Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

"Bu acı bir gün işine yarayacak"



Toplam oy: 775
Jack Kerouac // Çev. Zeynep Akkuş
Siren Yayınları
Paris'te Satori, disiplinden nefret eden Jack Kerouac'ın kendiyle sınavı sayılabilir. Kuralsız Jack, atalarıyla bir bağ kurmak için çıktığı seferden müthiş serseriliğinin dökümü ile dönüyor yine.

Bir an gelir ki ezberinizi unutursunuz; tiyatro sahnesindeki “trak”tır bu. Söyleyeceğini öğrenmişlerdeki ani bellek boşluğu, beyindeki havalandırma deliğinin açılışını andırır. Aslında hiç beklenmeyen bir şimşek çakışıdır yaşanan; her şey kendi manası üzerindeki tahakkümünü kaldırır. Birdenbire gitmek istersiniz. Birdenbire başka olmak istersiniz. Birdenbire özlediğiniz, hayalini kurduğunuz meseleye dönüşmek istersiniz. Can havliyle aydınlanmak için bir fırsat doğmuştur. Tecelli edecek olan, vaziyetin kontrolünü ele geçirmektir. Çıkacağınız yol zaten uzun zamandır üzerinde olmanız gereken yoldur. Sizi çeken, manyetizmasına alan merak “ne olduğunuz”a dairdir işte. Yaftaları, payeleri, apoletleri, titrleri elinizle bir kenara itip varlığınıza doğru ilk adımı atarsınız. Bebeklikten sonra ikinci kez yürüme çabasıdır sizi heyecanlandıran. Varlığına yürüyenin yokluğu anlaşılmaz, kayboluşu fark edilmez.

 

Herkes bir şekilde gitmek ister de gerekli cesareti bulamaz. O harekete geçiş esnasında sizi ürküten, yolun zorluğu değil, orada karşılaşacaklarınızla yüzleşmenin tedirginliğidir. Çünkü “trak”ı izleyen süreçte yükselme, enginleşme olabileceği gibi çöküş ve enkaza dönüşme olasılığı da vardır. Alınan risk gerçeğe katlanıp katlanamamanızla doğru orantılıdır. Bu iş aynaya bakmaya, aynada gördüğünüz kişiyle konuşmaya hiç benzemez. Size sizi hatırlatacak şeylerin laf cambazlığı, zorunlu kibarlığı yoktur çünkü. Çıplak gerçeğin pornosuyla, hardcore’uyla şu soruyu yanıtlarlar: Bu yaratığın ömrünün ana fikri nedir?

 

Bir ağacın önünde durup da ağacı seyrettiğinizde ne görmek arzusundaysanız onunla yetinirsiniz. İnsan kendi soyağacının önünde durup da geldiği kalabalığı tanıdığında bazen ona gizlenmiş bir darağacı da görebilir. Bütün aileler güzel sayılmamalı. Her aile imrenilecek bir hatırata sahip olmayabilir. Karanlıkta bekletilenler kimi zaman huzur içindir – ya da huzur sırlar üzerine kuruludur. Köken denen o tedbirsiz mazi, genlerin raksı, DNA’ların etrafa saçılışı ve kim bilir dünyaya yayılan ataların çılgınlıkları sizi elbette bağlamaz ama upuzun bir macerada beklentilerinizin dışında da gelişmiş olabilir. İnsanın soyunu araştırması bir cinayet soruşturmasına benzer bazen. Her soy sürprizlerle, gizli kahramanlarla, büyük yenilgilerle doludur. 

 

Jack Kerouac “satori”sinin çekimine kapılıyor. Satori, Japoncada “ani aydınlanma, ani uyanış, gözün açılması” anlamına gelmekte.

 

 

 

Örneğin ben baba tarafından dedemi hiç tanımadım. Ali İskender Bey, babam dört yaşındayken ölmüş. Ancak kütüğümü araştırma hevesiyle harekete geçtiğimde Beyoğlu / Hacımimi Mahallesi’ne kayıtlı olduğumu öğrendim. Buraya kadar her şey mantıklı; ama Hacımimi Mahallesi Karaköy’de genelevlerin olduğu muhit. Bu bilgiden sonra konuyu kapattım ve meseleyi bir liman kültürüne devrettim. Denizciler, Levantenler, belki İskender isminin çağrıştırdığı bir Balkan uzantısı deyip dosyayı rafa kaldırdım. Sonuçta soyum sopum biraz alengirli geldi bana.

 

Bu Kerouaclar kimdir?

 

Herkes kestirip atamayabilir; hatta “hadiseyi yerinde inceleme” inadıyla kıta değiştirip büyük büyük büyükbabasına kadar tarihi ince eleyip sık dokuyabilir de. Nereden geldiğin nereye gideceğini doğrulamasa da farkındalık önemli tabii. Jack Kerouac, Beat Kuşağı’nın en gezgini diye bilinir. Yolda romanında Amerika kıtasını geze geze delmiştir. Paris’te Satori başlığını koyduğu kısa anlatıda ise Avrupa’ya geçiyor; derdi şu: Bir Kanada göçmeni kendisi, ailesinin kökeni de Fransa’ya dayanıyor. Öyle ki, neredeyse ortaokul yıllarına değin Jack’in İngilizcesi oldukça kötü. “Bu Kerouaclar kimdir,” deyip düşüyor yollara. Beatnik arkadaşlarına hiç değinmeden “satori”sinin çekimine kapılıyor (“satori,” Japoncada “ani aydınlanma, ani uyanış, gözün açılması” anlamına gelmekte; bizim argoda “ampullerin yanması, çakma” da denir).

