Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

True Detective’in Senaristi İftiharla Sunar: Galveston




Toplam oy: 11
True Detective gibi son derece gerçekçi bir hikâyeyi konu edinen Galveston’da bu defa kahramanımız polis değil, bir kanun kaçağı ve roman gizemli bir suçu değil, alt kültürlerin karanlığını, suçlu psikolojisini ve kaçışı konu ediniyor.

Dev meşe ağaçlarının gölgelediği asırlık malikâneler, unutulmuş kasabalar, bataklıklar, sıcak hava, köleliğin her yere sinmiş acı kokusu, sapkın cemaatler, suç ve gizem; güneyin en derinine hoş geldiniz. “Southern Gothic” (Güney Gotiği), Amerika’nın “Deep South” olarak tabir edilen güney eyaletlerine özgü bir alt tür. Kaybolan kadınlar, aşk ve nefret cinayetleri, mistik korku öğeleri, kendine ve topluma yabancılaşma ile dikkat çeken bu türün, edebiyatta önde gelen isimlerinden bazıları Flannery O’Connor, Carson McCullers ve elbette William Faulkner.

2014 yılında seyirciyle buluşan ve ortalığı kasıp kavuran True Detective dizisinin ilk sezonu, dört dörtlük bir Güney Gotiği örneği olarak, polisiye tarihine damga vurdu. Yaprakların dâhi kıpırdamadığı uzun ve sıcak bir yaz günü kadar durgun ilerlemesine rağmen gerek karakterleri gerekse öyküsüyle adeta oyuna yeni kurallar getirdi. Temmuz 2019 itibariyle IMDB diziler listesinde on birinci sırada olan dizinin senaristi Nic Pizzolatto TV dünyasına 2011’de bir başka başarılı polisiye dizisi The Killing ile adım atmıştı. İsmini ise ilk kez TV ile değil, bir yıl evvel bir roman ile duyurmuştu.
Pizzolatto’nun 2010’da yayımlanan romanı Galveston (TR - Saklan Kaç Vur - 2014) ve özgeçmişi, tüm bu güney söylemlerine ve ileride kuracağı tekinsiz evrene anlam kazandırıyor. Yazar 1975’te Louisiana’da, “Deep South”un kalbinde doğmuş, True Detective’de sıkça karşılaşılan yerlerde, muhtemelen ileride yazacağı hikâyelerin kimini dinleyerek kimine şahit olarak büyümüş.
True Detective’in en iddialı olduğu konulardan biri, diziye ismini veren gerçekçiliği, bir diğeri ise hikâyesindeki etkileyici polisiye - muamma unsuruydu. Dizide “uçup - kaçan” süper kahraman polisleri değil, hayatın kıyısında, türlü dertleri olan, “gerçek” polisleri seyretmiştik. Galveston da aynı şekilde son derece gerçekçi bir hikâyeyi konu ediniyor. Ancak bu defa kahramanımız polis değil, bir kanun kaçağı ve roman gizemli bir suçu değil, alt kültürlerin karanlığını, suçlu psikolojisini ve kaçışı konu ediniyor.
Saklan Kaç Vur
2018 yılında aynı isimle sinemaya uyarlanan fakat çok ses getiremeyen Galveston, ağırlıklı olarak 1987 yılında geçse de, 50’ler ve 2008 arasında altmış yıllık bir zaman dilimine yayılıyor. Yazar hikâyenin 1987’nin ilerisinde kalan kısımlarını müstakil bölümler olarak kurguda akışa dâhil ederek, evvelini ise 87’de hikâye sürerken diyaloglar üzerinden veriyor.
Kovboy şapkası, çizmeleri ve iri cüssesi nedeniyle Big Country lakabıyla anılan Roy Cady, kırkına merdiven dayamış bir bar fedaisidir. Yedi - sekiz yaşlarındayken, kendisine hiç “benzemeyen” babası bir iş kazası neticesinde köprüden düşerek ölür. Bir yıl sonra da annesi aynı yerde intihar eder. Roy ilk gençliğini ıslah evinde geçirdikten sonra on yedi yaşında donanmaya katılmaya heveslenir ancak sonra vazgeçer. Hayattayken annesinin sıklıkla bahsettiği bir bar ve sahibinden başka gidebilecek hiçbir yer bulamayınca soluğu orada alır. Barın sahibi ve annesinin eski patronu Harper, ölen babasının aksine fiziksel olarak Roy’a çok ama çok benzemektedir. Harper, annesinin öldüğünü öğrenince epey üzülür ve Roy’u yanına alır. Harper bir mafya hesaplaşmasında öldürülünce barı Stan Ptitko adında biri devralır. İşine devam eder. Artık gitgide karanlıklaşan tehlikeli bir dünyadadır.
1976’da o zamanki sevgilisi ve hayatının aşkı kendisinden on yaş küçük Loraine ile Meksika Körfezi kıyısındaki Galveston kasabasında bir hafta tatil yaparlar. O günler Roy’un belleğinden asla silinmeyecektir. Ancak ilişkileri sallantıdadır. Roy alkol problemini, Loraine’e söz vermesine rağmen aşamaz. Bir kavga neticesinde hapse tıkılınca ise Loraine onu terk eder.
