Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Eleştiri

Eleştiri

Arta kalanlar



Toplam oy: 229
Horacio Qurioga // Çev. Bülent Kale
Notos Kitap
Aşk, Delilik ve Ölüm Öyküleri bu haliyle okura bir yandan kurmacanın keyfini, bir yandan da kuramsal bir zenginlik sunuyor.

Latin Amerika’nın Poe’su olarak bilinen, kısa öykünün büyük isimlerinden Uruguay asıllı Horacio Quiroga’nın 1917 tarihli Aşk, Delilik ve Ölüm Öyküleri, ilk kez Türkçeye çevrilmiş oldu. Quiroga’yı bizimle tanıştıran bu ilk kitap, yazarın kendi seçkisi olması açısından ayrı bir kıymete sahip. Ölüm, çaresizlik, hastalık, ayrılık, pişmanlık, delilik gibi pek de kolay olmayan temalar etrafında dolanan öyküler, konuların karakterler üzerinde yarattığı yüksek duygulara tezat oldukça basit, çıplak, neredeyse naif bir dille kaleme alınmış. Bu süssüz ve sakin tavır da onlara ziyadesiyle vurucu, soğuk bir karakter kazandırmış ki bence güçlerini de buradan alıyorlar.


Quiroga’nın metni ve karakteriyle arasında koruduğu bir mesafe var. Bütün öykülerde söz konusu olan bu özellik, arkasında yoğun duyguların ve tutkuların varlığını sürdürdüğü, keskin bir zekanın dokunuşunu her fırsatta hissettiren soğukkanlı bir yazar tavrının ürünü. Okuduğunuz her öyküde olan bitenin keskin gerçekliği karşısında yer yer rahatsızlık duygusuyla baş başa kalırken, yazarın hiçbir duyguyu köpürtmeden size en rafine haliyle geçirmesine şaşırmamak elde değil.

 

 

Peşini bırakmayan trajedi


Bir yazarın geride bıraktığı eserler ile bizzat yaşadığı hayat arasındaki ilişki, edebiyatın en çok meşgul edilen alanlarından biri olsa gerek. Kurgu da olsa bir metnin yazarı ile ayrı tutulması pek kolay bir şey değil. Elimdeki kitap yazarın yaşam öyküsüne yer verince, biraz da internet okuması yapınca ilk kez tanışıp en çok sakin ama güçlü diline hayran olduğum öykülerin mayasında Quiroga’nın gerçek yaşamı olduğunu gördüm. Elbette bu ikisi arasındaki çizgi sanıldığı kadar düz değil. Öyküler onun yaşamından izler taşısa da hâlâ kurmaca özelliklerini koruyorlar, ancak barındırdıkları yoğun duygular, yazarın zorlu hayatının tortusunu taşıyor. Quiroga’nın edebiyatını detaylı şekilde masaya yatırdığı önsöz niteliğindeki metninde Arjantinli ünlü eleştirmen Abelardo Castillo şöyle diyor: “Kuşkusuz, bir yazarın hayatındaki her olay, ne kadar belirsiz ya da tesadüfi olursa olsun, eserini belli bir açıdan açıklamaya hizmet eder.” Buradan hareketle Quiroga’nın ona hiç insaflı davranmayan hayatını birazcık özetlemek iyi olacak...


