Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Çavdar Tarlasında Bir Ömür



Toplam oy: 10
Ünlü edebiyatçı J. D. Salinger’ın hayatı üzerindeki sis perdesini aralayan Salinger, sadece bir yazar biyografisi olmanın çok ötesine geçiyor. Bir belgesel, bir karakter analizi, dedektiflik öyküsü, yakın tarihin panaroması, edebiyat üzerine bir tez ve belki de daha fazlası.

Çavdar Tarlasında Çocuklar romanının yazarı J. D. Salinger hakkında söylenecek çok şey var ve aynı zamanda -mükemmel bir tezat olarak- o kadar da çok şey yok. Söylenecek çok şeyin olmasının sebebi… Eh, Çavdar Tarlasında Çocuklar’ı okuduysanız ve Salinger ile onu çevreleyen efsaneye biraz olsun aşinaysanız yirminci yüzyılın en önemli kitaplarından birini yazmış bu adam hakkında birkaç kelime edilebileceğini düşünebilirsiniz. Söylenecek pek bir şey olmamasının sebebi ise Salinger’ın ömrünün çoğunu mahremiyet içinde, gazetecilerden ve her fırsatta soluğu onun yaşadığı yerde alıp onunla tanışmaya can atan hayranlarından uzak bir biçimde geçirmesiydi. Kimse onun ne yaptığını bilmiyordu. Bilenler de bu konuda konuşmamayı seçiyordu. Ancak ölümünden sonra ona en yakın olan birçok insan konuşmaya karar verdi. Ve de Salinger’ın hayatını bir sis perdesiyle örten efsanenin gerçeklerini anlatmaya başladılar.

 

Salinger kitabı, sadece bir yazar biyografisi olmanın çok ötesine geçiyor. Bir belgesel, bir karakter analizi, bir dedektiflik öyküsü, yakın tarihin bir panaroması, edebiyat üzerine bir tez ve belki de daha fazlası.

En büyük derdi dertsizlik
ABD’nin hasarsız atlatıp sonrasında zenginleştiği Birinci Dünya Savaşı’nın hemen ertesinde doğar Salinger ve ülkesinin korunaklı ve zengin talihini paylaşır. Babası gelenekçi, sert, dindar bir Musevi, annesi ise İrlanda asıllı bir Katolik’tir. Zengin ailenin şımartılmış çocuğu olarak bir fanusun içinde yetişir ve erken yaşlarından itibaren bir isyan büyütür içinde. En büyük derdi belki de herhangi bir derdinin olmamasıdır. Roman ve öykülerinde anlattığı karakterlere benzer bir biçimde okul hayatı çok sorunlu bir gençtir. Tiyatro ve edebiyat dersleri hariç neredeyse tüm dersleri berbattır ve okul yönetimine göre bunun sebebi “zeki ama ağır hasar görmüş bir çocuk” olmasıdır. Ancak belki de bunun sebebi “yazmak” dışında pek bir şeyle ilgilenmemesidir. Unutulmaz karakteri Holden Caulfield gibi o da defalarca okul değiştirir.
Sonrasında hayatının ilk büyük travmasını İkinci Dünya Savaşı sırasında yaşar. Takıntılı bir şekilde sevdiği sevgilisi Oona O’Neill’ın Charlie Chaplin’le evlendiği haberini gazetelerden okur ve hemen ardından Normandiya Çıkarması’na katılmak üzere İngiltere’ye gönderilir. Normandiya, Hürtgen, Ardenler ve Kaufering boyunca, hayatındaki en büyük tutkusu olan yazmaya tutunur. Belki de Avrupa cephesinde yitirdiği masumiyeti ömrü boyunca sanatında arar. Yıkılmış, parçalanmış, insanlığını yitirmiş bir dünyada şahit olduğu dehşetin ardından bu yıkık üslubun artık kendi üslubu olduğunu bilerek evine döner. Savaş hakkında neredeyse hiç yazmasa da belki de döndükten sonra yazdığı her şeyde savaşın bir izi vardır.