Teselliyi alkolde arar, çığırından çıkmış yaşantısına devam eder, aynı barda düşüp kalkan Carmen’le ilişki yaşarlar. Bir süre sonra Carmen Roy’dan ayrılır ve barın sahibi Stan Ptitko ile sevgili olurlar. İlişkileri ciddileşince ise görünürde bar sahibi, gerçekte mafya babası olan Ptitko, herhalde kıskançlığın tesiri ile kendi adamı Roy’dan kurtulmak için bir plan kurar.
Kumpasın ortasında bir hikâye
Kitap tam da burada başlıyor. Roy, doktorun “akciğer kanseri olabilir” sözleriyle muayenehaneden çıkmış, bir sigara yakmış, hayatı sorgulamaktadır. Şayet patronuna bu durumu söylese başka bir kader onu beklemektedir. Ancak hastalığından kimseye bahsetmez. Ptitko o günlerin birinde Roy’u bir tahsilata yollar. Gittiği evde kumpasın ve çatışmanın ortasında kalsa da katilleri haklar. Evde kendisini öldürmek isteyen patronunun başını belaya sokacak bazı evraklar görüp (yasadışı ticaret vs.) hepsini toparlar. Evden çıkacakken çatışmadan sağ kurtulan biri daha olduğunu fark eder. Genç bir hayat kadını, olan bitene şahit olmuş korku dolu gözleriyle ona bakmaktadır. Kız Roy’a sığınır, Roy da ne yapacağını bilemeyip bu teslimiyeti kabul ederler. Otomobile atlayıp bilinmeze ilerlerler.
On sekiz yaşındaki Rocky, annesi kendilerini terk edince üvey babasına tahammül edemeyip evden kaçmıştır. Fuhuş bataklığına henüz yeni düşmüştür. Roy arabayı güzel hatıralarına ev sahipliği yapan Galveston’a sürmeye karar verince Rocky bir borçludan epey alacağı olduğunu söyler ve tahsilata giderler. Taşrada, ıssızlığın ortasındaki harabe bir eve girer Rocky. Roy arabada kendisini beklerken bir el silah sesi duyup kaçar. Ancak vicdanına yenik düşüp uzaklaşmadan geri döner. Meğer Rocky’nin “alacağı”, elinden tuttuğu üç buçuk - dört yaşlarında bir kız çocuğu, kardeşi Tiffany’dir. “Onu burada bırakamazdım” der ve ekler “sadece korkutmak için ateş ettim.”
Galveston’da ucuz bir otele yerleşirler. Hayatının baharındaki küçük Tiffany hariç hiçbir şey huzur vermemektedir. Günler yakalanma korkusu ve Roy’un iç çatışmaları ile geçerken gazetede, evinde ölü bulunan adam ve kaybolan kızlarının haberini okur. Rocky’nin cinayet işlediğini böylece öğrenince kızları otelde bırakıp kaçar. Kanser nedeniyle günleri sayılıyken, sarhoş olup unutamadığı aşkı Loraine’nin evine dayanır. Buradaki yüzleşmenin ardından günler sonra yeniden otele döner ve Rocky’nin tekrar fuhuşa başladığını görür. Kızı güzelce paylarken Rocky gözyaşları eşliğinde patlar. Tiffany kardeşi değil, üvey babasının tecavüzünden doğan kızıdır.
Ölüm akciğerlerini bir mengene gibi sıkarken, patronuna telefon açıp elindeki belgelerle şantaj yapar. Gelecek parayı artık aralarında duygusal bir bağ oluşan kızların hesabına yatıracaktır. Fakat Ptitko ve adamları Roy’un izini bulurlar. Barda öldüresiye dövülürken Carmen tarafından kurtarılır, can havliyle kaçarken diğer odadaki Rocky’nin cansız bedenini görür. Kendini sokağa atar, durdurduğu ilk arabayı gasp edip yaralı halde ilerlerken daha fazla dayanamayıp bayılır.
Gözlerini hastanede açar, sonraki adresi cezaevi olur. Ptitko avukatlarla ulaşıp Tiffany kozunu öne sürünce otelde kalan küçük kızı da öldürmesinler diye yalan ifade verir. On üç yıl hapis yer. Beklediği ölüm ise bir türlü gelmez. Doktoru ta en başta yanılmıştır, kanser değildir. 2008’de hapishaneden çıkıp değişen dünyayı görünce Galveston’da münzevi bir hayata başlar. Yaklaşan kasırga nedeniyle herkes kasabayı terk etmektedir. O günlerin birinde Roy’un kapısı çalar…
Saklan Kaç Vur karakterin iç dünyasının çok iyi resmedildiği, temposu yüksek, edebi lezzeti kararında, merakla okunan bir roman.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Şöyle diyor Tolstoy: “Her edebi eser, iki türden birine aittir; ya bir kahraman yola çıkar ya da şehre bir yabancı gelir.” Hikâyeleri bambaşka saiklerle türlere ayıran birçok edebi otorite olmasına rağmen (Booker, Thomas, vb.) Tolstoy’un söylediğine pek az kişi karşı çıkabilir. Herman Melville’in Redburn kitabı da bir yola çıkış hikâyesi.

