibi davrandıklarını bir türlü idrak edemezler. Kendi egolarının koyu karanlığında bir anlaşılmazlık olarak yaşar giderler.
Neyse biz esas mevzumuza dönelim.
Öyle Batılı düşünürler vardır ki, Allah’a âşık olmuş, isimlerini değiştirmiş ve Müslüman fikir dünyasına kalın çizgilerle iz bırakmışlardır. Rene Guenon böyle bir insan. Kendisi Şazeli şeyhi olarak tanınır ve irfani servetimizin dünya çapında tanınması için gayret göstermiş dâhi bir bilgedir.
Bir Doğu-Batı sentezine ihtiyacımız olduğu düşünürlerimiz tarafından ifade edilmiştir. Mesela Semiha Ayverdi; “artık bu iki medeniyetin birbirine yaklaşması birbirinden nasip alıp birbirinin aynasında eksiğini fazlasını görmesi gerektiğini” söylemiş.
Mesela Necip Fazıl: “Batı’nın bütün eksikliği ruh, aslolarak Doğu’da... Dünya fethine memur akıl da Batı’da. Bu iki kutbu birleştirip bir ark lambası gibi parlayana kadar hayatın sırrı ele geçirilemeyecektir.”
Tasavvuf dinin özü ve merkezi
Rene Guenon bir Avrupalı. O şöyle yazmış: “Garplılar İslam ezoterizmini ifade etmek için ‘sufizm’ kelimesini icat ettiler. Bu kelime yerinde değildir. O bir mektep ifade etmez. Vahdaniyet doktrini tektir. Tevhid, vahid. Bütün Batı’da yayılmış kanaate zıt olarak İslam ezoterizminin mistizmle hiç ilgisi yoktur. Çünkü mistizm Hıristiyanlığa mahsustur. Tasavvuf ise dinin özü ve merkezidir.” Guenon, Batı’nın materyalizmi terk etmesi ve Doğu’yla birleşmesini bir gelecek öngörüsü olarak ortaya atmış. Anadolu irfanının yılmaz takipçisi Annemarie Schimmel bu mevzuyu izah ediyor:
“Batı, ben varım dedi; Doğu, ben yokum dedi. İkisi de iflas ve ıstırap halinde... İnsan sadece Allah’la olan münasebetiyle hakikaten insan olur. Bu münasebet olmazsa ne kalır: Biraz toprak, biraz hayvan!”
Guenon aşamalar geçirmiş tek dünya medeniyeti değil, ayrı yönlerde inkişaf etmiş çeşitli medeniyetler olduğunu söyleyerek ortak bir konuşmanın başlaması için kuralları ortaya koydu.
Guenon, tradisyon “An’ane” kelimesini ortaya atmış, bu kavramı yükseltmiş ve şu ilginç satırları yazmıştır:
“Öyle ki okumamış olanın okuyandan çok olduğu bir devirdi. Ama bu ‘aydın’ın okumamış tradisyondan aldığı hikmet ve irfan sermayesiyle âleme öğreteceği bir kültürü vardı. İskender ve Napolyon birer cihangirdi. Fakat onlarda bir eksiklik vardı. Manevi bir rehberden mahrum oldukları için terkipsiz bir malzeme olmaktan kurtulamadılar. Hâlbuki genç şehzade Fatih daha ilk hazırlık ve yetişme devrinde ergin ve olgun bir ruh tablosu arz ederek, şark tradisyonunun bir sembolü olarak dünya sahnesine çıktı.”
Kalbi çarpan kitaplar bıraktı ardında
Rene Guenon başından beri bir hakikat arayıcısıydı. İslam’a yolu düşene dek hep bu meselelerle uğraştı. Fransa’da doğdu. Dünya dinlerini, İslam, Hint ve Çin tasavvuf doktrinlerini inceledi. Katolik bir ailenin çocuğu idi. Hayatı okumak ve tefekkür etmekle geçti.
1910 yılında bir Şazeli şeyhiyle tanışıp Müslüman olan İsveçli ressam Jhon Gustav (Abdülhadi) ile karşılaştı. Onun sayesinde de Müslüman oldu. Avrupa’da İslam tasavvufu ve İbn Arabi’nin tanınmasına hizmet etti. Tasavvuf kelimesinin mistisizm değil seyrisülukla ve intisap kelimesiyle karşılanması gerektiğini anlattı. Bütün dinlerde tevhidin tek, şeriatların farklı olduğunu yazdı.
Uzun yıllar sonra Kahire’ye yerleşti ve şeyh Abdülvahid Yahya olarak yaşadı. Martin Lings ve Lamartin’in yeğeni yakın dostları oldu.
Ardında muazzam bir külliyat, kalbi çarpan kitaplar ve mektuplar bıraktı.
Bir karınca titizliğiyle çalışan sevgili Mustafa Tahralı hoca tüm Guenon düşüncesini uzun yıllar boyunca inceleyerek bize bir kitap hazırlamış; Çağ ve Hakikat.
Konuya hâkim bir âlimin yorumları, anlatımı, yerinde alıntıları ile adeta bir nehir tefekkür.
İrfan, bilgelik tarihimiz üstünde düşünmek isteyenlere -ki düşünmeyip ne yapacaklar onu da bilmiyorum- hazine bir kitap.
Okuyanlara ve de zenginleşenlere selam olsun...