Yazdı ve pişman yaşadı
Salinger, Çavdar Tarlasında Çocuklar’ı yazmaya savaştan önce başlamış olsa da çok sonrasında tamamlayabilir ve kitap ancak 1951’de basılır. Her şeyi kâğıda dökmesi on yılını alır. Hayatının geri kalanını da bu kitabın pişmanlığıyla geçirir. Çavdar Tarlasında Çocuklar ona çok az insanın hayal edebileceği bir şöhret kazandırır ve birçok insan böylesi bir şöhrete kucak açacakken o sırtını döner. Doğal olarak insanlar onun bu “garip” tepkisini sorgular ve anlamlandıramaz. Ancak kim bilir, belki de onun şöhretle olan ilişkisi mümkün olan en aklı başında ilişkidir.
Salinger eserlerinde amaçsız, pusulasız, çöküşün eşiğinde veya yıkık, zeki, hassas, içine düştüğü dünyanın saçmalıklarıyla ve sahtelikleriyle baş edemeyen çocukların, gençlerin portresini çizer daima. Çoğunlukla kendisini anlatır. Kırılan kalbini, travmaya uğratılmış aklını… Olduğundan daha mükemmel bir biçimde anlatır. Tutkuyla ve hevesle. Yirminci yüzyıla damgasını vuracak gençlik isyanının ne olduğunu kimse bilmeden önce ilk işaret fişeğini yakarak yazar. Titizlikle yazar. Noktasına virgülüne bile dokunulamayacak bir hassasiyetle.
Münzevi yazar arketipidir. Tavizsiz ve kayıtsız bir kesinlikle yazar.
Mükemmeliyetçi bir takıntıyla yazar. Aylarca ve hatta yıllarca usanmadan, kusursuzu bulana dek yılmadan. Salinger, kaybettiği masumiyeti ve ruhu bir ömür boyu yazarak, onca sahte insanın arasında nasıl yaşayabildiklerine inanamadığı insanlardan uzakta bir ömür geçirerek yazar.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Polisiye edebiyatın tekinsiz labirentlerinde gezerken korkudan heyecana, hüzünden şaşkınlığa pek çok duyguyu deneyimleyen okur, olayların ya da vahşetin dozu ne ölçüde artarsa artsın, kurgunun kendine ilişmeyeceğini bilmenin emniyetindedir. Bununla beraber, ilhamını gerçek hayattan alan hikâyelerin sunduğu okuma deneyimi, okuyucuda daha farklı tesirler bırakabilir.

10 Temmuz 2011… İstanbul/Balmumcu… Dünya Bülteni’ndeki ofisinde Akif Emre bir kitap uzattı… Kitap o dönem Klasik Yayınları’ndan çıkan İhsan hocanın Fuzûlî Ne Demek İstedi? kitabı... “Oku, konuşalım” dedi. Fuzûlî’nin bir şiirinin şerhini İslam düşünce geleneği içinde dolaşarak okuyordum adeta.

Avrupa’da tasavvufun varlığının, İslam’ın intişarıyla paralel bir seyir izlediği malumdur. Sanılanın aksine, tasavvuf teori ve pratiğinin Batıdaki serüveni modern dönemin çok öncesinde, belki de Endülüs’ten başlayarak ele alınmak durumundadır.

Türkçeye “yer siyaseti” şeklinde aktarılan bir terim jeopolitik. Bir ülkenin sosyal, ekonomik, kültürel müktesebatını, özellikle de iç ve dış politikasını daha çok coğrafî konumunu merkeze alarak inceleyen bilim dalı.

Kulis

Orhan Veli'den Geriye Şiir Kaldı

ŞahaneBirKitap

Ölmek ve gülmek kelimeleri yan yana çok da gelmez. Belki fonetik olarak ya da bir şiirin kafiyesi olduğunda yakalanan uyum kulağa hoş gelse de ölüm ne olursa olsun acı verir insana. Gülecek yanını bulmak zordur ölümün. “Sen adamı öldürürsün” diyerek kahkaha atarken bile güldürmek ve öldürmek aynı cümlede geçti diye kısa süreli bir sarsıntı geçirdiğimiz olur.

Editörden

Edebiyat en basit tanımıyla malzemesi insan olan bir sanattır. Çünkü insanı anlatmada aracısızdır edebiyat. Tarihin insanı anlattığı söylense de, bu bana hep kocaman bir yalan gibi gelmiştir. Öyle ya, insanı tarih değil, edebiyat anlatır. Tarih ise insanı anlatmada yine edebiyattan faydalanır. İnsanın kendini bulması için önce araması gerekir sanırım.