Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Zirveye Bir Adım Kala




Toplam oy: 32
Emin Gürdamur’u okurken İkinci Yeni şairlerini hatırlamamamız mümkün değil. Tıpkı onlar gibi dilin olağan seyrini bozarak yan yana gelmelerine alışık olmadığımız nitelemeleri ve isimleri yan yana getiriyor.

Emin Gürdamur, ilk öykü kitabını, 2017’de, otuz yedi yaşında iken neşretti. İlk kitabına giden yolda uzun emekler verdiği, yazıyı bir hayat memat meselesi yaptığı anlaşılıyor. Ki, 2017’de çıkan Atları Uçurumlara Sürmek ve 2019’da çıkan Herkesten Sonra Gelen kitapları okunduğunda vasat okurun işini çokça zorlaştıracak, künhüne erilmesi zor, kavranılması müşkül metinler yazdığı görülecektir. İşin erbabı ise, bu metinlerin imbiklerden süzülmüş, okunması kişiye zevk veren özellikte olduğunu görecek, yazarın bu zorlu estetiğini takdir edecektir.

 

Gürdamur’un öykü sanatını her şeyden önce bir dil meselesi olarak algıladığı, her cümle üzerinde uzun uzun düşündüğü, adeta cümle cümle bir koza ördüğü anlaşılıyor. Emin’i okurken İkinci Yeni şairlerini hatırlamamamız mümkün değil. Tıpkı onlar gibi dilin olağan seyrini bozarak yan yana gelmelerine alışık olmadığımız nitelemeleri ve isimleri yan yana getiriyor. Olağan dışı bağlantılar kuruyor. Bunlar için çok çaba sarf ettiği anlaşılıyor. Bu uygulamalarla birlikte, yazarın duygusal bir yoğunluk yakalamaya gayret ettiği, öyküsünün atmosferinde gerilim oluşturacak şekilde, daha çok “sen”li seslenişlerle, kalbimize de hitap ettiği görülüyor. Ancak yazarın asıl amacı hayal dünyasında derinleşmek. Yani Gürdamur bir duygu estetiği değil de, daha çok hayal estetiği kurmayı planlıyor. Bu hayal estetiği, yedeğinde sözünü ettiğimiz alışılmamış bağdaştırmaları taşıyor.

 

Öykülerin hayal dünyasını alışılmamış bağdaştırmalar sayesinde daha da keskin ve derin kılıyor. Yazarın her iki öykü kitabını da “dikkatle” okumaya çabaladım. Dikkatle diyorum, zira Gürdamur, dünyasına girilmesi zor bir estetik üretiyor. Dikkatinizi bir an bile kaybettiğinizde, neyi okuduğunuz, öykünün neresinde olduğunuz sorusunu cevaplamanız mümkün olmuyor. Yazar işinizi bilerek zorlaştırıyor.

 

ANLATMA BİR GİZLEME EYLEMİDİR

 

Bendeniz, “anlatma”nın aslında bir “gizleme”, “anlatmama” eylemi olduğunu defalarca söyledim, yazdım. Dolayısıyla, kolayca anlaşılmayacak metinler yazmaya çabalamak benim için oldukça manidar bir iştir. Gürdamur’un emeğini de bu anlamda çok değerli bulurum. Ancak gerek Atları Uçurumlara Sürmek gerekse Herkesten Sonra Gelen kitaplarında Gürdamur’un bu çabasının öykülerini belirsizleştirdiğini, birbirine çok benzeyen metinler ortaya çıkarmasına sebep olduğunu da söylemek zorundayım. Bunun sebebi çoğunlukla bir hikâye anlatmak niyetinde olmaması ve daha çok estetik ifadelerle güçlenecek bir üslupçu metin yazmak üzere masasına oturmuş olmasıdır diye düşünüyorum. Bütün bu sağlam ve emek verilmiş anlatımın içine elbette ki bir hikâye yerleştiriyor. Ama hikâye daima üslupçuluğunun gerilerinde kalıyor.

