Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

“Havada kalan” öyküler



Toplam oy: 158
Kurt Schwitters // Çev. Deniz Kurt
Sub Yayınları
Fragman estetiğinin bir yansıması olan öykülerinde Schwitters, malzemeden çok, onun nasıl biçimlendirildiğini ortaya koyuyor.

1918’de Berlin-Dada’ya yaptığı başvuru kabul edilmeyince, ertesi yıl bir manifesto yayımlayıp kendi sanat hareketi olan (bir kolajında kullandığı Kommerzbank’tan türettiği) “Merz”i tanıtıyordu Kurt Schwitters. Anlamsızlığı esas alan, eline geçen her şeyle sanat üretmeye dayanan, özgürce biçim vermenin önemine dikkat çeken, sanat olan ve olmayanı birleştiren Merz, yalın ve düşündürücü bir hareketti. Merz’le parça/fragman estetiğinin kurucusu sayılan Schwitters’in bir yazar olarak anılması ise, 1940’ta “düşman ülke” vatandaşı diye esir düştüğü İngiltere’de kaleme aldığı Üç Öykü kitabında da karşılaştığımız “Yassı ve Yuvarlak Ressam”a rastlıyor. Kitaptaki diğer iki öykü ise esir kampından salıverilişinin ardından yazdığı “Enayi” ve “Ev Sahibesi.”

Schwitters’in öykü yazarlığı ile Merz’deki sanat söylemi; anlamsızlıkla örülü anlam haline gelen parça-an-fragman arasında bağlantı bulunuyor. Merz’de olduğu gibi öykülerinde de kendi hayatından izlere rastladığımız yazar, “Yassı ve Yuvarlak Ressam”da, havaya çizim yapan birini anlatırken tutsaklık günlerinde kurduğu absürt evreni betimliyor sanki. Schwitters, yalnızca absürt bir evren kurmuyor, aynı zamanda ona dair bir masal da uyduruyor. Burada, çizilen resim de ressam da yazarın Merz’le oluşturduğu anlamsızlığın içindeki anlam sularında boy gösteriyor. İkinci Dünya Savaşı’nın en hararetli günlerinde yazdığı bu öykü, Schwitters’in kendine özgü Dadacı kimliğinden türeyen simgesel bir niteliğe sahip. Ressam ve çizdikleri (kraliçe, uçak vd), yeri geliyor bir yerlere ve kimi olaylara gönderme yapar gibi görünüyor, yeri geliyor havada kalıyor.

“Enayi” öyküsünde ayakları biraz daha yere basan bir durum var. Cin olmadan adam çarpmaya çalışan bir balıkçının, uyutmaya çalıştığı kişi tarafından soyulmasını konu alan öykü, adeta bir anti-tüccarlık anlatısı.

“Ev Sahibesi” ise, savaş zamanı savaş silahı olan kibritin ve gazın, barış zamanı “barış silahı” sayıldığı bir dönemin ürünü ama öyküdeki kadının barışla ilgisi yok; kiracısından, koyduğu katı kurallara bir Nazi subayı edasıyla uymasını bekliyor. Her ne kadar barış dönemi de olsa ev sahibesinin tavrı, aklının yakın geçmişe takılıp kaldığını gösteriyor.


İronik ve simgesel eleştiriler

 

Fragman estetiğinin bir yansıması olan öykülerinde Schwitters, malzemeden çok, onun nasıl biçimlendirildiğini ortaya koyuyor. Bir anlamda Merz’de uyguladığı özgür sanat eylemini öykülerine uyarlayıp soyutlamanın kapısını ardına kadar açıyor.

Üç Öykü’deki metinlerde, kurduğu sahnede adeta doğaçlama bir oyun sergileyen Schwitters, Dada’nın 1918 tarihli manifestosunda geçen “herkes kendi sanatını yapar” sözüne göz kırpmakla kalmayıp kendi manifestosundaki “sanat ciddi sorunlarla oynamaktır” ifadesini hayata geçiriyor. Böylece “Yassı ve Yuvarlak Ressam”, “Enayi” ve “Ev Sahibesi”, masal gibi başlayıp bozguncu bir hal alıyor.

Üç Öykü’deki metinler, ayrıca, gerçeküstü özellikler taşımakla birlikte ayağı hakikatin toprağına hayli sağlam basıyor. Schwitters’in, ironik ve simgesel eleştirelliğinin bir izdüşümünü barındırmasıyla Merz işlerinin metne dökülmüş biçimi demek de mümkün onlara. Saçma veya anlamsız gibi görünse de hepsi yazıldığı dönemin karakterini ve rengini taşımakla birlikte zaman üstü bir niteliğe de sahip. Schwitters, öyküleriyle son derece sade ve derin insan çözümlemeleri yapıyor, kısa ve etkili davranış analizlerinde bulunuyor.

 

 

 


 


Görsel: Alpay Aksayar

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

1970’lerde Tutunamayanlar yayımlandığında edebiyat kamuoyunda derin bir sessizlikle karşılanmıştı. Bunun nedenleri epeyce tartışıldı ancak şurasını hatırlatmakta fayda var: Kalbi bu dünya için fazla hassas olanların sayıca artıp toplumda daha görünür olduğu dönemler ile Oğuz Atay’ın kitabının tanınıp bilinirliği arasında doğrudan bir ilişki var.

Silvan Alpoğuz: Postmodern ve politik

 

Bolaño, Şili’nin başkenti Santiago’da dünyaya gelmiş. Çocukluk yılları çeşitli kentler, birbirine karışmış kültürlerin içinde geçmiş. Gençlik yıllarının başında Meksika’ya göçmesi onun edebiyat serüveni için bir kırılma noktası olmuş. Meksika’daki entelektüel ortamlarda Latin Amerika Edebiyatı’nı sulayan birçok yerli akımı araştırma imkânı bulurken, şiir eskizlerine bu yıllarında başlamış.

Kulis

Ercan Kesal: ''Edebiyat, Dünyaya Tahammül Gücü Verir''

İnsan yaşadığı yere benzer, doğru ama sanki eksik, yaşadığı yeri de kendine benzetir. İki taraflı bir ilişki. Değiş ...

ŞahaneBirKitap

Uzun bir tren yolculuğunun ardından Weimar’a ulaştığımda sadece yirmi bir yaşımdaydım. Genç yaşımda yapmak istediğim, Goethe’nin hayatının bir kısmını geçirdiği şehre gitmek ve kendime belki bir parça “ışık” bulmaktı. Tam olarak ne aradığımı bilmez halde şehre indiğimde 21 yıl önceydi ve internet yaygın değildi. İstasyon görevlisine en yakın gençlik evinin nerede olduğunu sordum.

Editörden

Bugün “lüzumsuz”, “aylak” ya da Benjamin’in tabiriyle “flaneur” (boşta gezen, dolaşan) diye tarif ettiğimiz adam, bizzat şehrin insanıdır aslında. Bir şeyi “yapmamayı” tercih eder bu adam. Modernlikle yaralanmıştır ama yarasının neresinde olduğunu göstermekten acizdir. Çalışmayı da iş düzenini de reddeder. Uzun bir baygınlık hali yaşamaktadır. Her ilgisi gelgeçtir. Tutunamaz bir türlü.