Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Bir Veda Mehtubu: 24 Frames



Toplam oy: 6
24 Frames, vizyona girdiği 2017’den bu yana bir kenarda unutulmaya terk edilmiş büyük bir filmdir. Abbas Kiyarüstemi bu filmle kendisinden sonrası için aşılamaz bir örnek ortaya koymuştur. 24 Frames bir veda, yönetmenin kendisi için bir ağıt, hayata lirik bir son bakıştır.

“Resim sanatı mağara devrinden beri düşüşte.” Geçen yüzyılın en büyük ressamların biri olan Joan Miro’nun bu aforizması sevimli bir taşkınlık; bir esrime ve coşku anında söylenmiş yüksek bir cümle olarak anlaşılabilir. Joan Miro ve onun döneminin yaratıcı radikalizmini dışa vuran bu kabil cümleler küstahlıktan uzak bir deha gösterisidir. Ayrıca diğer yönüyle retorikteki zarafet hakikati gizleyecek kadar göz kamaştırıcıdır. Resim sanatı mağara devrinden beri düşüşteyse o ilk örnek, benzersiz ve tekrar edilemez olan prototip, modern çağın sakinleri olarak bizleri kadük ve yetersiz bırakan şey ne olabilir? Biyolojik, sosyal ya da teknik anlamda tekâmül, sanatın primitif doğasındaki yaratıcı gücü bir ilerleme ve olgunlaşma mesafesine taşımıyor.

 

Konuyu, 2016 yılında yitirdiğimiz Abbas Kiyarüstemi’ye ve onun son filmine getirmek istiyorum. Zira Kiyarüstemi’nin filmlerinde hayatı ve hakikati böylesine derin, sahici ve ilkel bir tutkuyla hisseden bir büyük sanatkârın izlerini görmek mümkündür. Teknik çılgınca bir ilerleme ve gelişme gösterse de nihayetinde elimizde kalan tek doğru; gökyüzüne, yıldızlara, rüzgâra, ağaçlara, yağmura; insana ve insanın birbiriyle kurduğu karmaşık ilişkilere metafizik bir ilgiyle yaklaşan, şaşkınlık, hayret ve merak içindeki “ilkel” insanın şaşmaz ferasetidir.


Unutulmuş bir başyapıt

24 Frames, vizyona girdiği 2017’den bu yana bir kenarda unutulmaya terk edilmiş büyük bir filmdir. Abbas Kiyarüstemi bu filmle kendisinden sonrası için aşılamaz bir örnek ortaya koymuştur. 24 Frames bir veda, yönetmenin kendisi için bir ağıt, hayata lirik bir son bakıştır. Kiyarüstemi’nin diğer filmleri gibi o da kutsala dokunur ama metafizik zorlamaların uzağındadır; ahlakidir ama ahlakçı değildir, estetiktir ama asla plastik bir etki bırakmaz. Kendi coğrafyasının hikâyelerini sadeliğin görkemli güzelliğiyle anlatır. “Hikâyelerimin temelini gerçek hayatın oluşturduğu ve filmlerimin itici gücünün de bu olduğu, sokaklarda yürüyen sıradan insanların bana ilham verdiği doğru. Tetikte beklediğim, etrafımda olan bitene odaklandığım kadar icat etmem, bunların ardından harekete geçerim ve olayları kameranın önünde oynanacak şekilde düzenlerim. Çiçek yetiştirmeyen yalnızca düzenleme yapan bir çiçekçi gibiyim.”* 24 Frames, Kiyarüstemi’nin yıllar içinde çektiği fotoğrafları ve bazı meşhur tabloları kullanıyor. “Sanatçının bir sahnenin gerçekliğini tasvir etmeyi ne ölçüde amaçladığını her zaman merak etmişimdir. Ressamlar, öncesi ya da sonrası ile ilgilenmeden gerçekliğin sadece bir karesini ele alırlar. Ben, 24 Frames üzerinde çalışmaya ünlü tablolar ile başladım fakat daha sonra onları yıllar boyunca çektiğim fotoğraflar ile değiştirdim. Yakaladığım her görüntüden önce veya sonra gerçekleşmiş olabileceğini hayal ettiğim dört buçuk dakikalık kesitleri de filme dâhil ettim.”
Film bu açıklama ile başlıyor, ardından Bruegel’in Kardaki Avcılar tablosu ekrana geliyor. Aynı tablonun sinema tarihinde birkaç önemli yönetmene de ilham verdiğini biliyoruz; Lars von Trier ve Tarkovski en bilinenleri.