Quiroga, 1878’de Uruguay’da doğdu. Öz babası o daha küçükken avdan dönerken yanlışlıkla kendini vurarak öldü. Quiroga astım hastası, ufak tefek, çekingen, kendi halinde bir çocuktu. Annesi bir süre sonra başka biriyle evlendi ve Quiroga kısa zamanda ona çok ısındı. Bu arada başarılı bir öğrenci olarak hayatına devam eden yazar, okul çağlarından itibaren edebiyata ilgi duymaya başladı; arkadaşlarıyla terk edilmiş evlerde buluşup yüksek sesle yazdıkları edebi metinleri okudukları bir edebiyat grubu vardı. Üvey babası geçirdiği kısmi felcin sonunda intihar etti; Quiroga silah sesini duyup gelen ve onu bulan ilk kişiydi. Gençliği boyunca çeşitli mahlaslarla edebiyat dergilerinde yazdı. Bu arada iki kardeşi hummadan öldü. En yakın arkadaşına nasıl silah kullanacağını gösterirken silahın boş olduğunu sanıp onu vurdu ve ölümüne sebep oldu. Hayatı boyunca çok fazla iş değiştirdi, maddi sıkıntıları hiç bitmedi; pedagog, fotoğrafçı, öğretmen, nüfus memuru ve sulh hâkimi olarak çalıştı; bir ara bir pamuk çiftliği kurdu, deneyimsizlik ve kuraklık yüzünden başarısız oldu. Kömür yapımı, portakal damıtıcılığı işlerini denedi. Bu arada yazmaya ve yazdıklarını yayımlamaya devam etti. Öğretmenlik yaptığı dönemde on beş yaşındaki bir öğrencisine âşık oldu ve onunla evlendi. Ailesi için kırsal alanda iki yüz hektarlık bir arazide bir ev yaptırdı. Ancak karısı ormandaki hayat koşullarına uyum sağlayamadı ve zehirleyerek kendini öldürdü. Quiroga yıllar sonra bu evlilikten olma kızının yirmi yaşındaki arkadaşıyla evlendi. İkinci evliliği de zamanla çatırdamaya başladı ve karısı, çocuğuyla birlikte onu terk etti. Bir süre sonra sağlık sorunları baş gösterdi ve yazara kanser teşhisi kondu. Geçirdiği ameliyattan sonra kızını ziyaret edip hastaneye geri döndü ve siyanür alarak intihar etti.


Sanırım bu kadarı, söz konusu öykülerin nasıl bir dünyanın içine doğduklarını, nelerden beslendiklerini ve keskinliklerini neye borçlu olduklarını anlamak için yeterli. Neredeyse bütün hayatı ölüm tarafından tayin edilen bir yazar Quiroga… Eserleri de zaten bugüne kadar hiç bu hayattan bağımsız değerlendirilmemiş biri; zira hayatta peşini bırakmayan trajedi onun sanatına dönüşmüş. Şöyle devam ediyor Castillo önsözde konuyu özetleyerek: “Horacio Quiroga üvey babasının intiharıdır, Misiones ormanlarıdır, en yakın arkadaşının ölümüdür, neredeyse çocuk yaştaki kadınlara ilgisidir ve kendi intiharıdır.”

İyi öykücünün hileleri


Aşk, Delilik ve Ölüm Öyküleri, Horacio Quiroga’nın hayatını ve yazınını derinlemesine inceleyen önsözün ve devamındaki on beş öykünün yanı sıra kapanışta “Öykü Sanatı Üzerine Dört Kısa Deneme” adlı bir bölüm de içeriyor. Bu bölümde Quiroga’nın öykü türü hakkında yazdığı meşhur dört denemesi yer alıyor. Öykünün bir edebi tür yeniden gündeme geldiği, “moda” olduğu ve edebiyat tartışmalarında kendine yer bulduğu bir dönemde bir sürü soruya cevap verdiği kadar bir sürü yeni soru da sorduran bu dört deneme, en az öykülerin kendisi kadar değerli. İyi öykücü için on emir ya da iyi öykücünün hileleri de dahil olmak üzere özellikle yazmak üzerine kafa yoran ve içsel motivasyonuyla yöntem arasında kaybolmuş kişilere çok şey söyleyecektir. Cortázar, Borges ve Márquez’in yirminci yüzyıl başındaki öncülü sayılan, tüm zamanların en iyi öykücüleri arasında gösterilen bir yazarın öykülerini okumak, ardından onun gözünden belli bir türe bakmak, ders niteliğindeki sözlerine kulak vermek, iyi bir oyun seyredip sonra kulise girip eserin yaratıcılarıyla konuşmak gibi… Aşk, Delilik ve Ölüm Öyküleri bu haliyle okura bir yandan kurmacanın keyfini, bir yandan da -otuz sayfalık önsözü ve sonundaki dört deneme vasıtasıyla- kuramsal bir zenginlik sunuyor.


