Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Dosya


Dosya

Vampir kitaplarını neden okuyoruz?




Toplam oy: 1739
Gregory Kirschling – Entertainment Weekly

12 yaşında bir genç kız olmayan herkes, dünyanın en ünlü vampir romanları yazarlarından biri olan Stephenie Meyer’in, 17 yaşından küçüklerin bir yetişkin gözetiminde izlemesi tavsiye edilen filmleri izleyemeyen ve korku kitapları okuyamayan üç çocuk annesi olduğunu öğrendiğinde şaşıracaktır. Meyer, Stephen King kitapları okumak için çok fazla hanım evladı olduğunu ve korku romanları okumaktan tavuk gibi korktuğunu söylüyor. Stephenie Meyer bir gece rüyasında, bir genç kızın ormanda bir vampirle karşılaştığını görüyor. Sabah kalkıp hayatının ilk romanını yazmaya başlıyor.

 

VAMPİR EDEBİYATI

 

Homo Sapiens lanetli bir tür, ruhsal dünyası oluşurken ne gibi kırılmalar yaşadı ki “iyi” olanı değil, “kötü” olanı çekici buluyor? Bunun yanıtını onun özgürleşme düşüncesindeki sakatlıklarda aramak gerek. İyi de kötü de insan hayatına müdahele eder, böylece bir bağımlılık ilişkisi oluşur. Şimdi soru şu; hangisi insanın içindeki gizil eğilimleri okşar

 

Edebiyattaki fantazya zaman zaman bu sorunun peşinden gitmiştir.

 

Modern bireyciliğin ikonu olan “Vampir” de bu fantazyanın ürünü. Sosyal kahramanlardan sıkılınca onu geri çağırdık. İkoncanları bu amansız ikon ile seviştiriyoruz. Erotizmin böylesi...

 

Yeni vampir azgın finans kapital bireyciliğinin köpüklerinden doğdu. Bütün dünya okuyor, steril bir korku oyunu. Neo-liberal dönemin cool insanı sosyal bir vampirdi zaten. Edebiyattaki yeni vampirizm bu tipin güç yenilemesi. Ya da böyle bir oyun. Dileriz kimseye kötülüğü dokunmaz.

 

Vampirizmin tarihine bir göz atalım.

 

1897’de, korku edebiyatı güçlü ve geniş bir kitleye hitap ederken birden İngiltere’de Dracula adında bir roman yayınlandı. Gotik ve korku öğelerini taşıyan bu roman yazarı Bram Stoker’ın hiç hayal edemeyeceği bir üne kavuşmuştu. Vampir hikayelerinin ilki olmasa da en inandırıcısı, en romantiği ve en ünlüsü bu roman olmuştu. Artık vampir ve Dracula kelimeleri eş değerdeydi. 

 

Dracula: Hikayesinin kökeni efsanevi kazıklı voyvodaya, Vlad Tepes’e dayanan Dracula 1897’de Londra’da basılmıştı. Yazarı Bram Stoker kitabı yazmaya başlamadan önce uzun yıllar Doğu Avrupa folklorunu araştırmış, yerel hikayeleri dinlemiş ve okumuştu. Şüphesiz bu hikayelerin arasında en çarpıcısı ve dehşet dolu olanı kanlı Voyvoda Vlad Tepes’e ait olandı. Kimilerinin acımasız bir katil kimilerinin de neredeyse bir aziz olarak resmettiği bu karakteri Bram Stoker yine Doğu Avrupa’ya ait olan başka bir efsane ile birleştirdi: Vampir. Kan emici kötü ruhlar.

 

Romanda işlenen korku öğesinin yanı sıra erotizm ve aşk da son derece belirgindir. Dracula’nın Londra’da Mina Murray ve Lucy Westenra’yı ziyaretleri, dahası Dracula’nın gelinlerinin anlatıldığı bölümler, korkutucu oldukları kadar erotik bir havaya da sahiptirler.  

