Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Babalar, Oğullar Ve Amerikalar



Toplam oy: 5
Güray Süngü’nün yeni romanı Az Kalan Gölge’de bir otobiyografinin peşindeyiz. Osman oğlu Osman kendi hikâyesini anlatıyor. Gençliğinden, dünyadan ilk koptuğu anlardan. Anılardan, kalanlardan, gidenlerden, uydurduklarından belki. Belki dünyadan kaçıyor. Kaçtığı yerde yakalanıyor ve ekliyor: “O an fark ettim, ne kadar uzak durursan dur, hayat sana bulaşıyordu.”

Güray Süngü’nün yeni romanı masamda duruyor: Az Kalan Gölge. Kapakta bir yük gemisi. Macera. Yolculuk. Gölge kelimesi güneşi işaret ediyor, engeli çağırıyor. Koyu renkli. İlk sayfayı açar açmaz edebiyatın iki yolu beliriyor. İki çeşit metin. Her şeyi anlatan ya da anlatmadıklarının peşinde koşturan. Parçalı bir roman. Bir otobiyografinin peşindeyiz. Doğru ya da yanlış. Dünyanın dışında kalmış bir Osman, sayfaların yarısını boş bırakırken ekliyor: “İnsan geleceğe hangi anısının kalacağını seçemiyor.”

 

Alışılmış bir eleştiri yazısıyla yakalamak çok zor Osman’ın macerasını. O yüzden en baştan parçalı ve eksikleri kabul ederek. İyi romanların bir özelliği de istediğiniz sayfadan okumaya başlayabilirsiniz. Her yeni denemede yeni bir kitap kazanır okur. Osman oğlu Osman kendi hikayesini anlatıyor. Gençliğinden, dünyadan ilk koptuğu anlardan. Anılardan, kalanlardan, gidenlerden, uydurduklarından belki. Belki dünyadan kaçıyor. Evet kaçıyor. Kaçtığı yerde yakalanıyor ve ekliyor: “O an fark ettim, ne kadar uzak durursan dur, hayat sana bulaşıyordu.”

Kaçmaya çalıştıkça yakalananın romanı
Uzun bir dertleşme. Kendi kendisiyle konuşması. Ne zaman, nasıl ve neden önemsiz. Babasını aşamamış bir Osman. Arada kalmış. Sıkılmış. Kırmış. İçinde bir şeylerin koptuğu, tekrar bağlandığı, böyle sanıp neşelenirken serüvenin tekrarlandığının farkında. Aynı şeylerin, benzer görünen cümlelerin, tekrarların, her defasında başka yollara çıkması. Tek bir kapının her defasında başka odalara açılması. Osman her defasında olup bittikten sonra fark ediyor kırılmaları ve ekliyor: “Genelde öyle olur ya, insanlara kızmayı bıraktım, onlara merhamet etmeye başladım.” Osman uzun bir yolculuğa çıkıyor. Gençlik yıllarında aklına düşen bir fikir: Amerika. Kaçıyor memleketinden. Kaçmak için uğraşıyor. Babasından, evinden, liseden, üniversiteden, askerlikten. Kaçmaya çalıştıkça hepsine yakalanıyor. Gerçekle hayal birbirine karışıyor, Osman’da kesişiyor. Yolu bitirmeye çalışırken yola dönüşüyor. Düşüyor. Kalkıyor. Deniyor. Baştan başlıyor. Ne aradığını bilmiyor. Bulamıyor. Bazen yaklaşıyor. Uzaklaşıyor. Dahil olamıyor. Doğuda da batıda da kendine bir ev bulamıyor. Evini yanında, bir saksıda taşıyor ve ekliyor: “Düşecek bir çukur lazımmış bana.”
Osman’ın düşünceleri, anlayamadığı bir Türkiye tarihiyle çakışıyor. Bir şeyler oluyor sürekli, annesi ağlıyor, babası camiye gidiyor beş vakit. Osman’ın çevresinde ona değmeden dönen, sırtında taşıdığı, bilemediği bir dünya. Kendi içine dönüyor. Dünyayla birlikte ağrıyla hareket ediyor. Bazı kitaplar, romanlar zordur. Üzerine konuşmak için her satıra değinmek gerekir. Dağınıklığın altındaki matematik. Yazarın sırrı, şifresi. Ben onu ararken Osman ekliyor: “Ben iyi bir insan mı, kötü bir insan mı olduğuna karar verememiş bir insan mıyım?” Savruk bir yazı oluyor bu. Oldu. Kitaptan, yazardan bahsetmedim bile belki. Ama böyle bir karakter Osman; dil, bilinç. Hepsini kapsıyor. Hangisinden konuşursak konuşalım diğerlerini de kendine dahil ediyor. Babalar ve oğullar külliyatına yeni bir eser. Yeni bir yolculuk. Çukur. Bir Türkiye haritası. Bir erginleşememe ritüeli. Hepsi, tamamı ve hiçbiri. Osman çok sonraları anlıyor olup biteni. Olup bittikten çok sonra. Bakıyor ve ekliyor: “Beni hiç sevmedin be baba, dedim ama öfkeyle değil. Valla değil. Babam bir şey demedi, ayakkabımın sağ tekini giydirdi.”
Osman, böyle olur mu?
Kitap sayfa sayfa dalgalardan oluşuyor. Koca bir okyanusun, yönünü kaybetmiş bir okyanusun, geçmişle geleceği karıştırmış ve üzerine her gece soğuk su içen bir okyanusun hangi kıyılara vuracağını bilemediği dalgalar. Kitabın dili karakterle birlikte hırçınlaşıyor, yumuşuyor ansızın ve ritim değiştiriyor. Osman’ın anıları. Bir sürü noktadan oluşan bir nokta. Okyanusa bakıyor ve ekliyor: “Ezildim orada öyle dururken ve bakarken. İnsan balinaların o muhteşemliğini seyrederken üzülür mü, incinir mi, ezilir mi, kırılır, bükülür mü, dağılır mı? Osman. Böyle olur mu?”
Bu yazı için Güray Süngü’den af diliyorum. Bu roman için Güray Süngü’ye teşekkür ediyorum. Cesaretiniz varsa Osman’a eşlik edin.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Çeyizime Bir Kefen, 1990’lı yıllardan beri Türk şiirine katkı veren şair Ali Emre’nin altıncı şiir kitabı. Şaire ait altı kitap arasında tematik bakımdan merkezî bir öneme sahip Meryem’in Yokluğunda adlı toplam sonrasında yayınlanan Çeyizime Bir Kefen, “biz ve onlar” arasındaki bitimsiz kavganın şairin diline yansıyan yeni ve şimdilik son uğrağı.

