Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Virginia Woolf'un Gözünden Londralı Olmak




Toplam oy: 31
Çizilen Londra manzarası, dönemin kapitalist ve çıkarcı dünya görüşüyle de paralel. 1930’ların başında Londra’da ayakta kalmak mücadeleyi gerektiriyor çünkü.

Antik Yunan’dan beri kentli olmak kentle hemhal olmak anlamına geliyor. Kentler sokaklarında yürüdüğümüz, meydanlarında buluştuğumuz, dükkânlarından alışveriş yaptığımız kamusal alanlar. Demokratik yönetimleri gereği karar alma süreçlerine dahil olarak yaşadığımız kenti daha çok sahipleniyoruz. Kentlerin kimliğimiz üzerinde de belirleyici bir etkisi var. İstanbullu, Parisli ya da Londralı olmak, kentle kurduğumuz ilişkinin yoğunluğu ölçüsünde kimliğimize damgasını vuruyor.

 

Virginia Woolf’un 1931 ilkbaharında yazdığı ve Good Housekeeping dergisinde yayımlanan denemelerinden oluşan Londra Manzaraları, bize edebiyatçının gözünden Londralı olmayı anlatıyor. Yazar, 20. yüzyılın başındaki kenti altı başlıkta ele alıyor. Seyahatine Thames Nehri’nin doğu kıyısındaki rıhtımlardan başlıyor ve batıya doğru devam ediyor. Virginia Woolf’un kenti anlatırken uğradığı duraklar, 20. yüzyılın başındaki Londra’yı betimlemek için özenle seçilmiş görünüyor. Geleneğin etkisini yitirmesiyle esen değişim rüzgarları, kitap boyunca kendisini hissettiriyor. Örneğin ilk denemede konu edilen rıhtımlarıyla Londra, küresel ticaretin merkezi olarak tasvir ediliyor. Dünyanın her yerinden yük gemileri hammaddelerini tüketim nesnelerine dönüştürülmek üzere kentin rıhtımlarına boşaltıyor. Woolf, ticaretin yarar işlevinin bir tür estetik kaygı yarattığından bahsediyor. Kentli insanın ince zevkleri tüketilecek nesneleri belirliyor; böylece araç, kentli için amaca dönüşüyor.

 

Trajedi ile komedi el ele

 

Londra’nın en işlek caddesi olan Oxford Caddesi, toplumsal değişimin adeta vitrini gibi. Daha elit caddelerin aksine burası fazlasıyla hikâye barındırıyor, caddede trajedi ile komedi el ele yürüyor. Kentin bütün büyüsü de buradan kaynaklanıyor. Caddedeki hız, eğlence, gösteriş katı İngiliz ahlakçılığını rahatsız ediyor. Cadde dayanıksız binaları, ince duvarlarıyla mimarideki değişimi de yansıtıyor. Artık gizlilik ortadan kalkıp geçirgenlik ve şeffaflık her yanı sarıyor. “Çağdaş Londra’nın çekiciliği, kalıcı olmak için kurulmamış olmasından kaynaklanıyor; o geçip gitmek için kurulmuştur”. Geleneğin, kenti gelecek nesillere miras bırakma anlayışı yitip, yerini şimdiye ve pratik olana bırakıyor. Çizilen Londra manzarası, dönemin kapitalist ve çıkarcı dünya görüşüyle de paralel. 1930’ların başında Londra’da ayakta kalmak mücadeleyi gerektiriyor.

 

20. yüzyıla damga vuran en önemli değer her ne kadar değişim olsa da, kentler ulus bilincine ve demokrasiye katkıda bulunan isim ve kurumlara sıkı sıkıya bağlı kalmaya devam eder. Kentlerde yaşamış ünlü yazarların, bilim insanlarının yaşadıkları evler korunup kollanır, müze haline getirilir. Virginia Woolf da, tarihçi Caryle ve şair Keats özelinde, Londra’nın önemli kişilerinin üzerinden kentlilik bilincinin pekiştiğini belirtir. Yazarın kentlerin olmazsa olmazı demokrasiye avam kamarası üzerinden yaptığı vurgu da dikkate değer. Kent sakinleri halkı temsil eden, halk için önemli kararlara imza atan Avam Kamarası’na güvenir ve iradesini teslim eder.