 

Upir: Vampir kelimesinin yazılı haline ilk olarak 1725 yılında rastlanır. Avusturya İmparatorluğu, Sırbistan ve Güney Batı Romanya’yı ele geçirdikten sonra bölgedeki memurlar yerel halkın “vampir” denilen yaratıkları yakalayıp öldürdüklerine dair raporlar yazarlar. “Vampir” kelimesi Çekçe ve Slovakça’da “upir” şeklindedir. Aynı şekilde eski slav dillerinde ve Rusça’da da “upir” olarak geçmektedir. Etimologlar vampir kelimesinin Tatarca’daki (ve Türkçe’deki) obur kelimesinden geldiğini tahmin etmektedirler.  

 

Başlangıç: Vampir edebiyatının başlangıcı aslında oldukça eski. 18. yüzyıla kadar uzanıyor. Alman şairlerin şiirlerinde geçen Vampir kelimesi daha sonra Lord Byron’ın doktoru John Polidori tarafından bir kısa öyküde işleniyor. Dracula öncesi vampir edebiyatının en önemli eseri vampirizmin cinsel boyutunu da berrak bir şekilde yansıtan Carmilla adlı romandır. Lezbiyen vampir Carmilla’nın hikayesinin işlendiği romanda, Carmilla’nın vampirliğinin getirdiği kana susamışlık çok açık bir şekilde anlatılıyor.  

 

20. Yüzyıl:  Macera, seks, kan, korku, ölüm. Vampir edebiyatının en belirgin konuları bunlar. Dracula’nın popülerleşmesi ve insanların bilinmeyene ve okülte olan meraklarıyla birlikte 20. yüzyıl boyunca Vampir edebiyatı giderek artan bir popülerlik kazandı. Dracula’nın aksine vampir romanları genellikle seri kitap olarak yazılıyor ve basılıyordu. Vampir veya vampir avcısı olan bir ana karakterin çeşitli zamanlarda başından geçen maceralar anlatılırken vampirler genellikle Dracula’dan, vampir avcıları da Van Helsing’den esinlenerek yaratılıyordu. 

 

Ben Efsaneyim: 1954 yılında Richard Matheson tarafından yazılan I Am Legend (Ben Efsaneyim) kitabı vampirizmi o güne kadar işlendiği doğa üstü çerçevenin dışına çıkarmıştır. Los Angeles’da yaşayan en son insanın hikayesinin anlatıldığı kitapta, ana karakter Robert Neville bir hastalık sonucu vampir olan insanlarla mücadele etmektedir. Vampir mitlerinde olduğu gibi sadece gece ortaya çıkan bu yaratıklar yine kanla beslenmektedir. Fakat genel vampir mitlerinin aksine bu yaratıkların ortaya çıkmalarının sebebi doğaüstü bir güç değil, laboratuarlarda araştırılan bir hastalıktır. Robert Neville de evindeki laboratuarda bu hastalığı tedavi etmenin yollarını arar.  

 

Epik Vampirler: Edebiyat tarihinde vampirler 20. yüzyılın ortalarına kadar şeytanın ve kötülüğün cisim bulmuş halleri olarak yansıtılıyordu. Fakat 1960’lardan itibaren yazılmaya başlanan epik vampir hikâyelerinde protagonist olan vampirler trajik kahramanlar olarak resmedilmeye başlandı. Bunların en başında da Marilyn Ross’un Barnabas Collins serisi gelmektedir. Elbette epik Vampir hikayeleri denince Anne Rice ve Vampir Kroniklerini de unutmamamız gerekir. 

 

Anne Rice: Kitapları 100 milyonun üzerinde satan vampir kraliçesi. 1976’da Vampirle Görüşme adlı kitapla başladığı yazım hayatına 20’den fazla kitap sığdıran Anne Rice, popüler vampir imajının oluşmasında başat rol oynamıştır. Anne Rice’ın vampirleri daha karizmatik, daha seksi ve insanların arasındaydı. Anne Rice’ın romanlarındaki vampirler dağların tepelerindeki eski şatolarında değil insanların arasında yaşıyordu. Bununla birlikte daha önceki edebiyat uyarlamalarında vampirler genellikle hikâyenin kötü kahramanı rolünü oynarken Vampirle Görüşme’yle birlikte vampirlerin doğaları, iç dünyaları ve psikolojileri de inceleniyordu. Belki de daha önemlisi Vampirle Görüşme’yle birlikte vampir hikâyelerine bir parça inanılırlık da gelmişti. Bu inanılırlık ve popülerlik sonucunda sekiz kitaplık bir seri ortaya çıktı.

