Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Bir palto için arya, bir kafe için ağıt



Toplam oy: 701
Patti Smith // Çev. Seda Ersavcı
Domingo Yayınevi
M Treni, Patti Smith'in kişisel tarihini yol belleyip geçmiş ile bugün arasında ring seferleri yapıyor.

“Hiçlik hakkında yazmak o kadar da kolay değildir.” Patti Smith, kitabın daha bu ilk cümlesinde, tüm alçakgönüllüğüyle yazdıklarının aslında hiçliğe tekabül edebileceğini ve bu yüzden ilgi çekmeyebileceğini ilan ediyordu belki de. Belki de gerçekten hiçlik üzerine bir kitaptı bu ama hiçlik saydığı şey, sizin dünyanızı renklendirecekti. Hepsi ya da hiçbiri; M Treni, üzerine bir süre hiçbir kitap okumak istemeyeceğiniz kadar yoğun. 

 

Hayalperestler, bir serüvenin başlangıcı, mihenk taşıydı; Çoluk Çocuk ise 60’ların sonu ile 70’lerin başını ele alıyordu. Üstelik yalnızca Smith’in değil, başlı başına bir çağın protohistorik tarihiydi bu. M Treni ise her ne kadar Çoluk Çocuk’un kaldığı yerden devam ediyorsa da aslında kendisinden önceki iki kitabın bir bütünü... Çoluk Çocuk’ta, “Şarkıcı değil şair olmak istiyorum,” demişti Smith. M Treni bir şiir işte... Belki ince bir ağıt. Kahve potunda demlenmiş düşüncelerin kokusu zihninizde yayılırken, hatıralarından bir yorgan örtüyor üzerinize. O bir yazar değil; bir iğne oyacısı.

 

 

O, “Şahsen pek de sembolizm meraklısı biri değilim. Sembolizmi hiç anlamıyorum. Neden hiçbir şey her ne ise sadece o olamıyor? (...) Tek derdim kaybolmak, başka bir yerle bütünleşmek, sırf canım istediği için bir çan kulesinin tepesine çelenk geçirmekti,” yazarken, ben yazdıklarının arasında kendime yontacak semboller arıyorum. Oysa hepsi uluorta duruyor.

 

M Treni Patti Smith’in kişisel tarihini yol belleyip geçmiş ile bugün arasında ring seferleri yapıyor. Eşi Fred’le birlikte zamansız çıkılan yolculuklara uzandıktan sonra, her gün düzenli olarak gittiği Café ’Ino’daki masasına dönüyor. Bobby Fischer ile tanışıyor. Onunla birlikte gece boyunca şarkılar söyleyip oradan satranç tahtasının fotoğrafını çekerek dönüyor. Jean Genet için Fransız Guyanası’na gidiyor, taşlar toplayıp dönüyor. Tam bir anı koleksiyoncusu Smith. New York’tan dünyanın dört bir yanına dağılıp tekrar Café ’Ino’da birleşiyor parçalar; sanki Dr Who’nun Tardis’i ona miras kalmış gibi...

 

Ve tüm bunlar olurken, kendisini daha fazla açıyor okura. Dedektif dizilerine tutkun olduğunu öğreniyoruz mesela. Sevdiği dizilerden birinin oyuncusuyla karşılaştığında heyecanlanıyor. Hiçbir zaman açmayacağını düşündüğü kafenin planlarını çiziyor kumlara. Bir gün nefes alan bir ev haline geleceği hayaliyle, viran bir kulübe satın alıyor. Alışkanlıklarına tutkun; siyah paltosu gibi... Bir gün bir yerde, nasıl olduğunu bilmediği şekilde kaybedeceği varsa da, onun için ağıt yakması gerekecekse de tutkun. Ve karamsarlığa düştüğünde kendi iyimserliğinin ucundan tutup yaşadıklarını bir aydınlanma anına çevirebiliyor; işte esas bu şiirsel! 

 

Yazarların kendilerini anlattıkları kitaplarda insanın ağzını en çok sulandıran şeylerden biri okuma listeleri. Yalnızca kendinizinkilerle karşılaştırmak için değil, onunla belki aynı satırların altını çizdiğinizin hayaline düşmek için. Murakami hayranı olan birçok Patti Smith sevdalısı onun da Zemberekkuşu’nun Güncesi’ni saplantı haline getirdiğini okuyunca zevkten dört köşe olacaktır eminim.

 

 


 

* Görsel: Aslı Yazan

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Neil Gaiman’ın çağımızın hikâye anlatıcıları için bir tür süperstar olduğunu söylemek sanıyorum yanlış olmaz. En azından konu fantastik kurgu olduğunda türün pek çok gediklisi bu tanıma itiraz etmeyecektir.

Hollandalı Rönesans ressamı Pieter Bruegel; hayatı boyunca yer yer karanlık, düşündürücü ve etkileyici işleriyle öne çıkan, sanat tarihinde oldukça önemli yer edinmiş, usta diye addedilen bir isim. Çalışmaları arasında, zamanın ve mekânın ötesine geçen, günümüzde hâlâ adından söz ettiren birçok resim var ve bunlar edebiyattan sinemaya birçok eserin de esin kaynağı oldu.

 

“Velhasıl, diyeceğim o ki Tanrı’nın oğlunun ete kemiğe bürünmesindeki bereketin üstünden bin üç yüz kırk sekiz sene geçtikten sonra, İtalya’nın diğer tüm güzelliklerini gölgesinde bırakan muhteşem Floransa’ya ölümcül veba çıkageldi.”

 

Connell fakir bir genç. Üstelik annesi hoşlandığı kadının, Marianne’in evinde çalışıyor. Connell’ın Marianne’le ilişkisi, Connell’ın kendi kendine koyduğu yasaklarla sınırlandırılmış durumda; çünkü Connell,–Y kuşağının asla izlemediği– olasılıkla ailesinin evinde rastladığı, soap-opera’lardan gördüğü kahramanlardan öğrendiklerini tekrarlıyor.

“Her yerde olduğu gibi Fransa’da da bir artistin eserleri Bila kaydü şart hürmet görmesi için vefat etmiş olması lazımdır” diyor Fikret Mualla, Semiha Berksoy’a yazdığı bir mektupta.

 

Kulis

Ekrem Demirli: ''Kuşeyri, ilahi kitaba 'Sevgilinin Mektubu' gibi bakıyordu''

ŞahaneBirKitap

Amerikan psikolojisi ve varoluşçu psikoterapinin önde gelen isimlerinden Rollo May, Yaratma Cesareti adlı o pek ünlü kitabında, modern-kapitalist sarsıntı çağının bizleri bir şeyler yapmaya, üstelik yeni bir şeyler yapmaya çağırdığından bahseder.

Editörden

Deniz denildiğinde aklıma hep Küçük Kara Balık geliyor. Üstelik, Samed Behrengi’nin bu hüzünlü küçük öyküsü, yosunlarla kaplı bir kayadan göllere dökülen, oradan da nehir nehir denize açılan bir öyküdür. Elbette denizden daha fazlasını anlatır. Yine de büyük denizi özleyen küçük bir balık imgesi, insanın dünyadaki yolculuğunu anlatmada bana hep eşsiz bir metafor olarak görünmüştür.