 

Virginia Woolf Londra Manzaraları’nda kenti geçmişi ve geleceği ile birlikte ele alıyor. Kentin geçirdiği dönüşüme olumlu ve olumsuz bütün yönleriyle bakıyor. Hem de bunu üstten değil sıradan halkın gözünden yapıyor. Böylece kenti yazılı olarak asıl sahiplerine teslim ediyor. Bugün artık o Londra’nın üstünden çok sular akmış olsa da, Joyce’un Dublin için dediği gibi, 1930’ların Londra’sını zihnimizde bugün yeniden inşa etmemizi sağlıyor, aslına uygun olarak.

 

 

 

LONDRA MANZARALARI
Virginia Woolf

ÇEV: Şenay Kara
KIRMIZI KEDI YAYINEVI 2019

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Şöyle diyor Tolstoy: “Her edebi eser, iki türden birine aittir; ya bir kahraman yola çıkar ya da şehre bir yabancı gelir.” Hikâyeleri bambaşka saiklerle türlere ayıran birçok edebi otorite olmasına rağmen (Booker, Thomas, vb.) Tolstoy’un söylediğine pek az kişi karşı çıkabilir. Herman Melville’in Redburn kitabı da bir yola çıkış hikâyesi.

Tüm edebi eserlerin kısa olması gerektiğine inanan ve bunu ‘şiirselliğe’ saygı olarak nitelendiren Edgar, 1838’de kaleme aldığı Nantucket’li Arthur Gordon Pym’in Öyküsü adlı kitabının başına gelenleri bilse ne yapardı peki acaba?

“At” dendiğinde benim aklıma tarihin görkemli sayfaları, cenk meydanları, rüzgâr gibi akıp giden süvarilerle birlikte Yahya Kemal’in; “Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik/Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik” dizeleri gelir.

 

Doğunun son birkaç yüzyıldır tarih sahnesinden çekilip deyim yerindeyse tatile çıktığını söyleyen Daryush Shayegan’a göre; Rönesans’ın başlattığı süreç beraberinde getirdikleriyle -bir çeşit “Asyalılık” kimliğiyle tanımladığı- Doğuluları “yaralı bilinç”lere dönüştürmüştür.

Sanırım anne babaların günümüzde en çok dertlendiği ve sıkıntı çektiği konuların başında çocuklarının teknoloji ile bağımlılık derecesindeki ilişkisi geliyor. Çocuklarının önündeki ekrandan başını kaldırarak doğal bir şeylerle uğraşmasını arzulamak her büyüğün en masum isteklerinden birisi olmaya başladı.

Kulis

Yunus Emre Tozal: Chicago’nun kütüphaneleri

ŞahaneBirKitap

Prof. Dr. Yaşar Çoruhlu’nun Türk Sanatında Hayvan Sembolizmi Ötüken Neşriyat tarafından yayımlanan 3. baskısıyla okurlarla buluştu. Bu baskıyı öncekilerinden ayıran en önemli fark, bu kez eserin iki cilt halinde ve genişletilmiş şekliyle yayınlanması. Uzun süre alanındaki tek kaynak olan bu kitap tartışmasız biçimde hâlâ alanındaki en önemli eser olma özelliğini koruyor.

 

Editörden

Nobel en prestijli ödüllerden biri olarak biliniyor. Özellikle “Edebiyat” ödülleri her zaman yeni tartışmalara gebe. Nobel’i alan yazarlar kadar, aday gösterilip alamayan yazarlar da bu tartışmanın konusu. Hakkında bir borsa bile var biliyorsunuz.