Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Vonnegut'tan geleceğe mektup: "Aptal gibi davranmayın!"




Toplam oy: 869

Volkswagen 1988’de Time dergisinde yayımlanacak bir reklam dizisi için pek çok saygın düşünürden yüz yıl sonrasına birer mektup yazmalarını istedi. Projeye katılanlar arasında yazar Kurt Vonnegut da vardı.

 

İşte, Vonnegut'un mektubu:

 

M.S. 2088’in bayanları ve bayları,

 

Bana, geçmişten miras kalan bilgece sözlerin hoşunuza gidebileceği ve yirminci yüzyılda yaşayan bazılarımızın size böyle sözler göndermesinin iyi olacağı söylendi. Shakespeare’in Hamlet’indeki Polonius’un tavsiyesini hatırlar mısınız acaba?

 

“Hepsinden öte önce kendine doğru ol.” Ya da St. John the Divine’da* geçen, “Tanrı’dan korkun, O’nu yüceltin! Çünkü O’nun yargılama saati geldi!” emrini? Yaşadığım yüzyıldan size ya da aslında herhangi bir zamanda yaşayan herhangi birine verebileceğim en iyi öğüt sanırım, içkiye tövbe eden bir alkoliğin ettiği dua olacaktır. “Tanrım, bana değiştiremeyeceğim şeyleri kabullenebilmem için huzur, değiştirebileceklerim için cesaret ve aradaki farkı anlayabilmem için akıl ver.”

 

Bizim yüzyılımız, öncekiler gibi bilge sözlerin bolca sarf edildiği bir dönem olamadı bence çünkü insanlığın vaziyetiyle ilgili en güvenilir bilgiye ilk biz ulaştık. Kaç kişiydik, ne kadar besin üretip ne kadar toplayabiliyorduk, ne kadar hızlı üretiyorduk, bizi hasta eden şeyler nelerdi, neden öldük, yaşam formlarının bel bağladığı havaya, suya ve toprağa ne kadar zarar verdik, doğa ne kadar acımasız ve saldırgan olabildi gibi, gibi… Tepemize çöken bunca sorunun arasında, kim kalkıp bilgeliği mumyalayabilirdi ki?

 

Beni en çok şaşırtan ise Doğa’nın hiç de doğa tutkunu olmadığı gerçeğiydi. Gezegeni yerle bir ederken de, ortalığı yatıştırıp her şeyi farklı bir biçimde bile olsa yeniden bir araya getirirken de yardımımıza ihtiyacı yoktu ve biz canlılar, onun bunları yaparken hiçbir şeyi geliştirmediğini, sadece değiştirdiğini görüyorduk. Yıldırımlar düşürüp ormanları ateşe veriyordu. Tarıma elverişli arazilerin üzerine lavlar döküp, uçsuz bucaksız yollar açıyordu. Buraların büyük şehirlerdeki otoparklardan farkı kalmayınca da yaşam yok oluyordu. Daha evvel buzul parçalarını Kuzey Kutbu’ndan koparıp Asya’ya, Avrupa’ya ve Kuzey Amerika’ya sürüklemişliği vardı. Doğa’nın günün birinde bunlardan vazgeçeceğini düşünmemiz için hiçbir neden yoktu ortada. Şimdiyse Afrika’daki çiftlikleri çöle çeviriyor. Gelgit dalgalarını dev tsunamilere dönüştürmesini ya da tepemize uzaydan meteorlar yağdırmasını bekler hale geldik. Yalnızca evrimin nadide örneklerini yok etmekle kalmıyor aynı zamanda okyanusları kurutup, kıtaları da boğuyor. Eğer ki insanlar gerçekten Doğa’nın onlara dost olduğunu düşünüyorlarsa başka hiçbir düşmana ihtiyaçları yok demektir.

 

Evet, yüzyıl sonrasının insanları olarak sizler bunu gerçekten anlamalısınız ve dahası bunları torunlarınıza da anlatmalısınız. Mevzu belli bir sayıdaki canlıya, belli bir yerde, belli bir zamanda, belli bir miktarda yiyecek sunmaya geldiği zaman Doğa acımasızlaşır. Hem siz, hem de Doğa böylesi bir nüfus artışı karşısında ne yaptınız peki? Biz buralarda, 1988’lerde kendimizi yeni bir tür buzulmuş gibi görüyoruz. Sıcak kanlı ve zeki… Durdurulamaz… Her şeyi çabucak yalayıp yutan, ardından pat diye sevişen ve çoğalan…

 

Düşünüyorum da, Doğa’yla birlikte bunca insana yiyecek yetiştirmek için yaptıklarınızı dinlemeye dayanabilir miyim emin olamıyorum.

 

Ayrıca üzerinizde denemeyi düşündüğüm çılgın bir fikrim var. Şöyle ki, başlıklarında hidrojen bombaları olan füzeleri birbirlerine bakacak şekilde çevirip ateşleyerek, zihnimizi yukarıda belirttiğim ciddi sorundan bir an olsun başka yöne kaydırabilir miyiz? – Doğa bize karşı daha ne kadar zalimleşebilir ki? Doğa dediğin, Doğa değil midir?

 

Sanırım artık içinde bulunduğumuz karışıklığı daha büyük bir duyarlılıkla tartışabiliriz. Umarım kör cahil optimistleri lider konumuna getirmekten vazgeçmişsinizdir. O tarz tipler yalnızca mevzunun tam olarak ne olduğu hakkında herhangi bir fikriniz bulunmadığında faydalı olurlar — tıpkı son yedi milyon küsür yıldır yaptıkları gibi. Zira benim zamanımdakiler, elle tutulur işler yapabilecek büyük kurumların başına geçip, büyük felaketlere yol açıyorlar.

