Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Çocukların Hepsinin Kabuğunda Cesaret Var, Çekirdeklerinde Korku.



Toplam oy: 815
Mine Söğüt
Yapı Kredi Yayınları

“Baharların birbirine değmesi kıyamet alametidir; bilmiyorlar…” Belki de cinnet. Toplumsal cinnet dedikleri, bir şehrin, bir ülkenin, daha da ileriye gideyim; dünyanın kontrolden çıkması mıdır? Ya da kıyamet önce böyle mi başlıyor? İnsanın vahşileşmesi, rayından çıkması, her fenalığa, kötülüğe yaklaşması, şuurunu kaybedercesine insanlığını unutmasıyla mı başlıyor? Bilemem. Ama çok uzun zamandır insanlık, kendi tarihine derin lekeler, acılar bırakıyor. Ve cinnet “kanıksanabilen bir travma olarak” insandan insana sirayet ediyor. Öyle diyor Mine Söğüt, Şahbaz’ın Harikulâde Yılı 1979’da. “İnsanlar birbirini kurşuna diziyorlar. Makineli tüfeklerin taradığı kahveler her gün gazetelerde iki cümlelik, küçük haber. Çöplükler, üzerinden kan lekeleri çıkmayan tahta kahve sandalyeleriyle dolu. Yoksullar teneke sobalarda bu sandalyeleri yakarak ısınıyorlar. Ve yoksullar uykularında sobadan tüten bu kan kokusunu içlerine çektiklerini bilmeden, korkunç rüyalar görüyorlar…”

12 Eylül darbesinden bir önceki yılı, 1979 yılının ilk ayından başlayıp sonuna kadar olan süreci anlatıyor kitapta Mine Söğüt. O korkunç, kanlı kâbusu bir nevi cinnetle özdeşleştiriyor. Buna, bilincin kaybolması diyelim. Ya da kontrolün bilinçli bir şekilde kaybettirilmesi. Her ne derseniz deyin, mevzu darbedir, vahşettir, kanlı bir intikamla kıyıma uğrayan bir halkın öyküsüdür.

Kabaca böyle ifade edilebilir 1979. Ancak daha derine ve özele; yani aşağıya doğru indikçe, yüzeye çıkmanın (yukarı çıkmak denen şey aslında aşağıya inmektir), olayları birbirine bağlamanın, analiz etmenin keyfini de sürüyorsunuz. Gerçi bu kitap için “keyif” kelimesini kullanmakla, Mine Söğüt’ün “harikulâde” kelimesini kullanma sebebi bazı açılardan birbirine benziyor. Harikulâde kelimesi, yazarın ifadesine göre, nasıl içinde bir isyanı ve anarşist yapıyı barındırıyorsa, keyif kelimesini de iç huzur, tasasızlık anlamının dışında “kural dışı istek” olarak kullanabiliriz. Anlatılanlar okuyucuyu (gerçekle yüzleşmesinden dolayı) büyük bir rahatsızlığa ve dehşete düşürse de, o rahatsızlığın, ürkünçlüğün içinde; yani hiç de keyif alınmayacak bir ortamda, gerçeği hatırlamanın, tekrardan değerlendirmenin yanı sıra, yazarın şiirsel, masalsı anlatımıyla bambaşka bir keyif alıyor okuyucu. Çelişki belki de Mine Söğüt’ün yaşatmaya çalıştığı şey! Çelişkilerin derinleşmesi ya da zıtlıkların birlikteliği diyelim buna... Her şey, aynı zamanda hem kendini, hem karşıtlarını içerir. Ölüm ve yaşam gibi, kitaptaki Salih ve Melih gibi, hayal ve gerçek gibi…

Hayal ve gerçek iç içe geçiyor romanda. Şahbaz’ın, varlığı şaibeli bir hayal kahramanı olma ihtimali gibi… Aynı Şahbaz’ı, 12 Eylül öncesindeki süreçte yaşanan, kardeşin kardeşi öldürmesine varan olaylarda etkin rol oynayan, görünmeyen ama tetiği çektiren o güçlerin simgesel varlığı olarak da algılayabiliriz. Ayrıca, kardeş kavgasının simgesi Melih; diğer adıyla Komutan’la, ikizi Salih’in arasındaki gizli savaşı da farklı açılardan değerlendirebiliriz. Birbirinin tıpatıp benzeri olan bu iki kişi, dışardan bakıldığında tek kişi gibi göründüğü halde, içlerinde hem kendilerini hem de karşıtlarını içerirler. Dolaylı olarak diyalektiğe göndermesi olan bu metafor, başka bir açılıma da götürür okuyucuyu: Gerçek olan hangisi, hayal olan hangisi sorusudur bu. “İkizlerden sadece biri gerçektir değil mi Şahbaz? Diğeri onun yarısı. Peki, hangimiz gerçeğiz; hangimiz diğerinin yarısı? (…) Aslı olmak ve aynısı olmak. Sırf bunun için sen beni öldürebilirsin Şahbaz…” Romanın belki de kilit cümleleri bunlar. Bu söylemin birkaç açılımı var. Bireyin kendini sorgulaması (ikiz metaforundan yola çıkarak, her bireyin içinde kendisine çok benzeyen ve de hiç benzemeyen bir ikizini taşıdığı önermesine de gidebiliriz) ve kendi içindeki karşıtlıkların çarpışması gerçeği bunlardan sadece biri. Daha genel anlamda bakarsak ya da kurcalarsak; (belki bilinçaltında) toplumsal kimlik kaygısının irdelendiğini de görürüz. “İkizini öldüren, kendisini de öldürmüş olur. Anlamı öldürmüş olur.” Bu, aslını kaybetmeme telaşını da kapsar. Ve o telaştır; yazarın da vurguladığı gibi, insanı suça teşvik eden şey.

