Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Virginia Woolf Pazartesi Ya Da Salı




Toplam oy: 10
Bilinç akışı romanının öncülerinden olan Woolf, romanlarıyla ünlü olsa da bilinç akışının öyküdeki ilk örneklerini de o vermiştir. Onun öyküleri modernist hareketin edebiyattaki serüvenini izahta önemli bir belge niteliği taşımaktadır.

Virginia Woolf’un (1882-1941) yaşarken basılı tek öykü kitabı olan Pazartesi ya da Salı (1921) bir öykü kitaplığında bulunması gereken önemli kitaplardan biridir. Virginia Woolf, Mrs. Dalloway, Dalgalar, Deniz Feneri romanlarıyla bilinç akışı tekniğinin başarılı örneklerini vermiş bir öncüdür. Bu akım günümüzde de etkisini yoğun bir şekilde göstermektedir. Woolf’un uyguladığı bilinç akışı hem biçimsel anlamda gelenekle hesaplaşmanın adıdır hem de modern insanın yeni konumunu yansıtmada bir araçtır. Bilinç akışının doğuşu, biçimin, tekniğin bizzat kendisinin amaç olduğu bir zaman dilimine denk düşer. Bu yüzden bilinç akışı romanlarında, öykülerinde geleneksel düzyazı biçimleri eleştirilir. Biçimsel arayışların altı çizilirken; kendilerinden önceki düzyazı teknikleriyle, roman anlayışlarıyla hesaplaşılır.

