Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Bir Fani: Panait Istrati!



Toplam oy: 27
Onun romanları herkese açık bir bahçe gibidir. Bu bahçeye herkes girebilir ve yaşamın sırrını öğrenebilir. Bu sır çok basittir; dünyanın geçici bir yer olduğunu bilerek yaşamak ve dostluğun, özgürlüğün, aşkın tüm kelimelere galebe çalacak denli yüksek duygular olduğu gerçeğini kat’a unutmamak…

Panait Istrati 1884 yılında Romanya’nın İbrail şehrinde dünyaya gelmiş. Henüz dokuz aylıkken yaşadığı bölgede meşhur bir tütün kaçakçısı olarak bilinen babasını kaybeden Istrati, çamaşırcılık yaparak hayatını idame ettiren annesiyle onun memleketi olan Baldovinesti’ye dönmüş. Çocukluğunun bir kısmını bu şehirde geçirmiş. İlk gençlik yıllarında Rumen halk hikâyelerini, Rus ve Fransız kurmacalarını okumuş. Birçok işte çalıştıktan sonra Yunanistan, Mısır, Suriye, İtalya gibi Akdeniz’e kıyısı olan ülkeleri gezerek buralarda çeşitli serüvenlerin öznesi olmuş. Bu geziler esnasında kendini Fransızca sözlük okumaya adayarak Fransızca öğenmiş. Politik rüzgârların içinde savrulup edebiyatın siyasetten daha önemli bir mefhum olduğuna kanaat getireceği yıllara kadar çok kez derin buhranlar yaşamış ve bu kriz anlarından birinde Fransa’nın Nice şehrinde intihara yeltenmiş. 1929 yılında Sovyetler Birliği Rusya’sına yaptığı bir gezi onun hayatında bir kırılma noktası olmuş ve o günden sonra komünist, devrimci fikirleri kabuk değiştirmiş. 1935 yılında hayata veda eden yazar Rumen asıllı olmasına karşın eserlerini Rumence değil çoğunlukla Fransızca yazmıştır.

 

Dünya edebiyatında “Balkanların Gorki’si” olarak tanınan Panait Istrati’nin hayatının son dönemlerinde bu niteleme den pek memnun olmadığını söylemek lazım. Zira Istrati’nin ve Gorki’nin eserlerinin tamamına yakınını incelemiş bir okur olarak ben de, aralarında bahsedildiği gibi büyük bir benzerlik olmadığını düşünenlerdenim.

Istrati’nin herkese açık bahçesi
Istrati, 19. yüzyıldaki Balkanlar’dan Kuzey Afrika’ya kadar olan geniş bir coğrafyada kızaran, solan, dönüşen renkli hayatları filtrelere gerek duymadan en saf haliyle anlatmayı yeğlemiştir. Onun mütevazı hacimli eserlerindeki sahneler, kelimelerle dövülmüş fotoğraflar gibidir. Bu eprimiş fotoğrafların kenarlarında çalakalem tutulmuş notlar vardır. Aşkı, dostluğu, yoksulluğu ve dahi ölümü eserlerinin ortasındaki adaya yerleştiren Istrati bu adayı kuşatan mavi denizin ahengini, içindeki balıkları, dibindeki hayatları, üstündeki sandalları her bir katmanına kendi gölgelerini ekerek anlatmıştır. Onun romanları herkese açık bir bahçe gibidir. Bu bahçeye Katolik bir Rumen girebileceği gibi pekâlâ Ortodoks bir Yunan, Müslüman bir Türk, inançsız bir Rus ya da takvası zayıf bir Arap girip yaşamın sırrını öğrenebilir. Bu sır çok basittir; dünyanın geçici bir yer olduğunu bilerek yaşamak ve dostluğun, özgürlüğün, aşkın tüm kelimelere galebe çalacak denli yüksek duygular olduğu gerçeğini kat’a unutmamak…
Onun masmavi göğün altında uzanan kıvırcık ağaçlarla kaplı bahçesine zalim bir derebeyi, aynı kıza âşık iki dost, yakalandığı ağda can çekişen pörtlek gözlü bir balık, ayran gönüllü bir güzel, safsalak bir kasabalı, maraz çıkaran bir kabadayı, küfürbaz bir çocuk, yolunu şaşırmış bir martı, kıyıya vurmaktan usanan köpüklü dalgalar, gövdesi pas tutmuş bir bisiklet, dolambaçlı sokaklar, yırtık pabuçlar, sünger avcısı, serkeş bir delikanlı, romantik bir ayyaş, delikli bir kâbus, cumbalı evler, külüstür gemiler, nargile tüttüren bir dert babası, âlemci bir ihtiyar, geçmişte kalmış bir an ya da kan ter içinde çalışan köylüler girebilir ve bunlardan hiçbiri yerini yadırgamadan birbirleriyle konuşup dertleşebilir. Zira Istrati, yapışkan bir sıvıyla kapladığı eserlerinde birbirleriyle uzlaşmaz gibi görünen kavramları, tezatlıkları bir arada tutmayı ve bu uyumsuzluklardan herkese neşe vaaz eden bir müzik üretmeyi başarır.
Derin bir idrak gücü
Istrati’nin çattığı roman iskeleti, girift oyunlara, yoğun okumalar neticesinde cisimlenmiş matematiksel tekniklere veya türlü edebiyat kuramlarına dayanmaz. O, güdük sayılacak ömründe gördüklerini, duyduklarını, kokladıklarını derin bir idrak gücüyle tarif etmek istemiştir sadece. Yaşadıkları, yaşamadıkları ve yaşayamadıkları kalın bir urganın üç düğümüdür. Bu ipin boşluklarında kıvamı yoğun hayatlar vardır. Istrati’nin karakterlerine de zerk ettiği bakış açısına göre bir evrendeki en önemli mesele şerefli bir insan olarak yaşayıp geride kalan dostlarının seni güzel hatırlamasıdır. Yazarın Türkçeye çevrilmiş başlıca eserleri; Akdeniz, Kodin, Naratzula (Sokak Kızı), Arkadaş, Kira Kiralina, Angel Dayı, Baraga’nın Dikenleri, Perlmutter Ailesi ve Sünger Avcısı’dır. ‘’Allah büyüktür” ve yeryüzünde her şey olacağına varır.’’

