Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Dosya


Dosya

Yazma rutinleri: Onlar nasıl çalıştılar?




Toplam oy: 1004

Hepimizin "yapmak istediklerimiz" ve "yapmak zorunda olduklarımız"la dolu 24 saatimiz var her gün. Yapmak isteyip de yapamadıklarımıza uydurduğumuz bahaneler de cabası. "Oturup yazı yazmak istiyorum ama..." "Bugün de kitap okuyacak vaktim olmadı hiç..." gibi. Tanıdık geldi mi? Ne var ki, başarıya ulaşmış pek çok yazar, konu "yazı yazmak" olunca disiplinli ve ciddi bir çalışma rutinini benimsemişler. Biz çamaşır asmak, yemek yapmak ya da arabayı yıkamakla uğraşırken, onlar oturup romanlar, oyunlar, öyküler yazmışlar. Daily Rituals: How Artists Work (Günlük Rutinler: Sanatçılar Nasıl Çalışır) kitabının yazarı Mason Currey, 161 sanatçının nasıl, ne kadar, nerede çalıştıklarını araştırmış. Bu yazarlardan birkaçına dilerseniz birlikte göz atalım...

 

 

 

 

 

Honore de Balzac

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Balzac'ın yazı rutini oldukça zorlayıcıymış: Saat 18:00 civarında yediği akşam yemeğinden hemen sonra yatıp uyuyan yazar, gece yarısından hemen sonra uyanır ve sabaha kadar duraksız çalışırmış. Bir buçuk saatlik bir dinlenme arasından sonra da kaldığı yerden devam edermiş. Akşamüstüne dek bu şekilde çalışan Balzac'ın, kahve üstüne kahve içtiği, bazı günler 50 bardağa çıkabildiği biliniyor. Akşamüstü 16:00 civarı çalışmayı bırakan yazar, iki saat içinde duş yapar, yemek yer, ziyaretçileriyle sohbet eder ve rutinine kaldığı yerden devam edermiş. 

 

 

 

 

 

 


 

 

 

 

 


William Faulkner

 

 

 

 

 

 

 

 

Faulkner, her ne kadar sabahları daha rahat yazdığını söylese de, yıllar içinde yazma rutini, çalıştığı işlere bağlı olarak değişmiş bir yazar. Döşeğimde Ölürken romanını yazdığı esnada bir üniversitede gece denetçiliği yapan yazar, sabahları uyuyup, öğlenleri yazar, ardından işe giderken kahve içmek için annesini ziyaret ettikten sonra vazifesinin başına geri dönermiş. İlhamın gelip onu bulmasını beklemediğini söyleyen Faulkner, "İlham perim geldiğinde yazarım, ve ilham perim her gün yanıma uğrar," demiş.

 

 

 

 

 

 

 


 

 

 

 

 

 

Maya Angelou

 

 

 

 

 

 

 

 


Maya Angelou yıllar boyunca tanınmamak amacıyla otellerde kalıp, yazı yazmış. 1983 yılında yaptığı bir söyleşide "İçinde yalnızca bir yatak ve bir çalışma masasının olduğu bir odada, yanımda İncil ve bir sözlük, bir deste kart ve içki şişesi varken oturup yazardım. Sabah 7 sularında çalışmaya başlar ve iyi çalıştığım sürece bunu sürdürürdüm. Çok yalnızdım, ancak harika zamanlardı."

 

 

 

 

 

 

 


 

 

 

 

 

 

Joseph Heller

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Heller, Madde 22 romanını, Manhattan'daki dairesinde, işten döndüğü zaman yazıyormuş. "Sekiz yıl boyunca her gece en az iki üç saatimi bu romana verdim. Yalnızca bir gece yazmadım ve eşimle oturup televizyon seyrettim. Ancak o gece bile beni romanıma götürdü."  Gündüz vakti Time, Look ve McCall dergilerinin reklam departmanlarında çalışan yazar, o işinden de oldukça memnunmuş.

