Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Yazarın dünyasına mahrem bir bakış




Toplam oy: 742
Sanatçının dünyasını, zihnini ya da eserin kendisini perdeye getiren yazar hikayeleri bir hayli ilgi çekici duruyor.

Ülkede sular durulmuyor, siyaset her yerimize nüfuz etmiş durumda ve nefes almaya her zamankinden fazla ihtiyacımız var. Bitmeyen yasaklar ve genel olarak iktidar ve erkeklik mücadelesinden geriye ne kalır bilinmez ama aslolanın sokak olduğu açık. Hem mücadele hem de yaşam alanı olarak sokağın önemini geçen bir yılda çok daha iyi anladık. Örneğin, mücadelenin ve kültürün simgesi haline gelen Emek Sineması’nın yokluğu bir mesele olarak hep önümüzde duruyor ve durmaya da devam edecek. Özellikle de nisan ayı geldiğinde. Malum, elimizde kitapçıkla filmden filme koştuğumuz günlerin ta kendisi oluyor nisan. Bir kez daha İstanbul Film Festivali başlıyor ve bu başlangıç Emek dahil birçok meseleyi gündeme getiriyor. Tüm bu sorunlardan ve ülkede yaşananlardan bağımsız bir sinema düşünmek elbette imkansız. Baktığımız ve izlediğimiz her yeni şey, bizim de dahil olduğumuz sürecin bir parçası haline geliyor. Ve bu yolculuk, çoğunlukla sokak ile zihinlerimiz arasında gerçekleşiyor. Belki de bu yüzden festivallerin (ve benzer paylaşımların) işlevi giderek daha da anlamlı hale geliyor/gelmeli.

 

Türkiye sinemasının 100. yılında hâlâ sansürle uğraşırken, filmler yasaklanırken, kent yaşam alanı olmaktan, hayat hayat olmaktan çıkarken ve hâlâ kendi hayatımızdan çok ülkenin kendisiyle uğraşırken İstanbul Film Festivali imdadımıza yetişiyor! Hem bu tartışmaları evrensel düzeyde sürdürmek hem de biraz olsun nefes almak için…

 

Bilindiği gibi Festivalin Uluslarası Yarışma bölümü uyarlamalar, yaratıcılık ve sanatçının dünyası üzerine kurulu. Her sene olduğu gibi sanatçının dünyasını, zihnini ya da eserin kendisini perdeye getiren bu bölümdeki -kurmaca ve gerçek- hikayeler bir hayli ilgi çekici duruyor

 

Körlük

 

Uluslararası Yarışma’daki 12 filmden en çok merak ettiğimiz yapım, Eskil Vogt imzalı Körlük (Blind). Joachim Trier’in tonlarca hüzün ağırlığındaki filmleri Reprise ve Oslo, 31 Ağustos’un senaryosunda da imzası bulunan Vogt’un bu ilk uzun metrajlı filmi, görme yetisini kaybettikten sonra eve kapanan bir kadın yazarın hikayesini, gerçek ile gerçek dışı arasındaki mücadelesini anlatıyor. Yaratıcılık ve yalnızlık üzerine etkileyici ve özgün bir film olarak yorumlanan Körlük kesinlikle kaçırılmamalı.

 

Dünyada 20.000 Gün

 

Bir diğer heyecan verici film Dünyada 20.000 Gün (20,000 Days on Earth)... Görsel sanatçılar Iain Forsyth ve Jane Pollard, çektikleri bu ilk uzun metrajlı filmde kurmacayla gerçekliği birleştirerek müzisyen ve senarist Nick Cave’in 24 saatini anlatıyorlar. Sanatsal yaratım sürecine içeriden bir bakış...

 

Violette

 

Violette ise Fransa’daki kadın cinselliği, lezbiyenlik, kürtaj gibi meseleleri tartışmaya açan ilk yazarlardan Violette Leduc’ten ilham alıyor. Anılarını topladığı La Bâtarde ile şöhreti yakalayan, yazdığı metinlerdeki erotizm sebebiyle daima tartışılan Violette’in Simone de Beauvoir ile dostluğu ve Jean Genet ile yakınlığını anlatan film, feminizm ve edebiyat kavramlarını da sorguluyor. Martin Provost’un yönettiği filmin başrolünde Emmanuelle Devos yer alıyor.

 

Üçleme

 

Kanadalı yönetmen Robert Lepage’ın Pedro Pires ile birlikte yönettiği Üçleme (Triptyque), adından da anlaşılacağı üzere üç bölümden oluşuyor. Lepage’ın dokuz saatlik tiyatro oyunu Lipsynch’in sinema uyarlaması olan filmde, seyirci, birbiriyle bağlantılı üç karakterin yaşamlarına davet ediliyor. Gerçek bir edebiyat tutkunu olan ve akıl hastanesinden yeni çıkan Michelle; beynindeki tümör nedeniyle konuşma yeteneğini kaybetme riskiyle karşı karşıya olan, Michelle’in şarkıcı kardeşi Marie; Marie’nin önce doktoru, daha sonraysa sevgilisi olan beyin cerrahı Thomas... Yalnızlık, delilik, hafıza gibi konulara değinen filmde geçmiş ile bugün, hayal ile gerçek iç içe geçerken, üç karakterin hikayeleri yan yana geldiğinde, tek bir resim oluşturuyor.