 

Anne Rice romanları sadece vampir edebiyatını değil “gotik” denilen bütün bir kültürü derinden etkiledi, hatta ortaya çıkmasını sağladı. Özellikle 80’ler ve 90’larda gotik edebiyatın ve kültürün en büyük ismi kendisiydi.

 

Alacakaranlık Serisi: Harry Potter’ı tahtından indiren seri. İster beğenelim, ister beğenmeyelim Alacakaranlık serisi yabana atılacak, önemsenmeyecek bir olgu değil. Peki nedir yeni çağın vampirlerini bu kadar çekici kılan?

 

Alacakaranlık serisini aslında elma şekerine benzetebiliriz. Jane Austen’ın, Emily Bronte’nin, William Shakespeare’in işlediği “imkânsız aşk” (elma) temasının, üstüne “vampirler” (şeker) dökülmüş hali. Bu haliyle de alışagelmiş imkânsız aşk romanlarından daha çekici olduğu açık. Fakat bu seriyi vampir edebiyatına sokmak elma şekerini şekerleme saymak kadar zor. Okuyucu kitlesi olarak gençleri (12-20 yaş arası) hedef alan seri denenmiş ve başarılı olmuş kitapların izinden giderek başarıyı yakalıyor. Aşk ve Gurur, Romeo ve Juliet, Uğultulu Tepeler, yazarın ilham aldığı eserler arasında. Hatta serinin her kitabı sırayla bu kitaplardan etkilenerek yazılmış. Yine de her bir kitap esinlendiği kitaplardan daha rahat okunabiliyor çünkü hedef kitlesi daha küçük yaşta.

 

Ne elma ne de şeker olan bu seri ne çocuk ne de yetişkin olan hedef kitlesi için biçilmiş kaftan. 

 

Çocuk edebiyatı: Çocuk edebiyatında vampirler denilince akla gelen ilk kitap Küçük Vampir serisidir. Konu çocuk edebiyatı olduğu için bu seride cinsellik, ölüm, kan ve korku öğeleri bu kitaplarda yer almaz. Bunun yerine kahramanımız vampirler diyarında yaşayan küçük bir çocuktur ve onun komik ve masum maceralarını izleriz.  

 

Türkiye’de Vampir Edebiyatı: Türk edebiyatında vampirlere ilk örnek Ali Rıza Seyfi'nin Kazıklı Voyvoda eseridir. İlk baskısı 1931’de olmak üzere 30'lu yıllarda toplam iki baskı yaptı. Kitap Bram Stoker'ın özetlemesi, bir uyarlaması, bir Türkçeleştirilmesidir. Daha sonra bu kitap bir senaryo konusu olarak Drakula İstanbul'da filmine esin kaynağı olur. 1958'de ise Kerime Nadir Dehşet Gecesi’ni yazar. 1997 yılında ise (ki Stoker'ın Dracula'sının 100. yılıdır) Drakula İstanbul'da adıyla tekrar basılır. 

 

KORKULARI, DAHA GÜÇLÜ KORKULARLA UNUTMAYA ÇALIŞMANIN GELENEKSEL YOLU: VAMPİR EDEBİYATI
Selim Yalçıner

 

Vampir sözcüğünü duyanların dudaklarında beliren gülümseme, bu türün gelişimi ve hangi koşullarda yeniden etkili olmaya başladığının gözlenmesiyle donabilir, gerçek bir vampirle karşı karşıya bulunulduğunun dehşetiyle kan dondurucu bir çığlığa dönüşebilir. Vampir, vampir'e gereksinme gösteren ortamlarda hemen boy gösterir ve ondan korkarız. Ben korkarım örneğin, Drakula'dan değil, onu yaratan koşullardan. Son yıllarda böylesi koşullara doğru hızla yol aldığımızdan mıdır nedir, vampir edebiyatı yeniden hortladı. Vampir romanları dünya listelerinin ilk on kitabı arasında, hatta ikisi üçü bir arada ilk beşe girdikleri bile oluyor.