Ve tekrar duygusu! “Tanrı gücünü tekrarın sonsuzluğundan alır” diyor Mine Söğüt. Ve o tekrar duygusunu kitap boyunca yansıtıyor. Güneşin her gün doğup batması gibi, yaşananların da tarih boyunca hep tekrar etmesi, var oluşun devam etmesidir (Aynı zamanda insanlar için Tanrı ideasının yaşamasına da olanak sağlayacak bir devinimdir bu). Dolayısıyla, Salih’in kadınları hep aynı biçimde kesip parçalara ayırmasındaki ritüelle, hayatta karşılaşabileceğimiz davranış biçimleri veya sistemin işleyişindeki ritüel aynıdır. Bir ayin gibi, belli bir ritimle aktarılır olaylar. Dolayısıyla kitapta anlatılanların, olayların, karakterlerin belli bir sırayla birbirine bağlanmasına, bütün karakterlerin birbirlerinin içine geçmesi veya bir şekilde aralarında bir bağın kurulmasına ya da hiç beklemediğiniz bir anda herhangi bir karakterin diğer karakterle şaşırtıcı biçimde buluşmasına kader diyebilir miyiz kısaca? Her şeyin birbiriyle etkileşmesi kaderi oluşturur. Kuşkusuz tüm bunların bileşkesinden orta çıkan sonuç, kader denilen şeyi insanın kendi düşüncesinde yaratması mıdır?

İşin özü, kavramların ya da düşüncelerin sürekli karşıtlıklarını sunar, bir kaos ortamı yaratır Mine Söğüt sözcükleriyle.12 Eylül’ün yarattığı kaosu da yaşarsınız böylece. Ve çocukların kimsesizliği, yalnızlığı iç burkan bir hüzünle yansıtılır. Bir anne çocuğunu kaybeder mi hiç, diyor Mine Söğüt; ama bu kitaptaki çocukların hepsi ya kaybediliyor ya da kaderine kurban ediliyor. Başka bir açıdan; anne baba olmayı beceremeyen yetişkinlerin yetiştirdikleri çocuklara, ensest ilişkiye de göndermeleri olan bir kitap Şahbaz’ın Harikulâde Yılı 1979. Kuşkusuz bu göndermelerin karşılığını, yani neden sonuç ilişkisini roman ilerledikçe daha da net kavrıyorsunuz. 12 Eylül’ü merkez alan bir roman olmasına karşın, bireye dair, insana dair her türlü duyguyu da anlatarak başlıyor işe. Çok kanlı, çok vahşi, çok karanlık, çok iç ürperten bir kitap Şahbaz’ın Harikulâde Yılı 1979.

Fantastik bir kitap olarak değerlendirebilir miyiz Şahbaz’ın Harikulâde Yılı 1979’u? İlk bakışta evet, ama hayatın kendisinin daha fantastik olaylarla örülü olduğunu düşünürsek, Şahbaz’ın Harikulâde Yılı 1979 çok gerçek ve bir o kadar da harikulâde.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Neredeyse her ülkede 150 milyonu aşkın abonesi var; kendi televizyon şovlarını, dizilerini, filmlerini yapıyor. Son dönemde Türkiye’de insanların film izleme alışkanlığını değiştirdi. Artık pek fazla uğraşmak istemiyoruz ve onda ne varsa onu izliyoruz.

Karantina, sokağa çıkma yasağı, kısıtlamalar, “evde kal” çağrıları derken, tüm dünya olarak daha önce deneyimlenmemiş çok ilginç zamanlardan geçiyoruz.

Dünya yolculuğunun ara durakları var ve biz ana rahminden sonraki duraktayız. Dünyada. Şair, “insan nerenin yerlisidir?” diye soruyor. Çünkü insan yerleşmeye eğilimli, buna ihtiyaç duyan bir varlık. Bir yere yerleşti mi hemen ora ile ünsiyet kuruyor ve bir daha ayrılmak istemiyor.

Dünyayı kasıp kavuran bir salgının içine düştük. Dünya tarihinde isimleri farklı olsa da buna benzer salgınlar yaşandı. Hepimizi ölümle ve yaşadığımız hayatla yüzleştiren bir sürecin içindeyiz. Şimdiden korona sonrası dünyanın nasıl bir sosyolojik, psikolojik dönüşüm yaşayacağına dair tezler ortaya atılmaya başlandı bile. Bekleyip göreceğiz.

Kulis

Postmodern Öykü Denince: Jorge Luis Borges

ŞahaneBirKitap

Osmanlı Devleti’nin kuruluş dönemine dair ilgi, Diriliş Ertuğrul ve Kuruluş Osman gibi dizilerin de etkisiyle son günlerde iyice arttı.

Editörden

Dünyanın çehresini değiştiren en büyük seyahat, bir odada, bir kitabın yoldaşlığında yapılan seyahattir. Kitaplardan en çok yola çıkmasını öğrenebiliriz. Ola ki hoyrat bir karakterle birlikte seksen günde dünyanın çevresinde devri daim eder, aklımızın eremeyeceği sırlara vakıf oluruz. Her yolculuk, insanın kendi içine attığı adımı biraz daha kuvvetlendirir.