Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Yazmak Mı Yaşamak Mı?




Toplam oy: 21
Yazmak yanılsama oyunu oynamak olsa gerek. Bir şarkı bestelemek, bir heykel yontmak, bir roman kaleme almak… Bunların hepsi bir kader çizgisi… Başka ne olabilir ki? Olsa olsa iki nokta arasında sanılandan farklı koordinatlara sahip milyonlarca çizgiden yalnızca birkaçı.

Vazgeçebileceğimizi değil de tercih edebileceğimizi düşünmek ne kadar aldatıcı? Her şeyden umudunu yitirmiş birini görüyorsanız belki hırslarına belki beklentilerine küsmüştür ama en çok da bir tercih yapabileceğine inanmıştır. İnsan en çok tercih edemeyince anlamını yitiriyor olmalı vazgeçince değil. O yüzden vazgeçebileceğimiz şeylerin ne kadar fazla olduğunu görünce dehşete kapılıyoruz. Sonu gelmiyor. Bir münzevi gibi yaşamayı düşünsek bile bu ne tuhaf ki vazgeçişlerin sonu olmuyor. İşte bu noktada vazgeçişlerin en esaslısının tercih edememek olduğunu kavrıyoruz. Uçurumun dibinde daha düşecek yerin olmaması gibi… Oradan daha aşağısı yok. Soruların da sonu olmalıdır.

 

İnsan, tercih edebilir bir varlıktır. Daha doğrusu tercih edebileceği yanılgısına inanmaya devam ettiği sürece. Çoğumuz buna umut etmek diyor. Bir yanılsamaya bir başka yanılsamayla karşılık vermek gibi.

 

Yazmak, işte tam da bu yanılsama oyununu oynamak olsa gerek. Bir şarkı bestelemek, bir heykel yontmak, bir roman kaleme almak… Bunların hepsi bir kader çizgisi… Başka ne olabilir ki? Olsa olsa iki nokta arasında sanılandan farklı koordinatlara sahip milyonlarca çizgiden yalnızca birkaçı. İki nokta arasındaki bu çizgilerden söz ederken algoritmaların karmaşasının daha karmaşığı nedir diye düşünüyorsunuz. Aklın kaosu elbette...

 

Vazgeçebilmek ve tercih edebilmek

 

Vazgeçebilmek ve tercih edebilmek terazinin iki kefesinde duruyor. Sorular da işte tam da burada oyununa başlıyor. Biz bu teraziyi tutan mıyız yoksa bir ressamla birlikte bütün bu manzarayı seyreden mi? Yoksa bu cümleleri okuyan mı? Yani bir okuyucu öyle mi? Vazgeçmeyi değil tercih edebileceğimizi umut ederken bulduğumuz kendimizin farkındaymışız gibi…

 

İnsanlar, sanatçının iki ayna arasında sıkışıp kaldığını bilmeden onların yaratıcı rolüne büründüğünü hatta bir çağı açıp diğerini kapattığını düşünerek avunuyor. Bazen Michelangelo gibi mermerden yonttuğu Musa heykeline bakarak “Konuşsana ey Musa!” derken bir taşın dile gelebileceğini ummuyor. Aksine Hz. Musa’nın Kelîm olduğuna yani Tanrı’yla konuştuğuna atıf yapıyor. Üstelik kendi ustalığından, tecrübesinden, birikiminden vazgeçerek âlemde her şeyin bir dili olduğuna olan inancıyla bakıyor taşa…

 

Velasques kendi bakışını, yaptığı “Nedimeler” resmine eklerken ressama da dışarıdan bakan bir bakışın olduğunu biliyor. Bir oyundan çok, bir bakış düzeltmesi…

 

Tüm bunların ötesinde Doğu anlatılarının hemen hepsinde yazıcının adı yerine bir takma ad hatta bazen halk anlatılarında olduğu gibi sonradan bu ad bile yerini bir belirsizliğe bırakır. Binbir Gece Masalları da böyle değil mi? İster Pança Tantra ister Elf Leyle va Leyle diye bilinsin. Her anlatıcının yeniden yazdığı, yeniden anlattığı bu sonsuz masalda isimden bile vazgeçiş bizi sarsar.

