Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Bir Hayaletin Peşinde



Toplam oy: 33
Dimitrios’un Maskesi 1944 yılında Hollywood’da beyazperdeye aktarılmış bir eser. Kitapta Charles Latimer, bir İngiliz üniversitesinde ders verirken hayatına renk katmak için ilk polisiye romanını yazar. İstanbul’da Albay Hakkı’dan dinlediği suçlu profili, durmadan yükselen bir grafikle, gitgide daha tehlikeli hale gelen bir psikopattır. Latimer bir yazar içgüdüsüyle bu hikâyenin peşinden gitmeye karar verir. Atina’dan Sofya’ya, Cenevre’den Paris’e uzanan bu seyahate, bir hayaletin izini sürmek, artık dünyada olmayan bir gangsterin hikâyesini yazmak için çıkmıştır.

Kötü adamlar vardır; geçmişte de varlardı, gelecekte de var olacaklardır. Suç edebiyatı zeki dedektifler ve cefakâr polisler kadar, ilhamını hayattan alan ya da tamamen kurgudan ibaret olan kötü adamların omuzları üzerinde yükseliyor. Hayatının çeşitli evrelerinde büründüğü sahte kimlikleri ve ad - soyadları bir kenara bırakırsak, bu emektarlardan biri de Dimitrios Makropoulos.

 

İngiliz yazar Eric Ambler’ın 1939’da kaleme aldığı Dimitrios’un Maskesi ülkemizde daha önce yayımlandığı gibi, 1944 yılında Hollywood’da beyazperdeye aktarılmış bir eser. Polisiye denilince çoğunlukla akla gelen “katil kim” teması ile uzaktan yakından alakası yok. Evet, bir dedektiflik, yazıldığı dönemdeki popüler ifadeyle “hafiye” kitabı vefakat suç belli, suçlu belli, hatta suçlu çoktan cehenneme yollanmış. Merak etmeyin, hikâye daha yeni başlıyor.

Bazı insanlar doğuştan kötüdür
Charles Latimer, bir İngiliz üniversitesinde politik ekonomi dersleri verirken monotonlaşan hayatına biraz renk katmak için ilk polisiye romanını yazar. Beklemediği olumlu tepkilerle karşılaşınca bunu diğer romanlar izler ve kısa sürede kendini profesyonel bir yazar olarak bulur. O dönemde geçirdiği ağır bir hastalığın ardından işinden istifa eder, bol güneşli bir tatil geçirip yeni kitabını yazmak için seyahate çıkar. Atina’daki günlerin ardından yolu İstanbul’a düşer. 1930’ların genç Türkiye Cumhuriyeti, batılılaşma heyecanı ve kadim tarihinin arasında sıkışmış gibidir.
Latimer, burada katıldığı bir davette Albay Hakkı adında üst düzey bir askerle tanışır. Albay Hakkı tam bir polisiye tutkunudur ve bu ünlü İngiliz yazarı bulmuşken hemen bırakmak istemez. Buluşup yemek yerler, edebiyattan konuşurlar. Hakkı’nın çalışma ofisine geçtiklerinde ise Latimer sıkılmaya başlar. Albay, hevesli bir okurdur ama kendi acemi hikâyelerini romanlarında kullanması için Latimer’a dikte etmek ister. Centilmenliğinden taviz vermeyen Latimer bir an önce kendi yoluna gitmenin hesaplarını yaparken Hakkı’ya bir haber gelir. Albay sanki ordusunun savaş kazandığını öğrenmiş gibi heyecanlı ve mutludur. Yirmi yılı aşkın süredir aranan ve pek çok suça karışan bir kanun kaçağı nihayet emniyet güçlerinin eline geçmiştir. Hem de ölü olarak! İşte bu Latimer’ın ilgisini çeker. Beraber morga gidip cesedi teşhis ederler. Ve Albay Latimer’a Dimitrios’un hikâyesini anlatır.
İzmirli bir incir toplayıcısıyken, Yahudi bir tefeciyi öldürerek suç dünyasına adım atar Dimitrios. Üstelik son derece basit görünen bu cinayeti incelikle planlamış, tüm suçu başkasına yıkmıştır. İzmir’in kurtuluşunu takip eden günlerde, yangınların yuttuğu ve kaosun hüküm sürdüğü şehirden gemiyle Yunanistan’a kaçar. Dimitrios’un görece masum suç ortağı idam edilmeden önce verdiği ifadede her şeyi onun yaptığını, cinayeti onun işlediğini söylemiştir. Dimitrios da bunu tahmin ettiği için Yunanistan’a varınca yeni bir isim ve kimlik edinir.
Bazı insanlar doğuştan kötüdür. Dimitrios da onlardan biridir. Yeni bir sayfa açıp katil kimliğini geride bırakma şansına sahipken, yine suça bulaşır. Atina’da bir banka soygununa karışır. Edirne’de Atatürk’e suikast tertipleyen ekibin içinde yer alınca yeniden Türk hükümetinin radarına girer. Albay Hakkı’nın Latimer’a anlattığı suçlu profili, durmadan yükselen bir grafikle, gitgide daha tehlikeli hale gelen bir psikopattır. Hırsızlık, gasp, cinayetle başlayan yolda uluslarası casusluk ve uyuşturucu ticaretine kadar çeşitlendirmiştir işlediği suçları. Daima farklı kimlikler kullanması, kendini tehlikeye atmaktan kaçınması, temas kurduğu suç ortaklarının arasına başka aracılar yerleştirmesi, onu yakalanması imkansız hale getirir. Bunca zamanın ardından bıçaklanmış cesedinin İstanbul boğazında bulunmasının garipliği ise zafer sarhoşluğu gölgesinde göz ardı edilir.
Derinlik ve tehlike artıyor
Ne var ki Latimer bir yazar içgüdüsüyle bu hikâyenin peşinden gitmeye karar verir. Kendisine bir yol haritası çıkarır. Atina’dan Sofya’ya, Cenevre’den Paris’e uzanan bu seyahate, bir hayaletin izini sürmek, artık dünyada olmayan bir gangsterin hikâyesini yazmak için çıkmıştır. Fakat Dimitrios’un temas kurduğu insanları bulup onlardan bilgi almaya çalıştıkça, sezgileri yaklaşan bir tehlike konusunda uyarır İngiliz yazarı.
Takip eden konumundayken, takip edildiğini anlar. Yeraltı dünyasının kötü adamlarıyla da görüşür, emekli casuslarla da. Dimitrios’un hikâyesinin, Albay Hakkı’nın anlattığından çok daha derin ve tehlikeli olduğunu anlar. Ve bu tehlike, daha derine indikçe Latimer’ı tehdit etmeye başlayacaktır. Dimitrios’un Maskesi, zekice kurgulanmış, ayrıntıları ince düşünülmüş, dönemin havasını son derece iyi veren, karanlık atmosfere sahip bir kitap. Öylesine bir serüvenden ziyade, başarılı psikolojik tahlilleriyle, karakterleri capcanlı. Hikâyenin gidişatına yön veren sürprizleri ise okuma keyfini üst seviyeye taşıyor.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Modern sanat telakkisinin adeta “dinselleştiği” ve bunun da en önemli etkisini mimarlık alanında gösterdiği bir bağlamda yaşadı Turgut Cansever. Türkiye ekseninde bir yanda pozitivist bir dünya görüşünün diğer yanda da seküler mistik ve “yaratıcı insan” düşüncesinin egemen olduğu, “bilim”in dogmatikleştiği bir dönem.

