Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

“Varlık ve Olay” – “Dünyaların Mantıkları”



Toplam oy: 859

Alain Badiou’nun İngilizce çevirisi 2007’de çıkan yapıtı Varlık ve Olay’ın (Being and event, Continuum Publisher), sabırsızlıkla beklenen II. Cildi Dünyaların Mantıkları (Logics of worlds, Continuum, 2009) da yayımlandı.


600 sayfayı aşan “DM” da 526 sayfalık “VO” gibi ilk anda insanı korkutan bir yapıt. Ben VO okumaya başladığımda 15. sayfada kaçmayı düşünüyordum. Ellinci sayfaya geldiğimdeyse artık bitirmek zorunda olduğum bir yapıtla, hatta başyapıtla karşı karşıya olduğumu biliyordum. İlk anda anlaşılmaz gibi görünen savların, biriktikçe birbirine bağlanarak anlam kazandığı, okundukça anlaşılabilirliği artan bir yapıt VO.


VO, savlarını sıfır noktasından, varlığın durumuna ilişkin “Bir midir? Değil midir? (one is, or isn’t) gibi ilk anda karanlık bir soruyla sunmaya başlıyor. Biraz sonra da sizi, dünyayı anlamakta, anlamlandırmakta ve davranmakta, iki farklı yola gidecek olan bir kavşakta durduğunuzun ayırdına vardırıyor. “Bir dir” derseniz, tanrı kavramından geçerek siyasette totaliterliğe kadar ulaşan bir yolda buluyorsunuz kendinizi. Eğer “bir değildir” derseniz, çoklukların mutlak çokluğuyla, sonsuz olasılılıklarla karşılaşıyor, demokratik hatta kapitalizme alternatif bir düzene açılma olasılığını içeren bir yolu seçmiş oluyorsunuz.


Böyle başlayan okuma serüveni, biraz sonra, savlarını sunuştaki sistematiği, iç tutarlılığı, kapsadığı konuların genişliği ve iddiaları açısından Kant’ın üç eleştirisi, Hegel’in Ruhun fenomenolojisi, Marx’ın Das Kapital’i, Heidegger’in Varlık ve Zaman yapıtları düzeyinde bir çalışmayla karşı karşıya olduğunuza düşündürmeye başlıyor.

Gerçekten de Badiou’nun bu iki yapıtı, Darrida’nın dil oyunları, Deleuze ve Guttari’nin oradan oraya sıçrarken başınızı döndüren “rhizomatic” stilinden çok farklı bir akıcılığa ve berraklığa sahip. Badiou’nun, post modern yazarların içinde yaşadığımız dil hapishanesinden,  bedenlerden başka bir şey yoktur savlarına karşı olduğunu da görüyoruz. Bu yazarların, evrensel hakikat kavramını yadsıyarak, düşünsel dünyamızı, felsefenin öldüğüne ilişkin bir saptamadan hareketle bir taraftan beden politiği bağlamında, antropolojiyle, kültürel çalışmalarla, diğer taraftan, “dil hapishanesi” bağlamında, edebiyat çalışmalarıyla, dilbilimle,  retorikle sınırlayan (hapsetmelerine) “rölativizmine” karşılık, Badiou evet yalnızca diller ve bedenler vardır, ama hakikatler de vardır, saptamasıyla cevap veriyor…

Badiou felsefenin ölmediğini ve otonomisini yeniden kazanmak zorunda olduğunu savunuyor ve gösteriyor. Felsefe, “kendi koşullarından” hareketle hakikatlerin anlaşılmasına katkıda bulunacak bir disiplindir diyor Badiou. Felsefe, siyaset, sanat, bilim, aşk gibi insanlığın dört durumunu kendi varlık koşulu olarak almalı, bu alanlarda, ortaya çıkan verili durumlara uymayan, hatta ortaya çıkması asla beklenmeyen “yeniliklerin”, “olay”ların düşünülmesi ve anlamlandırılmasıyla ilgili bir disiplin, uğraşı olmak zorunda... Bu anlamda, da Sokrates’den gelerek de “gençleri yoldan çıkartmakla”…


VO, adından da anlaşılacağı gibi, ontolojik düzeyden başlayıp, gerçek dünyadaki, belirlenmiş, (mutlak çoklukların içinden, bir olarak sayılmış) yapılar içindeki değişimlerin mantığına, diyalektiğine kadar giden bir yolculuğun haritası. Bir olarak sayılmış, yapılanmış bir “çokluğun” içinden nasıl “yeni” bir şey çıkar?” sorusuna bir cevap. Bu cevap da, belirlenmiş çokluğun (kümenin) içinde olmakla birlikte, sayımda gözükmeyen bir alt kümenin varlığının yaratacağı gerginlikten başlayan istikrarsızlıkla ilgili.  Bu alt küme hem belirlenmiş çokluğun içindedir hem de değil!  Proletarya, etnik azınlıklar, göçmen işçiler gibi…


Besbelli ki burada, artık matematik ve özellikle de küme teorileri alanındayız. Badiou’nun bu baş yapıtının en önemli, onu belki de “bir olay” statüsüne yükseltecek özelliği de burada yatıyor. Badiou, Cantor, Cohen gibi matematikçilerin karşı karşıya kaldıkları paradoksları aşarak yaptıkları, “zorlama”, “jenerik” gibi katkılardan hareketle, matematiği (küme teorisini) ontolojinin dili olarak kullanmanın ötesinde, buradan hareketle siyasetten, aşkın (psikanalitik anlamda), sanatın dinamiklerine kadar ortaya çıkan gelişmeleri anlamakta kullanılabilecek bir araç olarak sunuyor.