Bilinç akışı romanının öncülerinden olan Woolf, romanlarıyla ünlü olsa da bilinç akışının öyküdeki ilk örneklerini de o vermiştir. Onun öyküleri modernist hareketin edebiyattaki serüvenini izahta önemli bir belge niteliği taşımaktadır. Woolf’un öykücülüğünü eşi Leonard Woolf şöyle anlatır: “Virginia Woolf’un yaşarken basılı tek kitabı olan Pazartesi ya da Salı 1921’de yayımlanmıştı. Woolf yaşamı boyunca ara ara kısa öyküler yazmıştır. Aklına ne zaman bir fikir gelse kaba bir taslak halinde karalayıp çekmecesine atmayı severdi. Sonra bir yayıncı ondan öykü ister, onun da ruh hâli yazmaya uygun olursa (çoğunlukla olmazdı) çekmeceden bir taslak çıkarıp yeniden, bazen defalarca yazardı… Ölümünden kısa bir süre önce Pazartesi ya da Salı’yı yeniden basmak ya da yeni bir derleme öykü yayınlamak konusunda sık sık konuşur olmuştuk. Sonunda Virginia 1940’ta yeni bir öykü kitabı hazırlamaya, öykülerin çoğunu da öncelikle Pazartesi ya da Salı’dan almaya karar verdi.” diyerek onun ölümünden sonra dileğini yerine getirir ve on sekiz öyküden oluşan yeni öykü kitabını yayınlar.*
Kısa öykülerinin tümüyle bir kitapta toplanması, kuşkusuz Woolf’un bütün bir öykü serüvenini yansıtması açısından çok önemlidir. Ne var ki yazarın yaşarken kitap hâline getirmediği, sağda solda yayınlanmış, dergiler arasında kalmış çalışmalarının, edebiyat araştırmacıları için bir anlamları olmakla birlikte, yazarının son kontrolünden geçmediği için onu tam olarak temsil etmediği de bir gerçektir. Bu nedenle yazarın sağlığında kitaplaştırmadığı bu metinlere kuşkuyla yaklaşmak gerekir. Onun en güzel öyküleri, sağlığında yayımlamış olduğu Pazartesi ya da Salı kitabında yer alan öykülerdir.
Onun kısa, özlü ve yoğun yazma yaklaşımını en iyi temsil eden Perili Ev ve Pazartesi ya da Salı öyküleridir. Bu iki kısa öykü onun özlü anlatım, kısa yazma ve yoğun anlatma arayışının ürünleridir. Perili Ev öyküsünde, yaşadıkları sevinçlerini, acılarını yıllar sonra görmek için evlerini ziyarete gelen çiftin eski evlerinde dolaşmaları anlatılır. Mevcut ev sahiplerini uyandırmamak için evde özenle dolaşırken, anılarına yaşam sevinçlerine bir bir dokunurlar. Ziyaret sembolik bir ziyarettir çünkü çift çoktan ölmüştür. Şimdi evde yaşamın gizi olan hazineyi aramaktadırlar. Hayalet çift evde dolaşırken, dışarıda gürül gürül akan bir hayat vardır. Öykünün sonunda kaybettikleri sevincin, aradıkları hazinenin kalplerindeki ışık olduğunu keşfederler. Sonunda gömüyü bulmuşlardır. İki sayfalık Perili Ev öyküsü; kapalı, soyut biçimiyle bilinç akışı öykü tekniğinin emsalsiz bir örneğidir. Kaybolan sevinci arama imgesi yolculuğunda bakış açısı sürekli değişir, yeni ev sahipleri, eski ev sahipleri, konuşan ev karakterleriyle ve özellikle etkileyici fotoğraflarla hem fânilik duygusunun acısını hem de yaşama coşkusu hikâye edilir. Öyküdeki kamera-göz anlatım, hem gizemi/ belirsizliği artıran bir imkân sağlar hem de geçişleri anlamlı ve ritmik hâle getirir. Pazartesi ya da Salı'da şiirsel-düzyazı biçiminde yazılmış benzer bir öyküdür. Bir gün süresinde, şiirsel-düzyazı biçiminde iç monolog ve fotoğraf tekniği ile hakikat düşüncesi ve gündelik hayatı karşılaştırılarak bu ikisi arasındaki mesafe, çarpıklıklar açık edilir. Bir buçuk sayfalık kısa öyküde hakikat düşüncesinden kopuşa vurgu yapılır.
Kırık dökük konuşur kahramanlar
Woolf, öykülerinde her zaman iç dünya ile dış dünya seslerini iç içe verir ve buradan yeni bileşime ulaşır. Günlüklerinde şöyle demişti: “Bu kitapta yaptığım keşif, şimdi anladım ki, dışsal ve içsel olanın birleşmesi. Her ikisini de kullanıyorum, özgürce. Gözüm zamanında epey dışsal ayrıntı biriktirmiş.” Onun öykülerinde içlerinin derinliklerinde yaşayan kahramanlar dünyaya döndüklerinde bir boşlukla karşılaşırlar: hakikat nerede? Çiçekler, ağaçlar, sesler, renkler anlam yüklüdür. Bireyin dünyasını açık etmede önemli işlevler görürler. Küçük, kırık dökük konuşur kahramanlar. Onlara doğa eşlik eder, sessizliğin sesi olur. Hatta bazen doğa konuşkandır, durmaksızın konuşur. Tam da günlüklerinde yazdığı gibi: “Manzara kendi kendini yazan bir dize gibiydi.” Çünkü insan görebilse manzaranın da dili vardır. Çimler üzerinde bir kitap, iki sevgili, öten yusufçuk, uzayıp giden ağaçlar… İşte Woolf bütün bunları öyküye katar, bir ressam gibi renk verir, ses verir. Bu manzaranın içinde yakaladığı âşıklar, ihtiyar çiftler, mutsuz insanlar konuşurken o birden geri çekilir ve büyük fotoğrafı çeker. Ardından hayatın seslerini verir: çocuk çığlıkları, araba sesleri, trompet sesleri…
Kew Bahçeleri bilinç akışı tekniğinin önemli öykülerinden biridir. İnsanın gündelik yaşamı değil, aslında bilincindeki yaşamı, yaşadığı bu gel-gitlerle her şeyi yorumladığı bir anlatım ile kurulur. Kew Bahçeleri'nde; bir parka çevirir kamerasını orada insanlık manzaralarını, doğayla bütünleyerek yepyeni bir tablo çıkarır ortaya. Yusufcuk, salyangoz bu tabloda yerini alır. Parktaki çeşitli insanların geçmişlerine, bilinç altına götürür. İlk çiften erkek olanı sevgilisine evlenme teklif ettiği anı eşi ise boynuna kondurulan küçücük öpücüğü hatırlar. Bir ihtiyar ise savaşın acılarını dillendirmektedir. Diğer genç çift bambaşka bir dünyadadır. Öykü sonunda tüm bu olaylar ve manzara iç içe geçmiş yeni bir tablo ortaya çıkmıştır.
Öykü sanatını ileriye taşımıştır
Yeni Elbise öyküsü, tek bir cümle etrafında oluşur ve “hepimiz tabağın kenarında yürümeye çalışan sinekler gibiyiz” diyen Mabel’in hikâyesi anlatılır. Öykü boyunca Mabel’in ilişkilerini, anılarını ve gelecek tasarımlarını öğrendikten sonra gerçekten de hayatının o sinek gibi olduğuna ikna oluruz. Somut Cisimler'de; politikayı bırakıp kırık camlar, porselenler toplamaya başlayan ve artık hayatını bu tutkuya adayan eski politikacının hikâyesi anlatılır.
Duvardaki Leke onun unutulmaz bir başka öyküsüdür Virginia Woolf, Duvardaki Leke isimli öyküsünü, sanki bilinç akışı tekniğinin, diğer anlatı yöntemlerinden farklılığını sergilemek için yazmıştır. Öyküde, konu son derece basittir. Anlatıcı, duvardaki bir lekeye bakmakta ve onun ne lekesi olduğunu çıkarmaya çalışmaktadır. Eylem bu kadardır. Bu arada bilinç devreye girer ve anlatıcı; hayatı, insanlığı, tarihi, edebiyatı, bilimsel gelişmeleri yorumlayarak âdeta bir yaşam felsefesi, hatta giderek bir anlatı kuramı oluşturur. Kahraman; bilincin derinliklerinde dolaşırken, insanın muhayyile gücünün çiğ gerçeklikten üstünlüğünün çarpıcı örneklerini verir.
Woolf’un bu öyküsü; hiçbir kuramsal tartışmaya gerek bırakmayacak yetkinlikte kurgulanmış, emsalsiz bir bilinç akışı tanımıdır. Öyküde bilinç akışı tekniğinin hem örneği verilmiş hem de geleneksel anlatı türleriyle farklılığı ortaya konulmuştur. Görüldüğü gibi öyküde hiçbir olay yoktur. Öykü, küçücük bir lekenin insan bilincinde uyandırdığı bir bölük karmaşık duygularla oluşturulmuştur. Yazar aradan çekilmiş, okurla anlatıcı dolaysız olarak karşı karşıya getirilmiştir.
Virginia Woolf büyük romanları kadar öyküleriyle de başarılı bir yazar portresi çizmiş, öykü sanatını ileri bir noktaya taşımıştır.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Yalnızca kendini kaptırarak kitap okudun diye, görebildiğin dünya da genişleyecek sanma. Ne kadar bilgi depolasan bile, kendi kafanla düşünüp kendi ayaklarınla yürümedikçe her şey sahte, havada ve gelip geçici şeyler olarak kalır.”

