Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Yazmak Mı Yaşamak Mı?




Toplam oy: 4
Yazmak yanılsama oyunu oynamak olsa gerek. Bir şarkı bestelemek, bir heykel yontmak, bir roman kaleme almak… Bunların hepsi bir kader çizgisi… Başka ne olabilir ki? Olsa olsa iki nokta arasında sanılandan farklı koordinatlara sahip milyonlarca çizgiden yalnızca birkaçı.

Vazgeçebileceğimizi değil de tercih edebileceğimizi düşünmek ne kadar aldatıcı? Her şeyden umudunu yitirmiş birini görüyorsanız belki hırslarına belki beklentilerine küsmüştür ama en çok da bir tercih yapabileceğine inanmıştır. İnsan en çok tercih edemeyince anlamını yitiriyor olmalı vazgeçince değil. O yüzden vazgeçebileceğimiz şeylerin ne kadar fazla olduğunu görünce dehşete kapılıyoruz. Sonu gelmiyor. Bir münzevi gibi yaşamayı düşünsek bile bu ne tuhaf ki vazgeçişlerin sonu olmuyor. İşte bu noktada vazgeçişlerin en esaslısının tercih edememek olduğunu kavrıyoruz. Uçurumun dibinde daha düşecek yerin olmaması gibi… Oradan daha aşağısı yok. Soruların da sonu olmalıdır.

 

İnsan, tercih edebilir bir varlıktır. Daha doğrusu tercih edebileceği yanılgısına inanmaya devam ettiği sürece. Çoğumuz buna umut etmek diyor. Bir yanılsamaya bir başka yanılsamayla karşılık vermek gibi.

 

Yazmak, işte tam da bu yanılsama oyununu oynamak olsa gerek. Bir şarkı bestelemek, bir heykel yontmak, bir roman kaleme almak… Bunların hepsi bir kader çizgisi… Başka ne olabilir ki? Olsa olsa iki nokta arasında sanılandan farklı koordinatlara sahip milyonlarca çizgiden yalnızca birkaçı. İki nokta arasındaki bu çizgilerden söz ederken algoritmaların karmaşasının daha karmaşığı nedir diye düşünüyorsunuz. Aklın kaosu elbette...

 

Vazgeçebilmek ve tercih edebilmek

 

Vazgeçebilmek ve tercih edebilmek terazinin iki kefesinde duruyor. Sorular da işte tam da burada oyununa başlıyor. Biz bu teraziyi tutan mıyız yoksa bir ressamla birlikte bütün bu manzarayı seyreden mi? Yoksa bu cümleleri okuyan mı? Yani bir okuyucu öyle mi? Vazgeçmeyi değil tercih edebileceğimizi umut ederken bulduğumuz kendimizin farkındaymışız gibi…

 

İnsanlar, sanatçının iki ayna arasında sıkışıp kaldığını bilmeden onların yaratıcı rolüne büründüğünü hatta bir çağı açıp diğerini kapattığını düşünerek avunuyor. Bazen Michelangelo gibi mermerden yonttuğu Musa heykeline bakarak “Konuşsana ey Musa!” derken bir taşın dile gelebileceğini ummuyor. Aksine Hz. Musa’nın Kelîm olduğuna yani Tanrı’yla konuştuğuna atıf yapıyor. Üstelik kendi ustalığından, tecrübesinden, birikiminden vazgeçerek âlemde her şeyin bir dili olduğuna olan inancıyla bakıyor taşa…

 

Velasques kendi bakışını, yaptığı “Nedimeler” resmine eklerken ressama da dışarıdan bakan bir bakışın olduğunu biliyor. Bir oyundan çok, bir bakış düzeltmesi…

 

Tüm bunların ötesinde Doğu anlatılarının hemen hepsinde yazıcının adı yerine bir takma ad hatta bazen halk anlatılarında olduğu gibi sonradan bu ad bile yerini bir belirsizliğe bırakır. Binbir Gece Masalları da böyle değil mi? İster Pança Tantra ister Elf Leyle va Leyle diye bilinsin. Her anlatıcının yeniden yazdığı, yeniden anlattığı bu sonsuz masalda isimden bile vazgeçiş bizi sarsar.