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Şöyle diyor Tolstoy: “Her edebi eser, iki türden birine aittir; ya bir kahraman yola çıkar ya da şehre bir yabancı gelir.” Hikâyeleri bambaşka saiklerle türlere ayıran birçok edebi otorite olmasına rağmen (Booker, Thomas, vb.) Tolstoy’un söylediğine pek az kişi karşı çıkabilir. Herman Melville’in Redburn kitabı da bir yola çıkış hikâyesi.

Tüm edebi eserlerin kısa olması gerektiğine inanan ve bunu ‘şiirselliğe’ saygı olarak nitelendiren Edgar, 1838’de kaleme aldığı Nantucket’li Arthur Gordon Pym’in Öyküsü adlı kitabının başına gelenleri bilse ne yapardı peki acaba?

“At” dendiğinde benim aklıma tarihin görkemli sayfaları, cenk meydanları, rüzgâr gibi akıp giden süvarilerle birlikte Yahya Kemal’in; “Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik/Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik” dizeleri gelir.

 

Doğunun son birkaç yüzyıldır tarih sahnesinden çekilip deyim yerindeyse tatile çıktığını söyleyen Daryush Shayegan’a göre; Rönesans’ın başlattığı süreç beraberinde getirdikleriyle -bir çeşit “Asyalılık” kimliğiyle tanımladığı- Doğuluları “yaralı bilinç”lere dönüştürmüştür.

Sanırım anne babaların günümüzde en çok dertlendiği ve sıkıntı çektiği konuların başında çocuklarının teknoloji ile bağımlılık derecesindeki ilişkisi geliyor. Çocuklarının önündeki ekrandan başını kaldırarak doğal bir şeylerle uğraşmasını arzulamak her büyüğün en masum isteklerinden birisi olmaya başladı.

Kulis

Yunus Emre Tozal: Chicago’nun kütüphaneleri

ŞahaneBirKitap

Prof. Dr. Yaşar Çoruhlu’nun Türk Sanatında Hayvan Sembolizmi Ötüken Neşriyat tarafından yayımlanan 3. baskısıyla okurlarla buluştu. Bu baskıyı öncekilerinden ayıran en önemli fark, bu kez eserin iki cilt halinde ve genişletilmiş şekliyle yayınlanması. Uzun süre alanındaki tek kaynak olan bu kitap tartışmasız biçimde hâlâ alanındaki en önemli eser olma özelliğini koruyor.

 

Editörden

Nobel en prestijli ödüllerden biri olarak biliniyor. Özellikle “Edebiyat” ödülleri her zaman yeni tartışmalara gebe. Nobel’i alan yazarlar kadar, aday gösterilip alamayan yazarlar da bu tartışmanın konusu. Hakkında bir borsa bile var biliyorsunuz.