 

Yolculuk notlarına bakarsak pek de aradığını bulamıyor Jack. Onu tanıyanlar zaten bu yolculuğun ciddi bir hevesle başlayıp bambaşka mecralara akacağından emindir. Aynen öyle oluyor. Yine barlar, ağır sarhoşluklar, kaybolan valizler, tanışılan şoförler, evinde misafir kalınan tuhaf/güzel adamlar, sevişilen kadınlar, araya sıkıştırılan kütüphane ve arşiv çalışmaları.

 

Satori esnasında dil üzerine de düşünüyor Jack, ki bence kitabı ilginç kılan yanlardan biri bu alan. Diğer Beatnik arkadaşları gibi dili kırmayan, zorlamayan biri olarak dosdoğru yazmayı seçmişliği hakkında ipuçları veriyor. “Yaptığınız, önemli ya da önemsiz her şey, bilimin, ‘araştırmaların derinleşen esrarı’ adını verdiği güç sayesinde yüz katı kuvvetli olarak size geri dönecektir,” deyip kestirip atıyor bunaldığında.

 

Paris’te Satori, disiplinden nefret eden Jack Kerouac’ın kendiyle sınavı sayılabilir. Hızla sonuca ulaşmaktan hoşlanan, tez canlı, kafasına göre yaşayan, kuralsız Jack atalarıyla bir bağ kurmak için çıktığı seferden müthiş serseriliğinin dökümü ile dönüyor yine. 

 

Ölülerinizi mezarlıklarda değil, yeryüzünde arayın diye söylenmenin tam sırası.

 

 


 

* Görsel: Servet Kesmen

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

İlk romanımın dosyasını yayınevine gönderdikten sonra yayıncımla görüşme günlerini iple çeker olmuştum. Çok sevdiğim kelimelerimin lezzetinin nasıl olduğunu merak ediyordum. Genel olarak beğenildi ve kıymetli Melike Günyüz ile kitabım üzerine konuşma keyfini doyasıya yaşadım.

Suçlar ne denli çeşitliyse, suç edebiyatındaki polis imgesi de o denli çeşitlidir. Yakışıklı, karizmatik, zeki, iyi, kötü, babacan, sert… Alman yazar Volker Kutscher, kitabı Islak Balık’ta adeta ihtimaller dahilindeki polis tiplerini harmanlayarak oluşturduğu son derece ortalama bir karakterin, gayet sürükleyici hikayesini anlatıyor okuyucuya; dedektif Gereon Rath.

 

Kelimeler içinde deneyimlerin, fikirlerin ve düşlerin aktığı bir nehir yatağı benim için. Dünyayla bağımı bu nehrin uzayıp dört bir yana yayılan kolları aracılığıyla kuruyorum. Kelimelerin harflerden değil de anılardan oluştuğunu düşünürüm sık sık. Bellek sayısı kadar mana içeriyorlar bana kalırsa. Bu manaları keşfetmenin yolu da daha çok hikâye dinlemekten, okumaktan geçiyor.

Şiirde, mimaride, edebiyatta, hatta musikide sanatın en yüksek örnekleriyle bütünleşen dini tecrübe, sanki sinema sanatı söz konusu olduğunda o cömert ilhamlarını esirgemiş gibidir.

Bir şiirin içinde tarihler geçiyorsa, şiirle tarih arasında kurulması elzem bağları hatırlarım ilk elde. Tarihsiz şiir de, şiirsiz tarih de muhaldir. Bilincimizin dehlizlerinde iki fiyakalı dedektif gibi dolaşır her ikisi de. Birini diğerinden ayırmak ne derece mümkün? Türkçenin tarihi şiirimizin de tarihi değil midir bir bakıma? Bu bağı nerede aramalı?

Kulis

''Roman, Tanpınar'la kendim arasında bir med cezir''

ŞahaneBirKitap

Haruki Murakami’nin Türkçeye yeni çevrilen romanı Dans Dans Dans’ını Renksiz Tsukuru Tazaki’nin Hac Yılları ve Yaban Koyununun İzinde romanlarıyla birlikte değerlendireceğim. Dans Dans Dans’la Yaban Koyununun İzinde’nin kahramanı aynı. İki roman boyunca onun başından geçmiş türlü olayları okumamıza rağmen, ismini halen bilmiyoruz.

Editörden

Ülkelerin edebi gündemiyle siyasi gündeminin kesiştiği yerlerin az olduğu düşünülür. Uzaktan bakınca öyledir de aslında. Edebiyat, elindeki en büyük imkân olan “zamandan ve mekândan” bağımsız olma lüksünü kıyasıya kullanır. Bir kitabın yazıldığı koşullar önemlidir ama o kitap yazıldığı zaman ve mekânı da aşarak, dünya edebiyat hafızasının bir yerlerine yerleşir.