 

Şu an ihtiyacımız olan liderler ise inatla yaşama tutunarak, Doğa’ya karşı nihai bir zafer kazanacağımızı iddia edenler değil, Doğa'nın hırçınlığını ve makul ateşkes koşullarını dünyaya gösterecek kadar cesur ve zeki olanlardır. Ateşkes koşulları ise şunlardır:

 

1. Nüfusunuzu azaltıp sabitleyin.
2. Havayı, suyu ve toprağı kirletmekten vazgeçin.
3. Savaşa hazırlanmayı bırakıp gerçek sorunlarınızla ilgilenin.
4. Hâlâ yapabiliyorken çocuklarınıza ve elbette kendinize etrafınızdakileri öldürmeden küçük bir gezegende nasıl yaşayabileceğinizi öğretin.
5. Bir trilyon dolar harcarsanız bilimin her şeyi çözeceğine inanmayı bırakın.
6. Siz ne denli yıkıcı ve savurgan olursanız olun, torunlarınızın bir şekilde başka gezegenlere göç edip düzgünce yaşayacağını düşünmekten vazgeçin. Bu hem zalimce hem de aptalca.
7. Ve bunun gibi falan işte.

 

Yüz yıl sonraki hayat hakkında çok mu karamsar görünüyorum? Bunun sebebi belki de bilim insanlarıyla çok fazla, siyasetçilere konuşma metinleri yazan tiplerle ise çok az vakit geçirmemdir. Kim bilir M.S. 2088’de belki de, tüm hayatlarını tek bir çantaya sığdıran evsizlerin bile cebinde roketler ya da helikopterler falan vardır. Herkes, dünya üzerindeki her şeyi birbirine bağlayan bilgisayarların tuşlarını tüm gün parmaklayıp, portakal sularını astronotlar gibi pipetlerle içiyorlardır.

 

Sevgilerle,

 

Kurt Vonnegut

 

 


 

 

Kaynak: Letters of Note

 

Çeviren: Sevgi Demir

 

* İncil, Vahiy 14 (ç.n)

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Son birkaç yıldır sanata olan ilgi ülkemizde gitgide artıyor. Bu durumun farkında olan yayıncılar da daha fazla sanat kitabı yayınlıyorlar. Özellikle Batı resmi/sanatı hakkında ülkemizde genel kültür az olduğu için bu alana hitap eden kitapların sayısında ciddi bir artış var.

Edebiyat kelimesinin en büyük talihsizliği zaten biliniyor olması. İnsanların “zaten biliyorum” deyip sözlüklere müracaat etmediği talihsiz kavramlardan biri edebiyat. Hiç okumasak da, elimizden romanlar, öykü kitapları düşmese de edebiyat orada bir yerde aşikâr olarak durur zaten. Edebiyat kelimesinin ilk anlamı ile mecaz anlamı arasındaki tezat ise rahatsız edicidir.

Amin Maalouf, Türkiye’de çok az yazara nasip olabilecek bir sevgi halesiyle sarmalanmış bir yazar. Her kitabı sadece çok okunmakla kalmıyor aynı zamanda edebi çevrelerde tartışılmaya değer görülüyor. Hatta edebi çevrelerin dışına çıkıp düşünce dünyasına da ilham veriyor. Eleştiriler de ardından geliyor tabii ki.

Yeni bir yıl, yepyeni bir yıl… Başlangıçlar önemlidir ve nasıl başlarsan öyle gider. Her pazartesi başladıkların küçük bir adımdır ama ocak ayında yaptığın başlangıçlar daha büyüktür. Geçen yılı unut, kaç yaşında olduğunu da… Pırıl pırıl bir yıl var önünde… 365 gün, 12 ay, 52 hafta, 8.760 saat, 525.600 dakika… Bunları, seni sayılarla sıkmak için söylemiyorum.

Şule Yayınları’ndan çıkan son öykü kitabı Fantastik Şeyler ile okuyucu ile yeniden bir araya gelen Naime Erkovan, edebiyatın toprak sahasına adını ilk olarak Beşinci Düğme ile yazmıştı. Aynı eserinde “Her şey gezegenlerin konumu yüzünden’’ diyordu Erkovan. O sebepten mi yoksa başka nedenle mi bilmem, ama önemli bir mevzu bence de.

Kulis

“Jack London’ın Unutulmaz Bir Romanını 40 Yıl Sonra İngilizce Aslından Çeviriyoruz”

Henüz bir yaşını doldurmamış bir yayınevi Kutu Yayınları. Hikâyesini anlatır mısınız?

ŞahaneBirKitap

Birkaç sene önce, yazar arkadaşlarla oturup şu meseleyi tartışmıştık: Yazdıklarımızı hiç kimsenin okumayacağını bilsek, yine de yazar mıydık? “Okur” olmadan yazdıklarımız bir işe yarar mıydı? Hele ki okuruyla konuşan, okuru da kurmacanın içine davet eden, hatta onu hikâyesinin bir kahramanı haline getiren yazarlar ne yapardı okur olmasa?

Editörden

Doksanlı yılların sonu olmalı. Yaşadığım taşra şehrinde sadece bir tane olan müzik mağazasına gidip gelip Pink Floyd’un The Dark Side of the Moon albümünü soruyordum sürekli, geldi mi gelmedi mi diye… Çünkü müziğin bir kaset ya da CD marifetiyle dinlendiği zamanlardı ve sevdiğiniz bir grubun albümünün çıktığını duymanız ayrı dert, o albümün sizin yaşadığınız şehre ulaşması ayrı dertti.