 

 

Taş Bebek

 

Taş Bebek (Papusza), gerçek yaşam öyküsüne dayanıyor. Papusza lakaplı efsanevi şair Bronisława Wajs’ın trajik hikayesi anlatan film, Polonya’daki Roman cemaatinin yaşayışına odaklanan şair tarihçi Jerzy Ficowski ve Julian Tuwim’in izinden gidiyor. Siyah beyaz çekilen film, görselliğiyle de şimdiye kadar çok iyi eleştiriler aldı.

 

Çöldeki İzler

 

Çöldeki İzler (Tracks) Avustralyalı yazar Robyn Davidson’ın kendi anılarını kaleme aldığı aynı adlı kitabından uyarlandı. Davidson’ın köpeği ve dört deveyle Avustralya çöllerinde yaptığı yolculuğu konu alan film, yazarın yolculuğunu kaydeden National Geographic fotoğrafçısı Rick Smolan’a da yer veriyor. John Curran’ın yönettiği filmde Davidson’ı genç kuşağın yıldızlarından Mia Wasikowska canlandırıyor. 

 

Diğer Uyarlamalar

 

Öte yandan, festivalde edebiyatla bağlantılı daha birçok filme rastlamak mümkün. Stephen Frears’ın, Martin Sixsmith’in The Lost Child of Philomena kitabından uyarladığı Philomena Akbank Galaları’nda gösterilecek. Brian Percival imzalı bir çok satan uyarlaması olan Kitap Hırsızı da programda yer alıyor. (Filmin vasatı aşamadığını belirtmek lazım.) Atom Egoyan’ın bol yıldızlı filmi Şeytanın Düğümü de gerçek olaylara dayanan bir diğer uyarlama olarak festivalde. Cormac McCarthy’nin aynı adlı romanından uyarlanan Tanrının Oğlu’nun yönetmen koltuğunda ise çok sevdiğimiz bir isim var; James Franco...

 

 


 

 

* Filmlerin öyküleri ve diğer bilgiler İstanbul Film Festivali kitapçığından alınmıştır.

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Nekro Porta/Ölüler Kapısı bir ilk roman olmasına rağmen sağlam kurgusu ve bütünlüğüyle dikkat çekmektedir. Bütün karakter ve olaylar, tek bir olayın çevresine toplanmakta, birbirinin neden veya sonucu olmaktadır. Bu yönüyle Nekro Porta bir ilk roman için ilk ve en zor sınavdan başarıyla geçmektedir. İlk romanlar için diğer bir handikap, romanda kullanılan dil ve üsluptur.

Çocuklar muzip ama bir o kadar da kalplerine dokunan metinlere bayılırlar. Bir çocuğun edebiyattan ve kitaptan beklediği şey de budur aslında. Gökhan Özcan ismini bilenler bilir. Ve kalemindeki sadeliğin yanında derinliği de fark edenler onun metinlerinin müptelâsı olurlar.

Necati Mert’in ustalığı

 

Şehir yazılarının tarihi çok eskilere dayanır. Gezmek, görmek ve seyahatten geriye kalan izlenimlerini paylaşmak insanın doğasında olan bir özelliği gibi aslında. Gezmek, ruha şifa olduğu kadar kelimelere de bir canlılık katıyor.

Hayatımı değiştiren kitapları listeleyebilmem çok zor. Benim bugüne gelebilmemin arkasında çok çeşitli etkenler, unsurlar var çünkü. Bu sebeple “bu kitabı okudum, şöyle değiştim” demek diğerlerine haksızlık olur. Faulkner “bu kitapta ne anlatmak istedin?” diye soranlara çok kızarmış.

Kulis

Ekrem Demirli: ''Kuşeyri, ilahi kitaba 'Sevgilinin Mektubu' gibi bakıyordu''

ŞahaneBirKitap

Amerikan psikolojisi ve varoluşçu psikoterapinin önde gelen isimlerinden Rollo May, Yaratma Cesareti adlı o pek ünlü kitabında, modern-kapitalist sarsıntı çağının bizleri bir şeyler yapmaya, üstelik yeni bir şeyler yapmaya çağırdığından bahseder.

Editörden

Deniz denildiğinde aklıma hep Küçük Kara Balık geliyor. Üstelik, Samed Behrengi’nin bu hüzünlü küçük öyküsü, yosunlarla kaplı bir kayadan göllere dökülen, oradan da nehir nehir denize açılan bir öyküdür. Elbette denizden daha fazlasını anlatır. Yine de büyük denizi özleyen küçük bir balık imgesi, insanın dünyadaki yolculuğunu anlatmada bana hep eşsiz bir metafor olarak görünmüştür.