Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

“Havada kalan” öyküler



Toplam oy: 165
Kurt Schwitters // Çev. Deniz Kurt
Sub Yayınları
Fragman estetiğinin bir yansıması olan öykülerinde Schwitters, malzemeden çok, onun nasıl biçimlendirildiğini ortaya koyuyor.

1918’de Berlin-Dada’ya yaptığı başvuru kabul edilmeyince, ertesi yıl bir manifesto yayımlayıp kendi sanat hareketi olan (bir kolajında kullandığı Kommerzbank’tan türettiği) “Merz”i tanıtıyordu Kurt Schwitters. Anlamsızlığı esas alan, eline geçen her şeyle sanat üretmeye dayanan, özgürce biçim vermenin önemine dikkat çeken, sanat olan ve olmayanı birleştiren Merz, yalın ve düşündürücü bir hareketti. Merz’le parça/fragman estetiğinin kurucusu sayılan Schwitters’in bir yazar olarak anılması ise, 1940’ta “düşman ülke” vatandaşı diye esir düştüğü İngiltere’de kaleme aldığı Üç Öykü kitabında da karşılaştığımız “Yassı ve Yuvarlak Ressam”a rastlıyor. Kitaptaki diğer iki öykü ise esir kampından salıverilişinin ardından yazdığı “Enayi” ve “Ev Sahibesi.”

Schwitters’in öykü yazarlığı ile Merz’deki sanat söylemi; anlamsızlıkla örülü anlam haline gelen parça-an-fragman arasında bağlantı bulunuyor. Merz’de olduğu gibi öykülerinde de kendi hayatından izlere rastladığımız yazar, “Yassı ve Yuvarlak Ressam”da, havaya çizim yapan birini anlatırken tutsaklık günlerinde kurduğu absürt evreni betimliyor sanki. Schwitters, yalnızca absürt bir evren kurmuyor, aynı zamanda ona dair bir masal da uyduruyor. Burada, çizilen resim de ressam da yazarın Merz’le oluşturduğu anlamsızlığın içindeki anlam sularında boy gösteriyor. İkinci Dünya Savaşı’nın en hararetli günlerinde yazdığı bu öykü, Schwitters’in kendine özgü Dadacı kimliğinden türeyen simgesel bir niteliğe sahip. Ressam ve çizdikleri (kraliçe, uçak vd), yeri geliyor bir yerlere ve kimi olaylara gönderme yapar gibi görünüyor, yeri geliyor havada kalıyor.

“Enayi” öyküsünde ayakları biraz daha yere basan bir durum var. Cin olmadan adam çarpmaya çalışan bir balıkçının, uyutmaya çalıştığı kişi tarafından soyulmasını konu alan öykü, adeta bir anti-tüccarlık anlatısı.

“Ev Sahibesi” ise, savaş zamanı savaş silahı olan kibritin ve gazın, barış zamanı “barış silahı” sayıldığı bir dönemin ürünü ama öyküdeki kadının barışla ilgisi yok; kiracısından, koyduğu katı kurallara bir Nazi subayı edasıyla uymasını bekliyor. Her ne kadar barış dönemi de olsa ev sahibesinin tavrı, aklının yakın geçmişe takılıp kaldığını gösteriyor.


İronik ve simgesel eleştiriler

 

Fragman estetiğinin bir yansıması olan öykülerinde Schwitters, malzemeden çok, onun nasıl biçimlendirildiğini ortaya koyuyor. Bir anlamda Merz’de uyguladığı özgür sanat eylemini öykülerine uyarlayıp soyutlamanın kapısını ardına kadar açıyor.

Üç Öykü’deki metinlerde, kurduğu sahnede adeta doğaçlama bir oyun sergileyen Schwitters, Dada’nın 1918 tarihli manifestosunda geçen “herkes kendi sanatını yapar” sözüne göz kırpmakla kalmayıp kendi manifestosundaki “sanat ciddi sorunlarla oynamaktır” ifadesini hayata geçiriyor. Böylece “Yassı ve Yuvarlak Ressam”, “Enayi” ve “Ev Sahibesi”, masal gibi başlayıp bozguncu bir hal alıyor.