 

Vampir romanlarının dünyada 18. Yüzyıl'ın başlarından itibaren görülmesi, neredeyse  roman kadar eski bir türle karşı karşıya bulunduğumuzun göstergesi sayılabilir. Vampir romanları, romanla senkronik bir biçimde, kimi zaman inişte, kimi zaman çıkışta, hep var olagelmiş. Roman varsa, vampir de var; söylencelerden çıkarak ete kemiğe bürünmüş (mezardan çıkıp o bölge ahalisine kan kusturan) vampirler, korkularımıza eşlik etmişler, korkularımızı belki bir anlamda yaşanır kılmışlar.

 

İlk vampir, bilindiği kadarıyla, Hırvatistan'da boy gösteriyor, Kringa Köyü'nde. Bu ilk örnek, 1652 yılında ölmüş, 1672 yılında dirilmiş, köyüne dehşet salmış: Jura Grando. Johann Weichard Valvasor'un kitabında yer alıyor önce, sonra da vampir konusuyla ilgilenenlerin nesnesi haline geliyor.

 

Vampir, öyle kolay kolay olunmuyor. Öleceksiniz, sonra ölümünüzün kesin olmadığına ilişkin belirtiler boy gösterecek; eğri duran haç (haç evet, Hıristiyan olmak gerekiyor mu vampir olmak için, gerekmiyor mu, bilemeyeceğiz. Aslında dünyanın her yerinde benzeri muzurat var, Avrupa'daki vampirlerin geleneği böyle), mezarda fare deliği gibi. Mezarınız açılıyor, bir bakıyorlar ki siz neredeyse mezara gömüldüğünüz fiziki koşullardasınız: cildiniz biraz soluk ama etleriniz çürümemiş, az çok sağlığınızdaki bir görüntüye sahipsiniz. İş bundan sonra başlıyor: nasıl tam anlamıyla öldürüleceksiniz ki bir daha dirilip köyünüze, yerleşiminize, neyse, kötülük etmeyesiniz. Eğer yukarıda sayılan belirtileri çevre sakinleri görmezlerse, vampirliğe başlayabilirsiniz. Evet, kurtulamadınız, vampirliğe eğiliminiz uyanık köylüler tarafından farkedildi. Şimdi nelerle karşı karşıya kalacaksınız, görelim.

 

Kafanız kesilip gövdenizden ayrılacak, bu ilk iş. Sonra, kalbinize bir ağaç kazık çakılacak. Yetmedi, ağzınıza sarımsak doldurulacak. Hepsi bu kadar mı? Hayır. En iyisi bir de yakılmanız. Yakıldıktan sonra artık, kalkıp köye zarar verme, tercihan genç bakirelerin boynuna dişlerinizi geçirip kanlarını içme gibi eylemlerde bulunamayacaksınız.

 

Zor iş. Ama böyle. Köye, köyünüze, ne gibi zararlar verdiniz ki böylesine ağır bir cezaya uğratılıyorsunuz? Salgın hastalıklar örneğin, doğal yıkımlar örneğin, kötü hasat örneğin, işlerin kötü gitmesi örneğin. Bunların bir kısmı o dönemin koşullarına göre bilinemeyen, açıklanamayan şeyler, salgın hastalık, doğal yıkım gibi. Kötü hasat, işlerin kötü gitmesi, açlık gibi felaketler ise, görece, o dönemin koşullarına göre bir şekilde çözümlenebilir sorunlar. Ama gene de vampirlere ve yukarıda belirtilen işlemlere tabi tutulmalarına gereksinim duyuluyor bu olumsuzlukların giderilebilmesi için. Sosyal-antopolojik bir yansıma olarak vampir, sorun çıktığında ortaya çıkıyor. Sorun var, sorunlar, bunları çözemiyoruz. Kendi içimizden birini kurban ederek kurtulmaya çalışıyoruz felaketlerden. Alan memnun veren memnun gibi bir durum mu ortaya çıkıyor ve de sonsuza –insanlığın sonuna- kadar vampirlere gereksinim mi duyacağız çok başka türlü çözümlenebilecek sorunlarımızın ortadan kaldırılabilmesi için, konuların önemlilerinden biri bu.