Çerçevenin dışına bakmak
Kiyarüstemi, filmografisinde zaman zaman deneysel denebilecek yeniliklere yer verse de 24 Frames tümüyle sinemanın sınırlarını zorlayan bir film olarak öne çıkar. Çerçevenin dışına bakarak hayal etmenin, donmuş anlara yeniden hayat bahşetmenin, kadrajda taşlaşan zamanı bazen geriye ve bazen de ileriye iterek hayatı yeniden şen şakrak bir şölene ya da nefes alıp veren kaotik bir dinamizme zorlamanın hikâyesidir bu film. 24 Frames bir yanıyla konvansiyonel sinema tecrübesinin çok ama çok uzağında bir yerde duruyor. Fakat diğer taraftan; teknik, görsel ve estetik bileşenleriyle örneklerini çok az görebildiğimiz yenilikçi bir film olarak onu nereye koyacağımıza dair bir şaşkınlık yaratıyor bizde. Abbas Kiyarüstemi’nin bir grup sinema öğrencisiyle paylaştığı anekdot 24 Frames’in temel çıkış noktasını; yönetmenin hayata ve sanata bakışını gayet güzel bir şekilde özetliyor.
Hikâye Balzac’la bir ressamın karşılaşmasını anlatıyor. Balzac ressamın tablosunu inceledikten sonra arka planda, esas odak noktasının uzağında yer alan küçük bir eve işaret ederek sorar, “Burada kaç kişi var?” Ressam cevap verir, “Bilmiyorum, altı ya da yedi.” “Peki, bir aile mi?” “Muhtemelen, evet bir aile.” “Peki, kaç çocukları var?” Ressam, “Üç” diye cevap verir. Balzac devam eder, “Kaç yaşındalar?” “Sekiz, on, on iki olabilir.” Ressam soruların bunaltıcılığına dayanamayarak, “Mr. Balzac bu sadece resmin arka planında duran bir ev. Orada kaç kişi yaşadığı önemli değil, bu detayları bilmiyorum” der. Balzac, “Böyle şeyleri önemsemediğini biliyorum, o evde kaç çocuk yaşadığını, ön bahçede kaç tane horoz olduğunu, annenin akşam yemeği için ne pişirdiğini, babanın büyük kızının çeyizi için parasının olup olmadığını bilmediğin belli. Bunu biliyorum çünkü bacadan duman tütmesine rağmen buna inanmıyorum. Gözüme gerçekçi görünmüyor. Eğer bu soruların cevaplarını bilseydin çok daha iyi bir resim olurdu bu.” Kiyarüstemi, burada özetleyerek naklettiğim hikâyeyi anlattıktan sonra konuşmasını şöyle sonlandırıyor: “Yönetmen olarak kimse hiçbir zaman fark etmese de çerçevenin dışında neler olup bittiği gibi detayları bilmemiz gerekir.” **
Bir veda mektubu
Ve 24 Frames’in son karesi, öylesine manidar ve etkileyicidir ki, yönetmenin imzasını taşıyan son bir veda mektubu gibidir. 24. kare tamamlandığında film bitecektir. 24. karede bir kurgu masasında bilgisayarın karşısında belki yorgunluktan belki rehavetten uyumakta olan biri vardır. Hayat kendi kuralları içinde bazen huzur veren ahenkle bazen delidolu bir hırçınlık içinde akıp giden ve nihayetinde birbirine bağlanan parçalardan oluşan bir kurgudan ibarettir. Hatta kurgunun kurgusundan ibaret.
*Abbas Kiyarüstemi ile Sinema Dersleri, Poul Cronin, Redingot
Kitap,2017, sayfa:19
** A.g.e. sayfa: 14

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Neil Gaiman’ın çağımızın hikâye anlatıcıları için bir tür süperstar olduğunu söylemek sanıyorum yanlış olmaz. En azından konu fantastik kurgu olduğunda türün pek çok gediklisi bu tanıma itiraz etmeyecektir.

Hollandalı Rönesans ressamı Pieter Bruegel; hayatı boyunca yer yer karanlık, düşündürücü ve etkileyici işleriyle öne çıkan, sanat tarihinde oldukça önemli yer edinmiş, usta diye addedilen bir isim. Çalışmaları arasında, zamanın ve mekânın ötesine geçen, günümüzde hâlâ adından söz ettiren birçok resim var ve bunlar edebiyattan sinemaya birçok eserin de esin kaynağı oldu.

 

“Velhasıl, diyeceğim o ki Tanrı’nın oğlunun ete kemiğe bürünmesindeki bereketin üstünden bin üç yüz kırk sekiz sene geçtikten sonra, İtalya’nın diğer tüm güzelliklerini gölgesinde bırakan muhteşem Floransa’ya ölümcül veba çıkageldi.”

 

Connell fakir bir genç. Üstelik annesi hoşlandığı kadının, Marianne’in evinde çalışıyor. Connell’ın Marianne’le ilişkisi, Connell’ın kendi kendine koyduğu yasaklarla sınırlandırılmış durumda; çünkü Connell,–Y kuşağının asla izlemediği– olasılıkla ailesinin evinde rastladığı, soap-opera’lardan gördüğü kahramanlardan öğrendiklerini tekrarlıyor.

“Her yerde olduğu gibi Fransa’da da bir artistin eserleri Bila kaydü şart hürmet görmesi için vefat etmiş olması lazımdır” diyor Fikret Mualla, Semiha Berksoy’a yazdığı bir mektupta.

 

Kulis

Ekrem Demirli: ''Kuşeyri, ilahi kitaba 'Sevgilinin Mektubu' gibi bakıyordu''

ŞahaneBirKitap

Amerikan psikolojisi ve varoluşçu psikoterapinin önde gelen isimlerinden Rollo May, Yaratma Cesareti adlı o pek ünlü kitabında, modern-kapitalist sarsıntı çağının bizleri bir şeyler yapmaya, üstelik yeni bir şeyler yapmaya çağırdığından bahseder.

Editörden

Deniz denildiğinde aklıma hep Küçük Kara Balık geliyor. Üstelik, Samed Behrengi’nin bu hüzünlü küçük öyküsü, yosunlarla kaplı bir kayadan göllere dökülen, oradan da nehir nehir denize açılan bir öyküdür. Elbette denizden daha fazlasını anlatır. Yine de büyük denizi özleyen küçük bir balık imgesi, insanın dünyadaki yolculuğunu anlatmada bana hep eşsiz bir metafor olarak görünmüştür.