Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Yazmak Mı Yaşamak Mı?




Toplam oy: 30
Yazmak yanılsama oyunu oynamak olsa gerek. Bir şarkı bestelemek, bir heykel yontmak, bir roman kaleme almak… Bunların hepsi bir kader çizgisi… Başka ne olabilir ki? Olsa olsa iki nokta arasında sanılandan farklı koordinatlara sahip milyonlarca çizgiden yalnızca birkaçı.

Vazgeçebileceğimizi değil de tercih edebileceğimizi düşünmek ne kadar aldatıcı? Her şeyden umudunu yitirmiş birini görüyorsanız belki hırslarına belki beklentilerine küsmüştür ama en çok da bir tercih yapabileceğine inanmıştır. İnsan en çok tercih edemeyince anlamını yitiriyor olmalı vazgeçince değil. O yüzden vazgeçebileceğimiz şeylerin ne kadar fazla olduğunu görünce dehşete kapılıyoruz. Sonu gelmiyor. Bir münzevi gibi yaşamayı düşünsek bile bu ne tuhaf ki vazgeçişlerin sonu olmuyor. İşte bu noktada vazgeçişlerin en esaslısının tercih edememek olduğunu kavrıyoruz. Uçurumun dibinde daha düşecek yerin olmaması gibi… Oradan daha aşağısı yok. Soruların da sonu olmalıdır.

 

İnsan, tercih edebilir bir varlıktır. Daha doğrusu tercih edebileceği yanılgısına inanmaya devam ettiği sürece. Çoğumuz buna umut etmek diyor. Bir yanılsamaya bir başka yanılsamayla karşılık vermek gibi.

 

Yazmak, işte tam da bu yanılsama oyununu oynamak olsa gerek. Bir şarkı bestelemek, bir heykel yontmak, bir roman kaleme almak… Bunların hepsi bir kader çizgisi… Başka ne olabilir ki? Olsa olsa iki nokta arasında sanılandan farklı koordinatlara sahip milyonlarca çizgiden yalnızca birkaçı. İki nokta arasındaki bu çizgilerden söz ederken algoritmaların karmaşasının daha karmaşığı nedir diye düşünüyorsunuz. Aklın kaosu elbette...

 

Vazgeçebilmek ve tercih edebilmek

 

Vazgeçebilmek ve tercih edebilmek terazinin iki kefesinde duruyor. Sorular da işte tam da burada oyununa başlıyor. Biz bu teraziyi tutan mıyız yoksa bir ressamla birlikte bütün bu manzarayı seyreden mi? Yoksa bu cümleleri okuyan mı? Yani bir okuyucu öyle mi? Vazgeçmeyi değil tercih edebileceğimizi umut ederken bulduğumuz kendimizin farkındaymışız gibi…

 

İnsanlar, sanatçının iki ayna arasında sıkışıp kaldığını bilmeden onların yaratıcı rolüne büründüğünü hatta bir çağı açıp diğerini kapattığını düşünerek avunuyor. Bazen Michelangelo gibi mermerden yonttuğu Musa heykeline bakarak “Konuşsana ey Musa!” derken bir taşın dile gelebileceğini ummuyor. Aksine Hz. Musa’nın Kelîm olduğuna yani Tanrı’yla konuştuğuna atıf yapıyor. Üstelik kendi ustalığından, tecrübesinden, birikiminden vazgeçerek âlemde her şeyin bir dili olduğuna olan inancıyla bakıyor taşa…

 

Velasques kendi bakışını, yaptığı “Nedimeler” resmine eklerken ressama da dışarıdan bakan bir bakışın olduğunu biliyor. Bir oyundan çok, bir bakış düzeltmesi…

 

Tüm bunların ötesinde Doğu anlatılarının hemen hepsinde yazıcının adı yerine bir takma ad hatta bazen halk anlatılarında olduğu gibi sonradan bu ad bile yerini bir belirsizliğe bırakır. Binbir Gece Masalları da böyle değil mi? İster Pança Tantra ister Elf Leyle va Leyle diye bilinsin. Her anlatıcının yeniden yazdığı, yeniden anlattığı bu sonsuz masalda isimden bile vazgeçiş bizi sarsar.