 

Vampir, tabii ki her türlü sorunla birlikte zuhur etmiyor. Sorunun çözümsüzlüğünün toplumca genel kabulü gerekiyor kan emen bir yaratığın ortaya salıverilmesi için. Bir de, kan emiciliğin bulunması. Kan emilecek ki bu işi profesyonel olarak yapanlardan öç alınsın. Yaşamı sürdürebilme savaşımının imgesel olgularından biri, kan emilmesi.

 

Kanımız emildi! Kim, ne, neler emdi kanımızı? Salgın hastalıklar olabilir, doğal yıkımlar –ölüm- olabilir, savaşlar olabilir, açlık olabilir (Mahşerin Dört Atlısı?)

 

Savaşlara, kıtlığa, açlığa, "Kanımızı kim emiyor?" diye yaklaşmamak gerekir, tehlikelidir bu. Somut sonuç alınması zor bir uğraştır, sınıf savaşı gibi. Oysa yakındaki bir mezarı açıp içindekine vampir yok etme yöntemlerini uygulayabilme mümkündür, yapılabilir.

 

Bir de tabii işin korku yanı var. Bizi ağırlıklı olarak ilgilendiren yanı bu olmalıdır. Korkuyoruz hep, bir çok şeyden. Ama vampirden daha çok korkuyoruz! Korkularımızı bir an olsun unutabilmek için psikiyatrlarda sürünmek çok pahalı, zaman alan ve cesaret gerektiren bir iş: öyle ya, psikiyatra içini dökmezsen derman bulamazsın. Ayrıca, içini iyice açsan da psikiyatra, sağlığına kavuşacağının garantisi yok. Psikiyatrların ellerinde sömürüyü, savaşları, işsizliği, açlığı, hastalığı, evsiz kalmayı, yalnızlığı ve diğer korkutucu olguları önleyecek güç olsa ne iyi olurdu, hep birlikte onlara gider, derdimizi döker, sorunlarımızdan kurtulurduk. Bunun için biraz çok çok fazla psikiyatr gerekirdi belki ama hiç olmazsa böylelikle en azından çözülebilir bir sorunla karşı karşıya olduğumuzu bilirdik.

 

Vampir korkusuyla günlük korkularımızı kısa bir süreliğine de olsa unutabiliyoruz. Okur böyle yapıyor. Sinema, televizyon izleyicisi bu yolla rahatladığını sanma yanılgısıyla mutlu oluyor.

 

Sadece vampir de değil; canavarlar var, uzaylılar var. Korku filmlerine, romanlarına kahramanlık eden başka yaratıklar da var ve hep birlikte korku dünyamıza renk katıyorlar. 'Kötü' böyle bir şey; mutlaka asıl kötüden başka bir şey olmalı, biz onunla mutlu olmalıyız. Bizim 'kötü'müz bizim, asıl kötü başka yerde, başka bir şey, o, çok kötü.

 

Stephen King, korku edebiyatının önde gelenlerinden. Bu türü öylesine büyük bir yetkinlikle kullanıyor ki, korkutanla kimi zaman ince ince, kimi zaman açık açık alay etmekten geri durmuyor. Yaptığını biliyor, yanlışmış gibi gösterirken doğruyu yapıyor, okuyucuyu da dönüştürüyor. Korkuyu işleyerek korkusuzluğa yaklaşılmasının yollarını arıyor. Büyüklüğüne yaraşır biçimde, korkudan katılıp bırakmıyor okurunu, onunla birlikte korkuyu yenmeye çalışıyor.

 

Stephenie Meyer, 1973 doğumlu, Arizona, Phoenix'te yaşıyor, Mormon. Roman yazıyor, vampirler üzerine, kitapları milyonlar satıyor. Drakula'nın yazarı Bram Stoker'dan farkı, onun 1897'de yazdığından çok daha gerilere seve seve düşmesi. Mormonluğa uygun bir biçimde, evlilik öncesi ilişkiye kesin olarak karşı. Kahramanı Bella Swan'ın başı, Edward Cullen'le (vampirimiz oluyor) yakınlaşmasıyla derde giriyor. Evlilik öncesi ilişki deyince, okşamalardan söz ediyoruz, daha ileri gidilmesi akla bile gelmiyor çünkü. Aksi halde başına gelmedik kalmaz. "Yakınlaşmayacaksın", Meyer'in bilinçdışını ustaca kullanarak anlattığı bu. Yoksa Bella gibi başına buyruk, kadın haklarından yana, asi olursan, vampirler kanını emer!

