Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Umut, Umudun Umudu, Kalmadı mı Gerçekten Xeno?




Toplam oy: 1097

 

Gün güneşliydi ama. Sabah uyandığımda gökyüzünün bir yakasında çekilen bir tsunami dalgası gibi uzaklaşıyordu koyu bulutlar. Soğuk olmasına soğuktu, ama pırıl pırıldı gökyüzü. Bir ölümün ardından bakmakta olduğumuzu tahmin edemezdim.

 

Umut, umudun umududur.” diye yazıyordu Café Esperanza’da. “Hastalığımdan etkilenerek yazdım ama bu benim hayat hikâyem değil, bir tür metafor. O umutsuzluk halinin anlatılması.” demişti kitap için. Fakat hastalık halini anlatışı karamsar değildi: “Yolunda gitmeyen benim, sevgili Rapazinho. Motor tekliyor, diferansiyel arızalı, karbüratör yağ yakıyor. Makine öngörülen programa göre çalışmıyor ne yazık ki, aziz dostum, amortisörler ayvayı yemiş, rot balans ayarı iyi yapılmamış, direksiyon sağa çekiyor. Bir düşünsene, direksiyonu sola kırıyorsun, araba sağa gitmekte direniyor, direksiyona hakim olamıyor insan, yolun ortasında kendi kendine gezinmeye başlıyor araba. Bir üretim hatası bu, bu serideki bütün otomobillerde aynı arıza çıkıyor. Tasarımcı mühendisler motor şemasının üzerinde yeterince çalışmamış olmalılar; gözden kaçmış, yaşamsal önemde birtakım eksikler var.

 

23 Mart sabahı Ali Teoman’ın ölüm haberini aldık. Birkaç senedir kanser tedavisi görüyordu ve öğrendiğim kadarıyla bir süredir tedaviyi de bırakmış, hayattaki son günlerini geçiriyordu. Zamanla sağlığının kötüleşeceği ve acı çekerek öleceğin bilgisini edindiğin an, ne yapabilirsin? Yakından görmüş değilim Ali Teoman’ı bu günlerinde, ama yazdıklarından bu bilgilerle cebelleştiği anlaşılıyor. Belki de bambaşka meseleler üzerine odağını yöneltecek bir yazar, bir anda ömrün ne kadar kısa olduğunu idrak ediyor ve apar topar yazmaya başlıyor. Tüm ötelenenler kısa zamana sığdırılmaya mı çalışılıyor bu süreçte? Tüm hayat yazı şeridine mi dökülmeye çalışılıyor?

 

“Gönüllü olarak kabul etmemiş miydim geceleri yaşama nöbet tutup gündüzleri karanlık kovuğuna çekilen yabanıl bir yaratığa, bir tür dev baykuşa dönüşmeyi?”...  Café Esperanza’da belirttiği gibi, melankolik bir yanı vardı sanki Ali Teoman’ın. “Edebiyatın Kafka yakası”nda duruyordu sanki. Hep “sanki” diyorum; çünkü şahsen tanımıyordum kendisini. Yapıtlarını yayımlamakta olan iki yayınevinde çalışmış olmama rağmen, tanışma fırsatımız hiç olmamıştı.

 

En çok Yapı Kredi’de, Murat Yalçın’ın yanına uğradığı zamanlarda görürdüm kendisini. Aklı başında, tertipli, rasyonel bir adam izlenimi alırdım. Basketbol oynarmış, Alman tedrisatından geçmiş, mimarmış, okutmanlık yapıyormuş artık, vs. pek çok varyete bilgiyi Murat Yalçın’la, peşi sıra yaptığımız sohbetlerden öğrenmiştim. Başka kimliklerini bilemezdim de ilk editörlük yapmaya başladığımda. Yeni yayımlanmış arzın merkezine burgaç romanı Uykuda Çocuk Ölümleri’ni okuyarak tanışmıştım yazar haliyle. Hatta gerçek adı da farklıymış galiba... Benim için Xeno’ydu.

 

Zamanla ortaya çıktı, 1991’de meğer ilk öykü kitabını yayımlamış: Gizli Kalmış Bir İstanbul Masalı’nı. Haldun Taner ödülü kazanmış, hatta Nurten Ay adlı bir sekreter arkadaşının adına katılmış o yarışmaya. Yıllar boyunca bu oyun ortaya çıkmamış, ne zaman beynindeki ur ömrü kurutmaya başlamış, itiraf etmek durumunda kalmış. Hayatın şeridi işte… Öyküleri, romanları, şiirleri ve hatta kendisiyle yapılan söyleşiler, yayımlanacak miras metinler… Pervaneler, Kara Delik Güncesi, Eşikte, Horasan Elyazması, Aşk Yaşama Uçuk, Taş Devri… Arkasından bize bırakılmış bir dünya, Armağan Ekici’nin ifadesiyle, “bizim kuşağın” keşfedilmeyi bekleyen yazarının.