 

İnsanlar, nereye yahut kime değil nasıl baktığının farkında olmalıdır. Olmalı ki baktığımız yerdeki ayna bize doğruları söylesin…

 

Hepimiz bir hikâyenin içindeyiz

 

O yüzden olsa gerek insanları üçe ayırmak gerekiyor: İlki yalnızca bir hikâyenin içinde yaşayanlar… Oradan oraya savrulanlar… Kendilerinden sonra yaşamayı umut bile etmeyenler… Ne vazgeçmeyi ne de tercihi akıllarına bile getirmeyenler… Üstelik kendi hikâyelerinin içinde bile başkalarının hikâyeleriyle meşgul onca insan… O kadar ki kendi isimlerinin yanında yöresinde bir başka isme bile tahammül edemeyip birkaç harften ibaret olanlar…

 

Diğeri, bu hikâyeleri dinleyen yahut okuyanlar… Kendilerinin, kendi hikâyelerinin peşinde olanlar… Etraflarında daima bir hikâyeden fazlasını arayanlar… Bazen sorular sorup cevap alamasalar da vazgeçmenin ve tercih edebilmenin eşiğinde duranlar… Araftakiler…

 

Ya sonuncusu?.. Onlar, bir hikâyeyi hem yazıp hem yaşayanlar… İşte bunlardır hem vazgeçip hem de tercih edebilenler… Vazgeçtiklerinin dışında da bir tercihleri olduğunun farkında kendi isimlerini yok sayanlar… Yoklukla var olmanın menzilindeler… Tercihin tersten okunduğunda bir Hicret olduğunu bilenler… İsterseniz bunlardan kendinize bir yer beğenebilirsiniz… Yahut beğenmeyebilirsiniz de… Ne tuhaf değil mi? Her seferinde hatta her an değişebilecek, dönüşebilecek bir mesafemiz ve bakışımız var.

 

Hepimiz bir hikâyenin içinde yaşıyoruz yazarken bile…

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Taşra, edebiyattan sinemaya geçişin en kestirme yoludur. Orada zaman, mekân ve insan sinematografik anlamın bütün ihtiyaçlarını karşılayabilecek bir derinliğe sahiptir. Ancak bu derinlik çoğu zaman bir daralmayı, dışa kapalılığı, durağanlığı, kasvetli ve sonu gelmez bekleyişleri de içinde taşır. Bu yönüyle İnsanoğlunun ebedi yazgısını, ilk sürgün anını hatırlatan ihsaslarla doludur taşra.

İlk defa 2013 yılında Ayrıntı Yayınları’ndan, yeni edisyonu ise geçen ay Yapı Kredi Yayınları’ndan yayımlanan Ferahlık Anına Övgü, Ömer F. Oyal’in dördüncü romanı. Yazarın romanın yanı sıra çeşitli türlerde eserleri bulunuyor.

Virginia Woolf’un (1882-1941) yaşarken basılı tek öykü kitabı olan Pazartesi ya da Salı (1921) bir öykü kitaplığında bulunması gereken önemli kitaplardan biridir. Virginia Woolf, Mrs. Dalloway, Dalgalar, Deniz Feneri romanlarıyla bilinç akışı tekniğinin başarılı örneklerini vermiş bir öncüdür. Bu akım günümüzde de etkisini yoğun bir şekilde göstermektedir.

Emily Dickinson’a geçmeden önce kendi çocukluğumu ve bahçe hikâyemi anlatacağım size... Macera olsun diye evden kaçıp gün batarken kimsenin ruhu duymadan döndüğüm çocukluk yıllarımda, bütün evlerin bahçeli olduğunu sanırdım. Neden, çünkü şanslıydım; oturduğumuz sakin mahallede bütün evler bahçeliydi, bizimki de.

 

Hepimiz etrafında toplanacağımız hikâyeler arıyoruz. Çünkü bir bakıma hikâye, hayatın zihinlerimizdeki anlamlandırılmış yansımasıdır. Dünyadaki varlığımızı konumlandırabilmek ve bir anlama ulaşabilmek için şeylerin mekân ve zamanda nelere bağlı, nelerle birlikte olduğunu bilmeye muhtacız.

Kulis

''İnsan Ancak Kendine Dışarıdan Bakınca Hakikati Fark Edebiliyor''

ŞahaneBirKitap

Şiir bir dil işçiliği olduğu kadar bir anlam işçiliğidir de. Çünkü dil bize aynı zamanda bir inceliğin adresini verir. Dilin doğduğu yer, bir ömür insanın yazgısıyla birlikte kol kola yürür. Tohum orasıdır. Dünyanın, adına ömür dediğimiz yaşamak kavgasının başladığı yerde olanca müşfikliğiyle dili görürüz. Dili yani anlama ve kavrama çabamızı.

Editörden

Ursula K. Leguin dendiğinde aklımda hep nitelikli ve bilgece hayaller kurmayı öğreten Batılı bir nine imajı beliriyor. Ursula’yı yalnızca bir hayalci olarak da niteleyemem doğrusu. Bilim Kurgu türü içindeki en filozof yazardır Ursula. Sadece yepyeni bir evren kurmakla kalmaz. Dünyamıza dair bazı kavramları da yerinden oynatır.