Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Zirveye Bir Adım Kala




Toplam oy: 29
Emin Gürdamur’u okurken İkinci Yeni şairlerini hatırlamamamız mümkün değil. Tıpkı onlar gibi dilin olağan seyrini bozarak yan yana gelmelerine alışık olmadığımız nitelemeleri ve isimleri yan yana getiriyor.

Emin Gürdamur, ilk öykü kitabını, 2017’de, otuz yedi yaşında iken neşretti. İlk kitabına giden yolda uzun emekler verdiği, yazıyı bir hayat memat meselesi yaptığı anlaşılıyor. Ki, 2017’de çıkan Atları Uçurumlara Sürmek ve 2019’da çıkan Herkesten Sonra Gelen kitapları okunduğunda vasat okurun işini çokça zorlaştıracak, künhüne erilmesi zor, kavranılması müşkül metinler yazdığı görülecektir. İşin erbabı ise, bu metinlerin imbiklerden süzülmüş, okunması kişiye zevk veren özellikte olduğunu görecek, yazarın bu zorlu estetiğini takdir edecektir.

 

Gürdamur’un öykü sanatını her şeyden önce bir dil meselesi olarak algıladığı, her cümle üzerinde uzun uzun düşündüğü, adeta cümle cümle bir koza ördüğü anlaşılıyor. Emin’i okurken İkinci Yeni şairlerini hatırlamamamız mümkün değil. Tıpkı onlar gibi dilin olağan seyrini bozarak yan yana gelmelerine alışık olmadığımız nitelemeleri ve isimleri yan yana getiriyor. Olağan dışı bağlantılar kuruyor. Bunlar için çok çaba sarf ettiği anlaşılıyor. Bu uygulamalarla birlikte, yazarın duygusal bir yoğunluk yakalamaya gayret ettiği, öyküsünün atmosferinde gerilim oluşturacak şekilde, daha çok “sen”li seslenişlerle, kalbimize de hitap ettiği görülüyor. Ancak yazarın asıl amacı hayal dünyasında derinleşmek. Yani Gürdamur bir duygu estetiği değil de, daha çok hayal estetiği kurmayı planlıyor. Bu hayal estetiği, yedeğinde sözünü ettiğimiz alışılmamış bağdaştırmaları taşıyor.

 

Öykülerin hayal dünyasını alışılmamış bağdaştırmalar sayesinde daha da keskin ve derin kılıyor. Yazarın her iki öykü kitabını da “dikkatle” okumaya çabaladım. Dikkatle diyorum, zira Gürdamur, dünyasına girilmesi zor bir estetik üretiyor. Dikkatinizi bir an bile kaybettiğinizde, neyi okuduğunuz, öykünün neresinde olduğunuz sorusunu cevaplamanız mümkün olmuyor. Yazar işinizi bilerek zorlaştırıyor.

 

ANLATMA BİR GİZLEME EYLEMİDİR

 

Bendeniz, “anlatma”nın aslında bir “gizleme”, “anlatmama” eylemi olduğunu defalarca söyledim, yazdım. Dolayısıyla, kolayca anlaşılmayacak metinler yazmaya çabalamak benim için oldukça manidar bir iştir. Gürdamur’un emeğini de bu anlamda çok değerli bulurum. Ancak gerek Atları Uçurumlara Sürmek gerekse Herkesten Sonra Gelen kitaplarında Gürdamur’un bu çabasının öykülerini belirsizleştirdiğini, birbirine çok benzeyen metinler ortaya çıkarmasına sebep olduğunu da söylemek zorundayım. Bunun sebebi çoğunlukla bir hikâye anlatmak niyetinde olmaması ve daha çok estetik ifadelerle güçlenecek bir üslupçu metin yazmak üzere masasına oturmuş olmasıdır diye düşünüyorum. Bütün bu sağlam ve emek verilmiş anlatımın içine elbette ki bir hikâye yerleştiriyor. Ama hikâye daima üslupçuluğunun gerilerinde kalıyor.

 

 

Öyküye, yazıya, edebiyata bu kadar büyük bir emek vermişken Gürdamur bir adım daha atmalı: “Artistik üslup” ile “anlatılan hikâye” arasındaki muvazenede ikincisine biraz daha fazla yer vermeli. (“Cazu”, tam da anlatmak istediğimi örnekleyen bir öykü.) Böylece, her iki kitapta da gördüğümüz sorun aşılacaktır: Şimdi, öyküleri birbirinden ayırt edemiyoruz. Yarın kitapları birbirinden ayırt edemeyeceğiz. Bunu aşmanın yolu, dediğim gibi, soyutlamalara, benzetmelere, anlamsal sapmalara verilen önemin anlatılan hikâyeye doğru kaydırılmasıdır. Sanırım bu krizi fark etmiş olan yazar, ilk kitabına oranla ikinci kitabında tahkiyeyi güçlendirme yoluna gitmiştir.

 

Son cümle: Son senelerde beni bu kadar terleten bir genç yazara rastlamamıştım, Gürdamur’u ortaya koyduğu yüksek estetikten dolayı tebrik ediyorum…

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

On dokuzuncu yüzyıl, Avrupa karşısında gerileyen Osmanlı İmparatorluğu’nun bu durumu bir tür uygarlık kaybı olarak gördüğü ve buna karşı düşünülen çarelerle toplumsal ve siyasal düzeyde modernleşmenin getirdiği değişimle yüzleşmek durumunda kaldığı bir dönemi kapsar.

Evdeyiz. Bildiğimiz tüm alışkanlıklarımız salgın nedeniyle değişiyor. Tarih yeniden yazılıyor. MÖ ve MS, tarih olacak gibi gözüküyor. KÖ ve KS yani koronadan önce ve koronadan sonra… Evet, böyle bahsedeceğiz belki de… Eskiden bir başka ülkenin vatandaşıyla karşılaşınca en dikkat ettiğim şeylerden biri sosyal mesafeydi.

Geçtiğimiz yıl Toronto Film Festivali İzleyici Ödülü’nü alan The Platform, kısa sürede Netflix’in en çok izlenenler listesinde kendisine yer edinmeyi başardı. Senaristliğini David Desola, yönetmenliğini ise Galder Gaztelu-Urrutia’nın üstlendiği film, uzun süre zihinlerdeki tazeliğini koruyacak gibi.

 

Uzun yıllar kitap tanıtım yazıları kaleme aldım. Kaleme aldığım metnin okuduğum kitabı henüz okumayanları gözeten bir tanıtım yazısı olduğunun da her daim farkındaydım. Ancak kitabını tanıttığım yazarlardan “eleştiri yazısı” için teşekkür mesajları almaya başlayınca bir şeylerin yanlış gittiğini düşünmeye başladım. Çünkü kaleme aldığım metinler birer eleştiri değildi.

 

Kulis

Postmodern Öykü Denince: Jorge Luis Borges

ŞahaneBirKitap

Osmanlı Devleti’nin kuruluş dönemine dair ilgi, Diriliş Ertuğrul ve Kuruluş Osman gibi dizilerin de etkisiyle son günlerde iyice arttı.

Editörden

Dünyanın çehresini değiştiren en büyük seyahat, bir odada, bir kitabın yoldaşlığında yapılan seyahattir. Kitaplardan en çok yola çıkmasını öğrenebiliriz. Ola ki hoyrat bir karakterle birlikte seksen günde dünyanın çevresinde devri daim eder, aklımızın eremeyeceği sırlara vakıf oluruz. Her yolculuk, insanın kendi içine attığı adımı biraz daha kuvvetlendirir.