Kitaplar da insanlara benzemez mi? Adlarıyla, biçimleriyle, anlattıklarıyla... Sanırım ben en çok azınlığın keşfine, ellerine ve kütüphanesine vardığı Halil Cibran, Oruç Aruoba, Emil Cioran gibi insanları seviyorum. Onlar benzersiz ve ikâmesiz bir kendiliği metnine getirmeyi başaranlar.

Keiji Nakazawa, Amerika Birleşik Devletleri’nin, İkinci Dünya Savaşı’nın bitişini ilan eden atom bombası dehşetinin ilkini Hiroşima’da, 6 Ağustos 1945’te ailesiyle birlikte yaşadı.

Amerikalı çok sayıda müzisyen, şarkıcı ve söz yazarının edebiyat dünyasına giriş yaptığını ve bu dünyada tutunarak üretmeye devam ettiğini görüyoruz. Örneğin punk rock kraliçesi olarak kabul edilen Patti Smith, yeni yayımlanan beşinci kitabı Year of The Monkey ile edebi alanda daha anlatacak çok hikâyesi olduğunu kanıtlayanlardan.

“Ey tutkun gönül, derdini kendine sakla” Meksika Halk Şarkısı

 

Kulis

“Jack London’ın Unutulmaz Bir Romanını 40 Yıl Sonra İngilizce Aslından Çeviriyoruz”

Henüz bir yaşını doldurmamış bir yayınevi Kutu Yayınları. Hikâyesini anlatır mısınız?

ŞahaneBirKitap

Birkaç sene önce, yazar arkadaşlarla oturup şu meseleyi tartışmıştık: Yazdıklarımızı hiç kimsenin okumayacağını bilsek, yine de yazar mıydık? “Okur” olmadan yazdıklarımız bir işe yarar mıydı? Hele ki okuruyla konuşan, okuru da kurmacanın içine davet eden, hatta onu hikâyesinin bir kahramanı haline getiren yazarlar ne yapardı okur olmasa?

Editörden

Doksanlı yılların sonu olmalı. Yaşadığım taşra şehrinde sadece bir tane olan müzik mağazasına gidip gelip Pink Floyd’un The Dark Side of the Moon albümünü soruyordum sürekli, geldi mi gelmedi mi diye… Çünkü müziğin bir kaset ya da CD marifetiyle dinlendiği zamanlardı ve sevdiğiniz bir grubun albümünün çıktığını duymanız ayrı dert, o albümün sizin yaşadığınız şehre ulaşması ayrı dertti.