 

- Sosuke Natsukawa, Kitapları Kurtaran Kedi

Bu yazının başlığında yer alan üç yargı cümleciğinin ortak noktası “bilmek” ve “yapmak”. Tarihin üç ayrı döneminin, üç ayrı idealin formülü gibi. İlki Marks’ın pek sevilen aforizmalarından biri: “Bilmiyorlar ama yapıyorlar.” Yaptıkları bildikleri değil, bildiklerini yapamıyorlar fakat yine de yaptıklarının bildiklerinin bir sonucu olmasını diliyorlar.

Nobel ödülleri, olanca prestijine rağmen her zaman büyük tartışmaları da beraberinde getirmiştir. Ödül verilen yazarlar hep alması muhtemel olanlarla mukayese edilir. Hele Tolstoy, Kazancakis, Woolf gibi isimlerin “ödül almaya layık bulunmadığını” düşününce… Son senelerde Nobel Edebiyat Ödülleri tartışmaların merkezinden bir türlü kurtulamadı.

 

Rüyamda aksakallı bir ihtiyarı gördüğümde heyecanlandım. Bana tüm araştırmalarım için nasihat veriyordu. Dewey’e bak dedi usulca. Gece yarısında heyecanla uykudan uyandım. O gün erkenden yatmıştım ve evdekiler henüz uyumuşlardı. Uykumun derinliğinde gelen bu mesaj beni uyandırmaya yetmişti.

1. İbrahim Tenekeci’den seçme şiirler: Sözü Yormadan

 

Kulis

İbrahim Tenekeci: ''Amacımız İyiyi İstikrarlı Hale Getirmek''

ŞahaneBirKitap

Denizden, denizcilikten, deniz kahramanlarından söz eden tarihî romanımız sanıldığından daha az. Diğer dönemler bir tarafa, peş peşe büyük kahramanların çıktığı 16’ncı yüzyıl hakkında yazılanlar bile bir elin parmak sayısı kadar henüz. 1487’de doğduğu tahmin edilen ve Kanuni’den bir yıl önce, 1565’te vefat eden Turgut Reis de söz konusu yüzyıla damgasını vuran deniz kurtlarından.

Editörden

Edebiyatın en güzel tarafı, insanı içinde bulunduğu halden uzaklaştırabilme kudreti sanırım. Çünkü edebiyatın büyük ve özel malzemesi insandır. “Bir küllüğün bile öyküsünü yazabilirim” diyen Çehov bile şunu çok iyi biliyordu, aslında anlattığımız küllükten çok, insanın küllükle olan irtibatıdır. Her yazar, okuruyla bir irtibat kurar.