Nihayet Badiou’nun çalışmasını bize, “bir” olarak sayılmış kümenin içinden “olay”ın çıkmasının yanı sıra, bu olayın birey üzerinde yaptığı değiştirici etkilerini, verili bilgi sistemini bir hakikat sorunuyla karşı karşıya bırakmasını, bu hakikate sadakat açıklayarak evrenselleştirmek için kolları sıvayan bireyin böylece özneleşmesinin de teorisi olarak anlamak gerekiyor.


VO Badiou’nun projesinin esas olarak ontolojik boyutuyla, “olayın” ortaya çıkışı, “hakikat”, “ahlak” ve “özne” arasındaki ilişkiyle ve bireyin özneye dönüşüm süreciyle ilgiliyken, DM ise bu çalışmanın, çeşitli bileşenlerini, nesnelerin ait oldukları dünyalar (sayılmış çokluklar) içindeki halleri bağlamında tartışıyor açımlıyor ve savunuyor.
Bunlar kolay kitaplar değil, ama bir kez başladıktan sonra bir sadaket geliştirdiğiniz taktirde, giderek “düşünme” süreçleriniz zenginleştirecek, varoluşun yüzeyinde gözlerinizi kamaştırarak dolaşan imajları, “sağduyu” parçacıklarını asarak, var olan ama sayılmayanı görmenize, gizlenen dünyayı anlamlandırmanıza, pasif bireylerden aktif öznelere dönüşerek değiştirmenize katkıda bulunacak çalışmalar…

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Argo deyince aklımıza bir dizi kaba, galiz söz yığını geliyor. Her kötü söz otomatikman üzerinde argo yazan bir çuvala istifleniyor. Argoyu anlamak bu kadar kolay olsaydı bu sayfada yer vermeye, hakkında bir şeyler söylemeye değecek bir kavram olarak değerlendirmeye gerek olmazdı.

 

Fransız filozof René Descartes’ın beden ve ruh düalizmine dayalı rasyonalizmiyle başladığı addedilen modern felsefeye dair yazılmış felsefe tarihi kitaplarının birçoğunda bu felsefenin gelişimi içinde bir yandan Spinoza’nın tek töze dayalı felsefesi ile Leibniz’in monadlara dayalı çok tözlü felsefesi rasyonalist felsefenin mümkün devam yolları olarak Descartes’la bağlantılandırılırken, diğer ya

Olga ölene kadar Avda Trajedi bildiğimiz Rus romanları şeklinde ilerler. Bildiğimiz Rus romanlarından kastım, ilk modernler olarak tasnif edilen Tolstoy ve Dostoyevski romanlarıdır. Olga’yı öldürdükten sonra Anton Çehov, bu çemberi kırmaya çalışır. Ve bunu başarır da.

 

Erken yaşta intiharı seçmesine rağmen dünya edebiyatında unutulmaz izler bırakan Cesare Pavese (d:9 Eylül 1908 – ö:27 Ağustos 1950), 1935 – 1950 yılları arasında tuttuğu günlüklerinde 10 Kasım 1938 tarihinde yazdıklarına şöyle başlamıştır: “Hayatın saldırılarına karşı bir savunmadır edebiyat.” Pandemi sürecinin tek güzel tarafı, kendimize ait daha fazla vaktimiz olması sanırım.

Sinema-TV okuduğum yıllarda hocalarımdan öğrendiğim ve sonrasında, yayıncılık hayatımda da epeyce işime yarayan bir bilgidir: “Film, jenerikte başlar.” Çünkü, izleyiciyi az sonra izleyeceği filme hazırlar jenerik görüntüler; ister isimler aksın, ister yapım şirketlerinin kocaman logoları (ki dikkat edin, her filmde o filmin atmosferini yansıtan bir şekilde karşımıza çıkar aslında bunlar) dönüp

Kulis

İbrahim Tenekeci: ''Amacımız İyiyi İstikrarlı Hale Getirmek''

ŞahaneBirKitap

Denizden, denizcilikten, deniz kahramanlarından söz eden tarihî romanımız sanıldığından daha az. Diğer dönemler bir tarafa, peş peşe büyük kahramanların çıktığı 16’ncı yüzyıl hakkında yazılanlar bile bir elin parmak sayısı kadar henüz. 1487’de doğduğu tahmin edilen ve Kanuni’den bir yıl önce, 1565’te vefat eden Turgut Reis de söz konusu yüzyıla damgasını vuran deniz kurtlarından.

Editörden

Edebiyatın en güzel tarafı, insanı içinde bulunduğu halden uzaklaştırabilme kudreti sanırım. Çünkü edebiyatın büyük ve özel malzemesi insandır. “Bir küllüğün bile öyküsünü yazabilirim” diyen Çehov bile şunu çok iyi biliyordu, aslında anlattığımız küllükten çok, insanın küllükle olan irtibatıdır. Her yazar, okuruyla bir irtibat kurar.