 

 

 

 

 

 

 


 

 

 

 

 

 

Thomas Mann

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Thomas Mann, her sabah 8'de uyanır, bir kupa kahvesini içer, duşunu alıp giyindikten sonra eşiyle kahvaltı eder ve sonra odasına çekilip, çalışmaya başlarmış. Çalışma saatleri boyunca evde çıt çıkmadığı gibi, çocukları da babalarını görebilmek için beklerlermiş. O gün iyi bir şeyler yazamadığını düşünürse yazar, şansını fazla zorlamaz, ertesi gün kaldığı yerden devam edermiş.

 

 

 

 

 

 

 

 


 

 

 

 

 

Ayn Rand

 

 

 

 

 

 

 

 


1942 yılında, romanı Hayatın Kaynağı'nı yazarken yoğun bir baskı hisseden Rand, kronik yorgunluğunu geçirmesi için doktoruna başvurmuş. Doktorunun verdiği ilaç sayesinde enerji seviyesi oldukça artan yazar, romanının üçte biri için yıllarını harcamışken, bir anda 12 ay içinde romanı bitirmiş. Her hafta bir bölüm yazmaya başlayan Ayn Rand'ın günler boyunca uyumadığı, üzerinde kıyafetleriyle birkaç saatlik kestirmelerle idare ettiği biliniyor.

 

 

 

 

 

 

 

(Manşette kullanılan görsel çalışma Michael Lynn Adams'a aittir.)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

DDD

 

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Vazgeçebileceğimizi değil de tercih edebileceğimizi düşünmek ne kadar aldatıcı? Her şeyden umudunu yitirmiş birini görüyorsanız belki hırslarına belki beklentilerine küsmüştür ama en çok da bir tercih yapabileceğine inanmıştır. İnsan en çok tercih edemeyince anlamını yitiriyor olmalı vazgeçince değil. O yüzden vazgeçebileceğimiz şeylerin ne kadar fazla olduğunu görünce dehşete kapılıyoruz.

“Şiir masumluğun yeniden ele geçirilmesidir” der Octavio Paz. Bunun için başlangıca yani söze gideriz. Üstü örtülmüş bir güzelliği yeniden görünür kılmak için sözün hakkı bizi beklemektedir. Mustafa Köneçoğlu’nun sekiz yıl sonra yeniden basılan ilk kitabı Söz Hakkı, bir şairin gerçeklikle ve dünyayla kurduğu bağın hem oluş hem de eriş sancılarına odaklanan bir şiirler toplamı.

Lydia Davis, yazdığı mikro, kimi zaman birer cümleden oluşan öyküleriyle tanınıyor. Proust, Blanchot, Flaubert gibi isimleri Fransızcadan İngilizceye çeviren Davis, Deha Bursu olarak da bilinen MacArthur Bursu’nun da sahibi.

İnsanlık serüvenimizde ciddi kırılmaları tecrübe ettiğimiz bir çağda yaşıyoruz. Dijital devrim sadece alışkanlıklarımızı değil gerçekliği algılama ve yorumlama biçimimizi de temelden sarsıp deyim yerindeyse kararsızlaştırıyor. Bütün bu karmaşada hikâyeler de akacakları yeni yollar aramaktan geri durmuyor.

“Şairin hayatı şiire dâhildir” sözünü kullanan Cemal Süreya ise bunu poetik bir tespit olarak okuyup geçmek mümkün değil. Eserleri kadar hayatı da okuyucusunun her zaman ilgisini çekmiş, edebi kamunun konusu olmuş bir şairden söz ediyoruz.

Kulis

(Ahmet Edip Başaran) Şiirin Söz Hakkı

ŞahaneBirKitap

Tam bir İstanbul çocuğu olan, Alaattin Karaca’nın tanımlamasıyla “üstünde başında, sesinde soluğunda ‘eski bir İstanbul’dan rayihalar taşıyan” yazar Cem Sancar 82 denemeden oluşan yeni kitabı “Her İnsan Bir Ayet’te çocukluğunun İstanbul’unu, şehrin sokaklarını, lezzetlerini, mevsimlerini insanlarını kendine özgü muzip diliyle anlatıyor.

Editörden

Çocukken, Karadeniz’in insana sanki bir asır sürecek kadar uzun gelen ve kesilmeden yağan yağmurlarını izler, can sıkıntısından kurtulmak için kitaplara kaçardım. Yağmur yağdıkça, üzerime hikâyeler de yağardı aslında. Sahi, neye, neyimize yarardı hikâyeler.