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Neil Gaiman’ın çağımızın hikâye anlatıcıları için bir tür süperstar olduğunu söylemek sanıyorum yanlış olmaz. En azından konu fantastik kurgu olduğunda türün pek çok gediklisi bu tanıma itiraz etmeyecektir.

Hollandalı Rönesans ressamı Pieter Bruegel; hayatı boyunca yer yer karanlık, düşündürücü ve etkileyici işleriyle öne çıkan, sanat tarihinde oldukça önemli yer edinmiş, usta diye addedilen bir isim. Çalışmaları arasında, zamanın ve mekânın ötesine geçen, günümüzde hâlâ adından söz ettiren birçok resim var ve bunlar edebiyattan sinemaya birçok eserin de esin kaynağı oldu.

 

“Velhasıl, diyeceğim o ki Tanrı’nın oğlunun ete kemiğe bürünmesindeki bereketin üstünden bin üç yüz kırk sekiz sene geçtikten sonra, İtalya’nın diğer tüm güzelliklerini gölgesinde bırakan muhteşem Floransa’ya ölümcül veba çıkageldi.”

 

Connell fakir bir genç. Üstelik annesi hoşlandığı kadının, Marianne’in evinde çalışıyor. Connell’ın Marianne’le ilişkisi, Connell’ın kendi kendine koyduğu yasaklarla sınırlandırılmış durumda; çünkü Connell,–Y kuşağının asla izlemediği– olasılıkla ailesinin evinde rastladığı, soap-opera’lardan gördüğü kahramanlardan öğrendiklerini tekrarlıyor.

“Her yerde olduğu gibi Fransa’da da bir artistin eserleri Bila kaydü şart hürmet görmesi için vefat etmiş olması lazımdır” diyor Fikret Mualla, Semiha Berksoy’a yazdığı bir mektupta.

 

Kulis

Ekrem Demirli: ''Kuşeyri, ilahi kitaba 'Sevgilinin Mektubu' gibi bakıyordu''

ŞahaneBirKitap

Amerikan psikolojisi ve varoluşçu psikoterapinin önde gelen isimlerinden Rollo May, Yaratma Cesareti adlı o pek ünlü kitabında, modern-kapitalist sarsıntı çağının bizleri bir şeyler yapmaya, üstelik yeni bir şeyler yapmaya çağırdığından bahseder.

Editörden

Deniz denildiğinde aklıma hep Küçük Kara Balık geliyor. Üstelik, Samed Behrengi’nin bu hüzünlü küçük öyküsü, yosunlarla kaplı bir kayadan göllere dökülen, oradan da nehir nehir denize açılan bir öyküdür. Elbette denizden daha fazlasını anlatır. Yine de büyük denizi özleyen küçük bir balık imgesi, insanın dünyadaki yolculuğunu anlatmada bana hep eşsiz bir metafor olarak görünmüştür.