 

İnsanlar, nereye yahut kime değil nasıl baktığının farkında olmalıdır. Olmalı ki baktığımız yerdeki ayna bize doğruları söylesin…

 

Hepimiz bir hikâyenin içindeyiz

 

O yüzden olsa gerek insanları üçe ayırmak gerekiyor: İlki yalnızca bir hikâyenin içinde yaşayanlar… Oradan oraya savrulanlar… Kendilerinden sonra yaşamayı umut bile etmeyenler… Ne vazgeçmeyi ne de tercihi akıllarına bile getirmeyenler… Üstelik kendi hikâyelerinin içinde bile başkalarının hikâyeleriyle meşgul onca insan… O kadar ki kendi isimlerinin yanında yöresinde bir başka isme bile tahammül edemeyip birkaç harften ibaret olanlar…

 

Diğeri, bu hikâyeleri dinleyen yahut okuyanlar… Kendilerinin, kendi hikâyelerinin peşinde olanlar… Etraflarında daima bir hikâyeden fazlasını arayanlar… Bazen sorular sorup cevap alamasalar da vazgeçmenin ve tercih edebilmenin eşiğinde duranlar… Araftakiler…

 

Ya sonuncusu?.. Onlar, bir hikâyeyi hem yazıp hem yaşayanlar… İşte bunlardır hem vazgeçip hem de tercih edebilenler… Vazgeçtiklerinin dışında da bir tercihleri olduğunun farkında kendi isimlerini yok sayanlar… Yoklukla var olmanın menzilindeler… Tercihin tersten okunduğunda bir Hicret olduğunu bilenler… İsterseniz bunlardan kendinize bir yer beğenebilirsiniz… Yahut beğenmeyebilirsiniz de… Ne tuhaf değil mi? Her seferinde hatta her an değişebilecek, dönüşebilecek bir mesafemiz ve bakışımız var.

 

Hepimiz bir hikâyenin içinde yaşıyoruz yazarken bile…

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Marguerite Yourcenar, 1951’de yayınlanan Hadrianus’un Anıları’nın girişinde “Zamanımızda, roman tüm öteki biçimleri yiyip yutuyor; anlatım aracı olarak insan sadece roman biçimini kullanmaya zorlanıyor.” demişti. Romanın zaferini ilan eden epey bir metne sahibiz. Ancak bir not düşmek zorundayız ki 20. yüzyılın ilk yarısında Netflix abonesi olmamıştı Yourcenar.

“Benim için yaşadığım yerin sesi bu. Bunu açıklamak zor. Hep orada, kalp atışların gibi. Her zaman, tüm hayatımız boyunca müzik vardır. Müziğimiz harikuladedir. Deniz bizimle konuşur. Konuşan, yaşadığımız yerdir. Anlıyor musun?”

Evdeyiz hâlâ değil mi? Yoksa yavaş yavaş normalleşme çabası içinde miyiz? Aman! Aşı, ilaç vb. bulunmadı hâlâ, biliyorsundur da düşün bunu… Dur! Yine mi aynı şey deme… Ellerini yıka. Elleri yıkamak çok önemli… Bıktın değil mi? Elleri yıkamanın aslında birçok hastalığın çözümü için basit ve ilk yöntem olduğunun keşfi üzerinden çok zaman geçmemiş, biliyor muydun?

Selim Baki’nin “Kısa Camel”ı

 

II. Mahmut döneminde, mumun hammaddesi olan kuyrukyağındaki bir fiyat artışı sebebiyle medrese öğrencileri kazan kaldırır. Çünkü akşamları mum ışığı olmadan çalışamazlar, sohbet edemezler... Bugün biz yukarıdan aydınlatılan parlak odalarımızda oturduğumuz için ışık ve gölgeye, o medrese talebeleri gibi bakamayız.

Kulis

''Alimlerin Yaşadığı Evde Kedi de Alim Olur''

ŞahaneBirKitap

Rumen düşünür E. M. Cioran, kendisiyle yapılan söyleşilerden mürekkep bir kitap olan Ezeli Mağlup’taki söyleşilerinden birinde, kendi yazma serüveni üzerine şunları söyler: “Eminim ki eğer kâğıtları karalamasaydım, uzun zaman önce kendimi öldürmüş olurdum.

Editörden

Çoktandır

Öylesine uzak ki bize

Afrika.

Hatıraları bile yaşamıyor artık

Tarih kitaplarının resmettiklerinden

Ve kanımıza karışan

Kanımızdan taşan şarkılardan başka

Şarkılar

Zenci diline yabancı

Ve hüzünlü kelimelerle söylenmiş.

Çoktandır

Öylesine uzak ki bize

Afrika.