 

 Yaşarken dilim elvermezdi Oğuz Atay’a benzetmeye, ama kaderi aynı olan o usta yazara ironisi de benzerdi kanımca. Belki de suskun, ciddi, rasyonel gözüken adamların iç dünyalarında yarattıkları ironik anlatılar, mizahi felsefeler risklidir, en azından nükleer kazalar, genetiğiyle oynanmış gıda maddeleri, vs. kadar.

 

Aynı gün içinde menekşe gözlü yıldızın da öldüğünü öğrendik. Hatta kutsal bir kentte bir bomba da patladı. Taziyeleri sosyal medyada paylaştık biz okurları. Öyle kalabalık değildik sanırım, yazarlar ve yayıncılar, bir de gerçek okurları.

 

Elbette Elizabeth Taylor kadar ilgi çekmedi sosyal mecralarda, ama bence çok daha büyük bir kayıptı. Ne filmleriyle ne de ilişkileriyle sansasyon yaratmamış, içindekileri kâğıtlara dökerek okurlara ulaştırmış, belki de bu nedenle boşalan beynini modern çağın illetiyle doldurmuş, genç ölmüş bu güzel yazarı, sanırım önümüzdeki yıllarda hep hatırlayacağız.

 

 

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Son birkaç yıldır sanata olan ilgi ülkemizde gitgide artıyor. Bu durumun farkında olan yayıncılar da daha fazla sanat kitabı yayınlıyorlar. Özellikle Batı resmi/sanatı hakkında ülkemizde genel kültür az olduğu için bu alana hitap eden kitapların sayısında ciddi bir artış var.

Edebiyat kelimesinin en büyük talihsizliği zaten biliniyor olması. İnsanların “zaten biliyorum” deyip sözlüklere müracaat etmediği talihsiz kavramlardan biri edebiyat. Hiç okumasak da, elimizden romanlar, öykü kitapları düşmese de edebiyat orada bir yerde aşikâr olarak durur zaten. Edebiyat kelimesinin ilk anlamı ile mecaz anlamı arasındaki tezat ise rahatsız edicidir.

Amin Maalouf, Türkiye’de çok az yazara nasip olabilecek bir sevgi halesiyle sarmalanmış bir yazar. Her kitabı sadece çok okunmakla kalmıyor aynı zamanda edebi çevrelerde tartışılmaya değer görülüyor. Hatta edebi çevrelerin dışına çıkıp düşünce dünyasına da ilham veriyor. Eleştiriler de ardından geliyor tabii ki.

Yeni bir yıl, yepyeni bir yıl… Başlangıçlar önemlidir ve nasıl başlarsan öyle gider. Her pazartesi başladıkların küçük bir adımdır ama ocak ayında yaptığın başlangıçlar daha büyüktür. Geçen yılı unut, kaç yaşında olduğunu da… Pırıl pırıl bir yıl var önünde… 365 gün, 12 ay, 52 hafta, 8.760 saat, 525.600 dakika… Bunları, seni sayılarla sıkmak için söylemiyorum.

Şule Yayınları’ndan çıkan son öykü kitabı Fantastik Şeyler ile okuyucu ile yeniden bir araya gelen Naime Erkovan, edebiyatın toprak sahasına adını ilk olarak Beşinci Düğme ile yazmıştı. Aynı eserinde “Her şey gezegenlerin konumu yüzünden’’ diyordu Erkovan. O sebepten mi yoksa başka nedenle mi bilmem, ama önemli bir mevzu bence de.

Kulis

“Jack London’ın Unutulmaz Bir Romanını 40 Yıl Sonra İngilizce Aslından Çeviriyoruz”

Henüz bir yaşını doldurmamış bir yayınevi Kutu Yayınları. Hikâyesini anlatır mısınız?

ŞahaneBirKitap

Birkaç sene önce, yazar arkadaşlarla oturup şu meseleyi tartışmıştık: Yazdıklarımızı hiç kimsenin okumayacağını bilsek, yine de yazar mıydık? “Okur” olmadan yazdıklarımız bir işe yarar mıydı? Hele ki okuruyla konuşan, okuru da kurmacanın içine davet eden, hatta onu hikâyesinin bir kahramanı haline getiren yazarlar ne yapardı okur olmasa?

Editörden

Doksanlı yılların sonu olmalı. Yaşadığım taşra şehrinde sadece bir tane olan müzik mağazasına gidip gelip Pink Floyd’un The Dark Side of the Moon albümünü soruyordum sürekli, geldi mi gelmedi mi diye… Çünkü müziğin bir kaset ya da CD marifetiyle dinlendiği zamanlardı ve sevdiğiniz bir grubun albümünün çıktığını duymanız ayrı dert, o albümün sizin yaşadığınız şehre ulaşması ayrı dertti.