Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

“Kendi kendisini büyütenlere...”



Toplam oy: 90
Bahar Feyzan
Doğan Kitap
Adım Nisan, bir kadının kendi kendini büyütmesinin ve başına ne gelirse gelsin bir şekilde bunun altından kalkmasının romanı.

Bazı kitapların ilk sayfasını okumaya başladığınızda, yazarı daha önceden tanımıyorsanız eğer, ilk cümleler okuma motivasyonunuzu etkiler. “Eyvah klişe bir roman okuyacağım” ile “hayır, başka türlü bir metin karşımdaki” arasında kalırsınız. Bahar Feyzan’ın kitabının ilk sayfası, ne yalan söyleyeyim, beni biraz ürkütmedi değil. “Eyvah,” dedi iç sesim, “yine bir baba-kız hesaplaşması, aile girdabının içerisine düşeceğim.” Meğer mesele o değilmiş...

Adım Nisan, Nisan Nesin adında bir gazeteci kadının hikayesi. Anlatılan aslında sadece onun hikayesi değil, günümüz Türkiye’sinin farklı köşelerinden yan yana gelmiş pek çok kesit... Bahar Feyzan, dilinin akıcılığı ve kurgusuyla kitabın bir nefeste okunmasını sağlıyor. Bazı bölümlerde okuru klişe ile karşı karşıya bıraksa da, yine de kurgunun bütünlüğü içerisinde bunlar görmezden gelinebiliyor.

İthafını “kendi kendisini büyütenlere...” diyerek yapmış Bahar Feyzan ve Balat’tan başlıyor anlatmaya. Doğduğu gün ile babasının evi terk ettiği gün aynı olan bir kız çocuğu... Annesinden babasından çok anneannesini anıyor hayatının her köşesinde. Bahar Feyzan günün birinde o çok görmüş geçirmiş, her hikayeye söyleyecek bir cümlesi olan anneannenin de romanını yazar umarım. Çünkü bazı anneanneler vardır ki pek çok annenin ve babanın yerini tutar, insanı öksüz yetim koymazlar. Annesiyle olan ya da olmayan ilişkisi bir yana, babasının yıllar sonra ortaya çıkıp sonra yeniden ara ara kaybolup, yeniden varolmasıyla dengeleri altüst oluyor Nisan’ın. Babasının dolduramadığı boşluğu işinde, eşinde, dostunda, aşkında arıyor ve kimi zaman yanılıyor.

 

Adım Nisan bir polisiye -içinde dedektif, kan ve katil- olsa da aslında baştan aşağıya bir kadın romanı. Özellikle bazı bölümlerinde cüretkar ve korkusuz. Başımıza gelenlerin kader mi yoksa tesadüf mü olduğunu sorgulatıyor. İnançlarımızın sarsıldığı noktalarda hayatı ve koşullarımızı nasıl zorladığımızı hatırlatıyor.

İçinde hem aşkın, hem kadınlığın, hem erkekliğin, hem iş hayatının olduğu, bir şekilde ayakta kalmanın herkes için bambaşka şeyler ifade ettiğini sezdiren bir roman Adım Nisan. Nisan, büyüdüğü mahallenin yıkılmasıyla kendi varoluşunu sorgulayanlardan, kaybettikleriyle kazandıklarını eşitlemeye çalışanlardan; yaptığı mesleği sorgulayan, sorgulamayanın yanında duramayanlardan, daha doğrusu durdurmayanlardan. Anneannesinden kulağında kalanlar, kaybolduğu zaman önünü görmesini sağlıyor, aynı evi paylaştığı arkadaşı Cem ise herkesin hayatında olması gereken, ne olursa olsun her daim orada duran dostları ya da o tek vazgeçilmez dostu temsil ediyor.

Genç bir gazeteci kadın tam yükseldiğini ve işlerin yolunda gittiğini düşündüğü bir anda işsiz kalıyor. Hayatına giren zengin ve yakışıklı adam bir anda ortadan kayboluyor. Öldü mü kaldı mı bilinmiyor. Varlığı ayrı yokluğu ayrı dert olan babanın vefat etmesi var bir de. Sonra birdenbire hayatına giren bambaşka bir adamla ve yeni bir işle bütün iplerin birbirine bağlanması, bu bağlanmanın aslında onun hayatının son beş senesinin koptuğuna delalet olması...