Tüm edebi eserlerin kısa olması gerektiğine inanan ve bunu ‘şiirselliğe’ saygı olarak nitelendiren Edgar, 1838’de kaleme aldığı Nantucket’li Arthur Gordon Pym’in Öyküsü adlı kitabının başına gelenleri bilse ne yapardı peki acaba?

“At” dendiğinde benim aklıma tarihin görkemli sayfaları, cenk meydanları, rüzgâr gibi akıp giden süvarilerle birlikte Yahya Kemal’in; “Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik/Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik” dizeleri gelir.

 

Doğunun son birkaç yüzyıldır tarih sahnesinden çekilip deyim yerindeyse tatile çıktığını söyleyen Daryush Shayegan’a göre; Rönesans’ın başlattığı süreç beraberinde getirdikleriyle -bir çeşit “Asyalılık” kimliğiyle tanımladığı- Doğuluları “yaralı bilinç”lere dönüştürmüştür.

Sanırım anne babaların günümüzde en çok dertlendiği ve sıkıntı çektiği konuların başında çocuklarının teknoloji ile bağımlılık derecesindeki ilişkisi geliyor. Çocuklarının önündeki ekrandan başını kaldırarak doğal bir şeylerle uğraşmasını arzulamak her büyüğün en masum isteklerinden birisi olmaya başladı.

Kulis

Yunus Emre Tozal: Chicago’nun kütüphaneleri

ŞahaneBirKitap

Prof. Dr. Yaşar Çoruhlu’nun Türk Sanatında Hayvan Sembolizmi Ötüken Neşriyat tarafından yayımlanan 3. baskısıyla okurlarla buluştu. Bu baskıyı öncekilerinden ayıran en önemli fark, bu kez eserin iki cilt halinde ve genişletilmiş şekliyle yayınlanması. Uzun süre alanındaki tek kaynak olan bu kitap tartışmasız biçimde hâlâ alanındaki en önemli eser olma özelliğini koruyor.

 

Editörden

Nobel en prestijli ödüllerden biri olarak biliniyor. Özellikle “Edebiyat” ödülleri her zaman yeni tartışmalara gebe. Nobel’i alan yazarlar kadar, aday gösterilip alamayan yazarlar da bu tartışmanın konusu. Hakkında bir borsa bile var biliyorsunuz.