 

Vampirlerle mücadele edilirken bir de insan iradesi dışında sayılabilecek bir faktör devreye giriyor, unutmamak gerekli: Işık.

 

Gün ışığı, güney, aydınlık; vampirlerin baş belası. Işık görünce ya toz olup dağılıyorlar ya da yanıp kül oluyorlar. Bu metafor da, ışık yani, vampir edebiyatının temel noktalarından biri. Aydınlık gerekiyor vampirlerden kurtulabilmek için, aydınlık, ışık, bilgi; karanlığın tersi. Diyalektik ikizi. Karanlık aydınlığa, aydınlık karanlığa böylesi bir sarmalla bağlandığında, vampirleri yaşamın içine daha bir güvenle yerleştirebilmek söz konusu. İnsanlık, boğuştuğu karanlığın ancak aydınlanmayla yenilebileceğinin bilinçdışı bilgisine, kan emiciliğin çıktığı dönemde ulaşmış.

 

İşler kötüye gittiğinde, çok çok feci bir hal almaya başladığında, insan, o ana kadar inanmakta olduğu tinsel ortamın, diyelim ki monoteist söylemin yetersizliğine varıyor. Önce kabul etmek istemiyor bu durumu, itiraz ediyor kendi kendine. Sonra, gerçekten de kendisine onaylattırılanların artık olanları açıklamada, sorunları çözmede hiç ama hiç bir yararı olmadığına kesin kanaat getirdiğinde, bir önceki tinsel döneme geri gidiyor. Pagan diyelim, başka bir isimle analım, o döneme ve de o dönemden simgelerle çıkış yolu aramaya başlıyor.

 

Verili düşünsel-duygusal ortam, monoteist tinsel ağırlıklı söylem yetersiz kalırsa pagan dönemden yardım istiyor. Sorunlar olağanüstü ürkütücüyse, daha ürkütücü ve korkunç simgeler aranıyor bu kurtuluş çabasında, bulunuyor: Vampir.

 

Her şeyi açıklayan, daha doğrusu açıkladığını sanan tinsel söylemlerin inandırıcılıklarını tam anlamıyla yitirdiklerinin kanıtlanması ve de olağanüstü korkularla boğuşurken bile yaşama sarılma isteğimizin –daha büyük bir korkunun varlığını tasavvur edip rahatlamaya çalışmakla- göstergesi, vampirimizle de sağlanıyor.  

 

Neden vampirler birçok okuru ve izleyiciyi çekiyor?

 

Vampir kitapları ve filmleri birkaç çekici unsura sahiptirler: 

 

1- Vampirlerin konu edildiği kitaplarda olay örgüsündeki akış her zaman çizgi ötesidir. Gerçek bir vampir hikayesi her zaman ölümle ilgilidir.
2- Hepimiz insanların göründüğünün dışında bambaşka birisi olması fikrinden etkileniriz. Bir vampirin gerçek kimliğinin fark edilmesi ve açığa çıkması her zaman bu tür öykülerin olay örgüsünde kilit nokta durumundadır. Bazen en çok ilgiyi bu çeker.
3- Vampir hikayeleri saf, sınırsız ve sonsuz bir tutkuyu keşfedebileceğiniz bir ortam sunar. Aynı tema gerçek hayatta geçen bir öyküde absürt olabilecekken vampir hikayelerinde çok daha etkileyici hale gelir. Sadece bir vampir sizi sonsuza kadar sevebilir. Çünkü vampirler ölümsüzdür.
4- Vampirler kadınlar için “elde edilmesi zor” rolünü oynarlar. Şövalyelik, naziklik, yücelik gibi eski dünya adetlerini temsil ederler. Bu değişik hallerini ve stratejilerini kendimizi dışarıda bırakarak izleyebiliyor veya okuyabiliyor olmak ise her zaman hoşumuza gider.
5- Vampirler toplum tarafından dışlanmış olmayı ve kınanmayı pek de takmazlar. İşte bu düşünce çerçevesinde çoğu ergen, vampirleri kendilerine birer rol modeli olarak seçebilir.
6- Vampirler hakkında bilgisi olan izleyici ve okur vampirlerin ne kadar kırılgan olduklarını da bilir. Bu bir çeşit kendini yakın hissetmedir. Hikaye içinde vampirlerle savaşan insanlardan daha bilgili olma hali insanların hoşuna gidebilir. Yakından tanıyor olmanın sebep olduğu “kendini özel hissetme” hali...
7- Vampirlerle ilgili müzik veya resim dallarında verilmiş çok fazla eser yoktur. Bu da, bu konunun öykülendirilmesine çok daha uygun bir başlık olduğunu göstermektedir. Böylece edebiyat alanında vampirler oldukça popüler olmuşlardır.