Nisan’ın hayatının kendi dengesizliğinin içinde bir devinimi varken birden denge ortadan tamamen kayboluyor. Ve bir gökyüzünde bir yeryüzünde ama sürekli soru sorarken buluyor kendisini. Bir gazeteci ile aynı evin içerisinde yaşamadıysanız o bitmez bilmeyen soruların ne demek olduğunu bilemezsiniz. 5N1K öğretisini sürekli üstünüzde kullanırlar. Öyle ki eve iş getirme demek zorunda kalırsınız. Nisan da sorgulanmaktan hoşlanmıyor ama sorgulamadan da duramıyor. Kendi hikayesini anlatırken de sürekli kendisini sorguluyor.

Her ne olursa olsun Adım Nisan bir kadının kendi kendini büyütmesinin ve başına ne gelirse gelsin bir şekilde bunun altından kalkmasının romanı. Kader mi tesadüf mü bilinmez ama hayatta bazen romanlardaki gibi her şey üst üste gelir, tanıdığınız insanları hiç tanımadığınızı anlarsınız ve her şey zorunuza gider. İşte o zorunuza giden yerden başınızın çaresine bakmayı ve deliklere çomak sokmayı öneriyor Bahar Feyzan.

 



 


 

 

 

Görsel: Elif Demir

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Çeyizime Bir Kefen, 1990’lı yıllardan beri Türk şiirine katkı veren şair Ali Emre’nin altıncı şiir kitabı. Şaire ait altı kitap arasında tematik bakımdan merkezî bir öneme sahip Meryem’in Yokluğunda adlı toplam sonrasında yayınlanan Çeyizime Bir Kefen, “biz ve onlar” arasındaki bitimsiz kavganın şairin diline yansıyan yeni ve şimdilik son uğrağı.

Kitaplar da insanlara benzemez mi? Adlarıyla, biçimleriyle, anlattıklarıyla... Sanırım ben en çok azınlığın keşfine, ellerine ve kütüphanesine vardığı Halil Cibran, Oruç Aruoba, Emil Cioran gibi insanları seviyorum. Onlar benzersiz ve ikâmesiz bir kendiliği metnine getirmeyi başaranlar.

Keiji Nakazawa, Amerika Birleşik Devletleri’nin, İkinci Dünya Savaşı’nın bitişini ilan eden atom bombası dehşetinin ilkini Hiroşima’da, 6 Ağustos 1945’te ailesiyle birlikte yaşadı.

Amerikalı çok sayıda müzisyen, şarkıcı ve söz yazarının edebiyat dünyasına giriş yaptığını ve bu dünyada tutunarak üretmeye devam ettiğini görüyoruz. Örneğin punk rock kraliçesi olarak kabul edilen Patti Smith, yeni yayımlanan beşinci kitabı Year of The Monkey ile edebi alanda daha anlatacak çok hikâyesi olduğunu kanıtlayanlardan.

“Ey tutkun gönül, derdini kendine sakla” Meksika Halk Şarkısı

 

Kulis

“Jack London’ın Unutulmaz Bir Romanını 40 Yıl Sonra İngilizce Aslından Çeviriyoruz”

Henüz bir yaşını doldurmamış bir yayınevi Kutu Yayınları. Hikâyesini anlatır mısınız?

ŞahaneBirKitap

Birkaç sene önce, yazar arkadaşlarla oturup şu meseleyi tartışmıştık: Yazdıklarımızı hiç kimsenin okumayacağını bilsek, yine de yazar mıydık? “Okur” olmadan yazdıklarımız bir işe yarar mıydı? Hele ki okuruyla konuşan, okuru da kurmacanın içine davet eden, hatta onu hikâyesinin bir kahramanı haline getiren yazarlar ne yapardı okur olmasa?

Editörden

Doksanlı yılların sonu olmalı. Yaşadığım taşra şehrinde sadece bir tane olan müzik mağazasına gidip gelip Pink Floyd’un The Dark Side of the Moon albümünü soruyordum sürekli, geldi mi gelmedi mi diye… Çünkü müziğin bir kaset ya da CD marifetiyle dinlendiği zamanlardı ve sevdiğiniz bir grubun albümünün çıktığını duymanız ayrı dert, o albümün sizin yaşadığınız şehre ulaşması ayrı dertti.