 

 

Öyküye, yazıya, edebiyata bu kadar büyük bir emek vermişken Gürdamur bir adım daha atmalı: “Artistik üslup” ile “anlatılan hikâye” arasındaki muvazenede ikincisine biraz daha fazla yer vermeli. (“Cazu”, tam da anlatmak istediğimi örnekleyen bir öykü.) Böylece, her iki kitapta da gördüğümüz sorun aşılacaktır: Şimdi, öyküleri birbirinden ayırt edemiyoruz. Yarın kitapları birbirinden ayırt edemeyeceğiz. Bunu aşmanın yolu, dediğim gibi, soyutlamalara, benzetmelere, anlamsal sapmalara verilen önemin anlatılan hikâyeye doğru kaydırılmasıdır. Sanırım bu krizi fark etmiş olan yazar, ilk kitabına oranla ikinci kitabında tahkiyeyi güçlendirme yoluna gitmiştir.

 

Son cümle: Son senelerde beni bu kadar terleten bir genç yazara rastlamamıştım, Gürdamur’u ortaya koyduğu yüksek estetikten dolayı tebrik ediyorum…

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Marguerite Yourcenar, 1951’de yayınlanan Hadrianus’un Anıları’nın girişinde “Zamanımızda, roman tüm öteki biçimleri yiyip yutuyor; anlatım aracı olarak insan sadece roman biçimini kullanmaya zorlanıyor.” demişti. Romanın zaferini ilan eden epey bir metne sahibiz. Ancak bir not düşmek zorundayız ki 20. yüzyılın ilk yarısında Netflix abonesi olmamıştı Yourcenar.

“Benim için yaşadığım yerin sesi bu. Bunu açıklamak zor. Hep orada, kalp atışların gibi. Her zaman, tüm hayatımız boyunca müzik vardır. Müziğimiz harikuladedir. Deniz bizimle konuşur. Konuşan, yaşadığımız yerdir. Anlıyor musun?”

Evdeyiz hâlâ değil mi? Yoksa yavaş yavaş normalleşme çabası içinde miyiz? Aman! Aşı, ilaç vb. bulunmadı hâlâ, biliyorsundur da düşün bunu… Dur! Yine mi aynı şey deme… Ellerini yıka. Elleri yıkamak çok önemli… Bıktın değil mi? Elleri yıkamanın aslında birçok hastalığın çözümü için basit ve ilk yöntem olduğunun keşfi üzerinden çok zaman geçmemiş, biliyor muydun?

Selim Baki’nin “Kısa Camel”ı

 

II. Mahmut döneminde, mumun hammaddesi olan kuyrukyağındaki bir fiyat artışı sebebiyle medrese öğrencileri kazan kaldırır. Çünkü akşamları mum ışığı olmadan çalışamazlar, sohbet edemezler... Bugün biz yukarıdan aydınlatılan parlak odalarımızda oturduğumuz için ışık ve gölgeye, o medrese talebeleri gibi bakamayız.

Kulis

''Alimlerin Yaşadığı Evde Kedi de Alim Olur''

ŞahaneBirKitap

Rumen düşünür E. M. Cioran, kendisiyle yapılan söyleşilerden mürekkep bir kitap olan Ezeli Mağlup’taki söyleşilerinden birinde, kendi yazma serüveni üzerine şunları söyler: “Eminim ki eğer kâğıtları karalamasaydım, uzun zaman önce kendimi öldürmüş olurdum.

Editörden

Çoktandır

Öylesine uzak ki bize

Afrika.

Hatıraları bile yaşamıyor artık

Tarih kitaplarının resmettiklerinden

Ve kanımıza karışan

Kanımızdan taşan şarkılardan başka

Şarkılar

Zenci diline yabancı

Ve hüzünlü kelimelerle söylenmiş.

Çoktandır

Öylesine uzak ki bize

Afrika.