Yazımı Abelardo Castillo’nun sözleriyle bitireceğim: “Quiroga gerçekten de yalnızca hikâyeler anlatıyordu. Tıpkı Poe ya da Borges, Salinger ya da Rulfo gibi, hayatının bir ânında şu küçük gerçeği keşfetti: Öykü yazmak, unutulmaz bir hikâyeyi mümkün olan tek yolla anlatma sanatıdır.”

 

 

 


 

 

 

Görsel: Akif Kaynar

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Aynur Dilber’in ilk öykü kitabı Az Hüzünlü Bir Yer (İz Yay. 2018), gerçekçi ve gerçeküstü tarzda öyküler içeriyor. Ben kendi payıma, kitaptaki gerçeküstü öyküleri daha çok beğendim. Bu beğeninin elbette öznel bir tarafı var ama gerçeküstü öyküleri neden daha çok beğendiğimi kendime sorduğumda, bunun tek sebebinin benim edebiyat zevkim olmadığını itiraf edeyim. Ne demeye çalışıyorum?

Adalet Ağaoğlu’nun eylülde Everest’ten çıkan kitabı Düşme Korkusu adını taşıyor. Bir kitabın ismi içeriğinden bağımsız olabilir, Gülün Adı buna güzel bir örnektir; bazı isimler içeriğe dair ipucu verebilir, bazıları ise tamamen o isim üzerine inşa edilebilir. Düşme Korkusu son gruptan.

I. Dünya Savaşı’nı takip eden günlerde, İrlandalı genç bir meteoroloji uzmanı, Antartika’daki kuş uçmaz kervan geçmez bir adaya bir yıllığına tayin edilir. Onu bırakacak olan gemi, bir önceki meteoroloji uzmanını alıp dönecektir ancak adada karşılaştıkları tek insan, tuhaf ve yabani deniz feneri bekçisi olur.

Birçok edebiyatçı intiharı temalaştırıp yazı ve şiirlerinde kullanmış ama bazıları onu metnin dışına taşıyarak bizzat tecrübe etmiştir. Ölümün sınır uçlarında gezinen ve kendi iplerini kendi kalemleriyle çeken bu edebiyatçılar yazdıkları metinlerle, arkalarında bıraktıkları notlar ve şiirlerle boğazda kalan bir düğüm gibi atılıyor hayatın sayfasına.

 

Edebiyat ödülleri, ister ulusal olsun ister uluslararası, daima tartışmalarla örülü bir ağın içindedir. Çünkü roman, öykü, şiir, kurmaca hatta edebiyatın ta kendisi dahi yüzde yüz objektif bir bakış açısıyla değerlendirilecek, teraziye konulup tartılacak, laboratuvara sokulup incelenecek şeyler değil.

Söyleşi

EFSANELERDEN KURGUSAL EDEBİYATA EDEBİYATIN BAŞ KÖŞESİNDE: KEDİ

 

Bern’deki Paul Klee Müzesi’nde Klee’nin hayvanları konu eden eserleri sergileniyor. Klee’nin çektiği fotoğrafların döndüğü kısımda epey zaman kalıyorum, en az sergiyi gezdiğim süre kadar - fotoğraflar içime işliyor; sevgi dolu ve sakin. Ressamın deklanşörünün karşısında ise sadece kediler var.

ŞahaneBirKitap

Kardeşlik köprüydü, herkes yerinde durdukça yıkılmayacak bir köprü, ayakları ayaklarımız olan. İki yakamız bir arada olacaktı sabit oldukça kademlerimiz. Kardeşlik perdeydi, ayrı düşsek de yırtmayacağımız bir perde, sinema perdesi değildi fakat başkalarının üzerinde kendi filmlerini oynatacağı.

 

Editörden

Edebiyat en basit anlamıyla insanı ilgilendirse de, ilk edebi eserlerden günümüze, başka canlıların da alanı olmuştur. Dönüp baktığımda, edebiyatın dünyayı ve insandan yola çıkarak hakikati anlama, anlatma becerisi başımı döndürüyor.