Üç Öykü’deki metinler, ayrıca, gerçeküstü özellikler taşımakla birlikte ayağı hakikatin toprağına hayli sağlam basıyor. Schwitters’in, ironik ve simgesel eleştirelliğinin bir izdüşümünü barındırmasıyla Merz işlerinin metne dökülmüş biçimi demek de mümkün onlara. Saçma veya anlamsız gibi görünse de hepsi yazıldığı dönemin karakterini ve rengini taşımakla birlikte zaman üstü bir niteliğe de sahip. Schwitters, öyküleriyle son derece sade ve derin insan çözümlemeleri yapıyor, kısa ve etkili davranış analizlerinde bulunuyor.

 

 

 


 


Görsel: Alpay Aksayar

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

The Irishman vizyona girmeden hemen önce Martin Scorsese New York Times için bir yazı kaleme alır. Büyük yönetmen yazısına, Empire muhabirinin Marvel filmleri ile ilgili sorusuna verdiği cevabı hatırlatarak başlar: “Ekim başlarında İngiltere’deyken, Empire dergisiyle bir söyleşi yaptık. Marvel filmleriyle ilgili bir soru soruldu. Ben de cevapladım.

Bir metni nasıl anlamalıyız? Metinde geçen kelimelerin tek tek anlamlarını bir araya getirerek bir metni anlayabilir miyiz? Keşke bir metni anlamak bu kadar basit olsaydı değil mi? Niçin ihtiyaç duyuyor insanlar ironiye? Yani bir yazar ne söylemek istiyorsa onu ifade etmiyor da niçin Eski Yunanca’da “kandırmak” anlamına gelen bir fiilden türetilen “eironeia”dan kaynaklanan ironiye başvuruyor?

Mehmet Eroğlu İyi Adamın On Günü’nü 2019’da yayımlamıştı. Üç ay içinde yazdığı Kötü Adamın On Günü’nü ise, 2020’nin başında çıkardı. Benzer atmosferlere sahip her iki roman da. İkisinin de kahramanı aynı: Sadık. Kötü Adam’da ismini değiştiriyor; Adil oluyor bir süre, sonlara doğruysa Öcal. Fakat itkileri, tepkileri, düşünceleri üç aşağı beş yukarı aynı, “iyi Sadık”la, “kötü Sadık”ın.

Geçtiğimiz günlerde Yapı Kredi Kültür Sanat’ta, hıncahınç dolu bir salona sığamayıp kapının dışına, oradan da merdivenlere taşan bir söyleşiye katıldım.

“Hiçbir şey dikkat çekme arzusu kadar sıradan değildir.” 

William Shakespeare

 

Kulis

“Öldürme Üzerine Kısa Bir Film Bana İlham Veren Başlıca Yapıt”

ŞahaneBirKitap

Son yıllarda, sürekli dile gelen bir soru var edebiyat çevrelerinde: Öykü yükseliyor mu? Şiirin ulaşılmaz yeri ve romanın tükenmeyen gücünün yanında öykü türü hep bir muammanın kucağında dolaşıyor hâlbuki. Düne, bugüne, hatta yarına baktığımızda öykünün, özellikle Türk edebiyatında, hep arada kalmış bir konumda olduğunu görüyoruz.

Editörden

Edebiyatın kendine özgü mekânları vardır. Muhitler burada bir araya gelir. Mahfil olurlar. Okumak ve yazmak yalnızlık ister. Ama okuduğunu ve yazdığını paylaşmakla görevlidir her tutkulu okur ve yazar. Okumak soylu bir eylemdir. Yazmak ise o eylemi bambaşka kişilerle paylaşma işlemidir. Goethe, “Seni anlayacak bir kişi bile bulduysan ciltler dolusu yaz” der.