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Vazgeçebileceğimizi değil de tercih edebileceğimizi düşünmek ne kadar aldatıcı? Her şeyden umudunu yitirmiş birini görüyorsanız belki hırslarına belki beklentilerine küsmüştür ama en çok da bir tercih yapabileceğine inanmıştır. İnsan en çok tercih edemeyince anlamını yitiriyor olmalı vazgeçince değil. O yüzden vazgeçebileceğimiz şeylerin ne kadar fazla olduğunu görünce dehşete kapılıyoruz.

“Şiir masumluğun yeniden ele geçirilmesidir” der Octavio Paz. Bunun için başlangıca yani söze gideriz. Üstü örtülmüş bir güzelliği yeniden görünür kılmak için sözün hakkı bizi beklemektedir. Mustafa Köneçoğlu’nun sekiz yıl sonra yeniden basılan ilk kitabı Söz Hakkı, bir şairin gerçeklikle ve dünyayla kurduğu bağın hem oluş hem de eriş sancılarına odaklanan bir şiirler toplamı.

Lydia Davis, yazdığı mikro, kimi zaman birer cümleden oluşan öyküleriyle tanınıyor. Proust, Blanchot, Flaubert gibi isimleri Fransızcadan İngilizceye çeviren Davis, Deha Bursu olarak da bilinen MacArthur Bursu’nun da sahibi.

İnsanlık serüvenimizde ciddi kırılmaları tecrübe ettiğimiz bir çağda yaşıyoruz. Dijital devrim sadece alışkanlıklarımızı değil gerçekliği algılama ve yorumlama biçimimizi de temelden sarsıp deyim yerindeyse kararsızlaştırıyor. Bütün bu karmaşada hikâyeler de akacakları yeni yollar aramaktan geri durmuyor.

“Şairin hayatı şiire dâhildir” sözünü kullanan Cemal Süreya ise bunu poetik bir tespit olarak okuyup geçmek mümkün değil. Eserleri kadar hayatı da okuyucusunun her zaman ilgisini çekmiş, edebi kamunun konusu olmuş bir şairden söz ediyoruz.

Kulis

(Ahmet Edip Başaran) Şiirin Söz Hakkı

ŞahaneBirKitap

Tam bir İstanbul çocuğu olan, Alaattin Karaca’nın tanımlamasıyla “üstünde başında, sesinde soluğunda ‘eski bir İstanbul’dan rayihalar taşıyan” yazar Cem Sancar 82 denemeden oluşan yeni kitabı “Her İnsan Bir Ayet’te çocukluğunun İstanbul’unu, şehrin sokaklarını, lezzetlerini, mevsimlerini insanlarını kendine özgü muzip diliyle anlatıyor.

Editörden

Çocukken, Karadeniz’in insana sanki bir asır sürecek kadar uzun gelen ve kesilmeden yağan yağmurlarını izler, can sıkıntısından kurtulmak için kitaplara kaçardım. Yağmur yağdıkça, üzerime hikâyeler de yağardı aslında. Sahi, neye, neyimize yarardı hikâyeler.