Hayat parantezi 1916’da İstanbul’un Fatih semtinde, Atik Ali Paşa’da açıldı Behçet Necatigil’in. Sonra parantezin içerisine bir başka şehir girdi: Kastamonu. Zeki Ömer Defne’nin zilleri çalarken derslere bir bir girenler arasında o hassas ortaokul öğrencisi de vardı. Evlerden, kırlardan, denizlerden duyulan bu ses zil değil şiirin tınısıydı.

“Sanatçı, gözün göremediğini görendir.”

 

Çağdaş Amerikan edebiyatının en parlak yazarlarından Michael Chabon’un bir söyleşisini hatırlıyorum. Yaratıcı yazma atölyelerinin desteklenmesi gerektiğini söylüyordu: “Tamam, kimse kimseye dâhi olmayı öğretemez kuşkusuz ama yazarken hata yapmamak, yazmak denen şeye ‘okur’ gibi değil de ‘yazar’ gibi bakmak pekâlâ öğrenilebilir.

Nehir söyleşi, ara bir tür. Ne biyografi ne de otobiyografi. Otobiyografi değil çünkü hayatınızı nasıl anlatacağınızı söyleşiyi yapan kişinin soruları belirliyor. O çerçeveyi siz çizemiyorsunuz ve birkaç soruyla hiç istemediğiniz günlere veya olaylara geri dönmeniz mümkün.

Kulis

Bir Rüya Gibi Dağılacak Olan Hokkabazlar Dünyasında Yaşıyoruz

ŞahaneBirKitap

Kaan Burak Şen, yavaştan genç yazar olarak anılmanın sonuna doğru geliyor; Mutlu Kemikler üçüncü kitabı… Kafası bir hayli tuhaf. Şimdilerde bir roman yazdığı da söyleniyor, fakat öncesinde belirtmekte fayda var: Mutlu Kemikler öykü derlemesi henüz çıktı, pek başka bir kitaba benzetilecek bir havası da yok bu kitabın.

Editörden

Tıp ve edebiyat ilişkisi, tıbbın insanla olan ilişkisi gibi tarih boyunca şekil değiştirmiş, her dönem yeni yaklaşımlarla genişlemiştir. Tıbbın tarihi, insan acılarının da tarihidir aslında. Edebiyatın içinde kapladığı yer, diğer bilim dallarından hep daha büyük olmuştur tıbbın.