 

İnsanlar, nereye yahut kime değil nasıl baktığının farkında olmalıdır. Olmalı ki baktığımız yerdeki ayna bize doğruları söylesin…

 

Hepimiz bir hikâyenin içindeyiz

 

O yüzden olsa gerek insanları üçe ayırmak gerekiyor: İlki yalnızca bir hikâyenin içinde yaşayanlar… Oradan oraya savrulanlar… Kendilerinden sonra yaşamayı umut bile etmeyenler… Ne vazgeçmeyi ne de tercihi akıllarına bile getirmeyenler… Üstelik kendi hikâyelerinin içinde bile başkalarının hikâyeleriyle meşgul onca insan… O kadar ki kendi isimlerinin yanında yöresinde bir başka isme bile tahammül edemeyip birkaç harften ibaret olanlar…

 

Diğeri, bu hikâyeleri dinleyen yahut okuyanlar… Kendilerinin, kendi hikâyelerinin peşinde olanlar… Etraflarında daima bir hikâyeden fazlasını arayanlar… Bazen sorular sorup cevap alamasalar da vazgeçmenin ve tercih edebilmenin eşiğinde duranlar… Araftakiler…

 

Ya sonuncusu?.. Onlar, bir hikâyeyi hem yazıp hem yaşayanlar… İşte bunlardır hem vazgeçip hem de tercih edebilenler… Vazgeçtiklerinin dışında da bir tercihleri olduğunun farkında kendi isimlerini yok sayanlar… Yoklukla var olmanın menzilindeler… Tercihin tersten okunduğunda bir Hicret olduğunu bilenler… İsterseniz bunlardan kendinize bir yer beğenebilirsiniz… Yahut beğenmeyebilirsiniz de… Ne tuhaf değil mi? Her seferinde hatta her an değişebilecek, dönüşebilecek bir mesafemiz ve bakışımız var.

 

Hepimiz bir hikâyenin içinde yaşıyoruz yazarken bile…

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Tarihi roman sevenlere gün doğdu. Mısır piramitlerinin sırlarına doymuş, Roma lejyonlarının geçit alaylarından yeterince keyif almış, ortaçağın karanlık atmosferiyle birlikte Kilise’ye, cüzzama ve saltanat oyunlarına kandıysanız, bir de gözlerinizi Amerika’ya, devrim öncesine çevirmenin tam zamanı olabilir.

 

Yırtık, rengi atmış bir örme yün takke yaşlı bir köylünün kafasında nasıl durursa evimizin yıkık, yana kaykılmış kiremit çatısı da öyle. Ailemizin, hikâyemizin üstünde. Uzaktan bakardım evimize bazen. O yamuk acımıza. Ahşap ve kiremit çatısı eğilmiş. Bütün yoksulluğun küçük, utangaç bir açıklaması elbette bu. Kilometrelerce yamaç. Okula bu yamaçlardan uçarak iniyorum sabahları.

“Şiir masumluğun yeniden ele geçirilmesidir” der Octavio Paz. Bunun için başlangıca yani söze gideriz. Üstü örtülmüş bir güzelliği yeniden görünür kılmak için sözün hakkı bizi beklemektedir. Mustafa Köneçoğlu’nun sekiz yıl sonra yeniden basılan ilk kitabı Söz Hakkı, bir şairin gerçeklikle ve dünyayla kurduğu bağın hem oluş hem de eriş sancılarına odaklanan bir şiirler toplamı.

Lydia Davis, yazdığı mikro, kimi zaman birer cümleden oluşan öyküleriyle tanınıyor. Proust, Blanchot, Flaubert gibi isimleri Fransızcadan İngilizceye çeviren Davis, Deha Bursu olarak da bilinen MacArthur Bursu’nun da sahibi.

Kulis

Yunus Emre Tozal: Chicago’nun kütüphaneleri

ŞahaneBirKitap

Prof. Dr. Yaşar Çoruhlu’nun Türk Sanatında Hayvan Sembolizmi Ötüken Neşriyat tarafından yayımlanan 3. baskısıyla okurlarla buluştu. Bu baskıyı öncekilerinden ayıran en önemli fark, bu kez eserin iki cilt halinde ve genişletilmiş şekliyle yayınlanması. Uzun süre alanındaki tek kaynak olan bu kitap tartışmasız biçimde hâlâ alanındaki en önemli eser olma özelliğini koruyor.

 

Editörden

Yirminci yüzyıl ne çağıydı? Soğuk Savaş’ın mı çağıydı, aşırılıkların mı? Keşiflerin mi çağıydı; casusların, ajanların, bilmecelerin mi… 18. yüzyılın doğa bilimlerinin, 19. yüzyılın ise biyolojinin çağı olduğunu söyleyenler çoğunlukta. Albert Camus, 20. yüzyılı korku çağı olarak nitelendiriyor. Doğrusu çok da haklı. Yirminci yüzyıldan miras kalan korkuyla her birimiz yüzleştik.