Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Defunto: Modern Brezilya edebiyatında ölüm



Toplam oy: 1037
Machado De Assis
Jaguar Kitap
Machado de Assis, Mezarımdan Yazıyorum ile modern edebiyatın yapı taşlarından birini okura sunuyor.

Yaşamı süresince hak ettiği üne kavuşamamış olan oyun yazarı, romancı, şair ve öykücü Machado de Assis, Brezilya edebiyatının en ünlü yazarlarından biri olarak kabul ediliyor. Assis’in yapıtları XIX. ve XX. yüzyıl Brezilya edebi akımlarını derinden etkilemiş; Saramago, Fuentes, Sontag ve Woody Allen gibi isimlere ilham kaynağı olmuş. Mezarımdan Yazıyorum da, Assis’in yazınında bir dönüm noktası oluşturur ve XX. yüzyıl Latin edebiyatındaki birçok modern yeniliği müjdeler. Lakin eserin kurgusu, hayatı yanlış adımlar ve kibrin yol açtığı bir sinizmle sonuçlanmış bir yazarın otobiyografisi olması bağlamında pek parlak değildir. Zira kahramanımız Cubas, büyük erdemler ya da büyük günahlarla iştigal etmemiş ve bu bağlamda insanın trajedilerini, zaferlerini tüm romantizmiyle yaşamamış, sıradan, sade bir burjuvadır. Peki nedir Assis’in okuru kazandığı edebi çerçeve?

 

Assis, anlatıcısı Brás Cubas üzerinden bir yazar ve ölümlü olarak zamanla mücadelesini temel alıyor. Bizlere mezardan yazan, ölü anlatıcımız Cubas, eserde yaşamının önemli yanlarını, okul yıllarını, Avrupa’da geçirdiği zamanları ve bakan olma çabalarını birkaç cümleyle geçiştirerek ekseriyetle dört kadınla olan tecrübelerine odaklanır: Parasını alıp onu terk eden Marcella, kendisinin terk ettiği Eugenia, ilk sevgilisi-aşkı Virgilia ve ona çocuğunu verdikten sonra hayatını kaybeden Nhan-lóló.

 

Cubas, metin boyunca yalnızca onu ölüme götüren zamana değil, ideallerinin, hayallerinin, amaçlarının, ilişkilerinin ve duygularının ölümüne de boyun eğer ve her ölümüyle birlikte bir önceki yaşamını bir sonrakiyle bütünleştiremeyeceğinin farkına varır. Buna iki örnekte şahit oluyoruz: Birincisi Cubas’ın eski arkadaşı Quincas ile karşılaşmasında yaşanan saatin çalınmasında, ötekiyse Cubas’ın saatini tamir ettirmek için gittiği dükkanda eski sevgilisi Marcella ile karşılaşmasında. Bu iki karşılaşma da saatin sembolize ettiği ve anlatıcının eski benliği ile yeni benliğini oluşturan Nietzscheci bir zaman unsuruna, kişinin ölümü aracılığıyla yeniden doğuşuna dayanıyor. Bu şekilde Cubas, zaman içinde geriye gitme çabalarında başarısız olduğunun ve olacağının farkına varıyor. Altını çizmek gerekir ki, kişinin geçmiş zamanda hapsolmuş eski benliğinin sembolize ettiği ölüm, eserin temel taşlarından birini oluşturmaktadır. Zira roman da anlatı boyunca iki defa anlatıcının ölümüne merkezlenir. İlk dokuz bölüm, anlatıcının hastalığı ve ölümüyle başlayıp zamanda geriye döner; lakin ardından tekrar ölümüne odaklanır. İkinci dönüş ise eserin onuncu bölümünde Cubas’ın doğumuyla başlayarak yaşantısının olgunluk dönemindeki iştigallerini kapsayarak yeniden ölümüne varır.

 

 

Zamana karşı mücadele

 

 

Birçok kilit noktada yazarın, anlatıcının görüşlerine karşı çıktığını da belirtmeliyiz. Örneğin genç Cubas, Marcella’nın onu sevdiğine inanırken yazar duruma ironik ve alaycı yaklaşmaktadır (yaklaşımlardaki bu tezatlıkların kimi zaman William Blake’in Masumiyet ve Tecrübe Şarkıları hissiyatını uyandırdığını söyleyebiliriz). Lakin yazar ile Cubas arasındaki en mühim farklılık, karakterin geçmiş zaman ve üçüncül anlatımla sınırlanmışken, yazarın birincil anlatım ile zamanlar arasında geçiş yapabiliyor olması. Böylece yazar, anlatıcının aksine, zamana karşı olan mücadelesinde üstün geliyor.
Bir de eserin “okur” ile olan münasebetleri söz konusu. Assis okurunu çalışmasına dahil edebilmek adına farklı teknikler kullanıyor. Genellikle doğrudan okura hitap eden anlatıcı, kimi zaman okurundan kitabın belli bir kısmına dönerek hafızasını tazelemesini, kimi zaman da bir noktaya daha çok ilgi göstermesini talep ediyor. Bu çeşit yöntemlerle yazar sahip olmak istediği okurun imgesi yaratarak, romanda aktif bir biçimde yer alacak eleştirel, hayalgücü kuvvetli ve karar verebilen bir okur tercih ediyor.

 

Nihayetinde Assis’in eseri, okurlarını kurgusal bir geçmişte sınırlamak yerine metnin içinde sonsuzluğu barındıran yeni bir biçem yaratmayı başarıyor. Bu sonsuzluğun bağlamında söyleyebiliriz ki, Mezarımdan Yazıyorum nihai formunu bir sonuç olarak değil, eski benlik ile yeni benliğin yarattığı ölüm-yaşam tezatlığının gebe kaldığı bir diyalektik olarak alıyor. Cubas’ın cansız bir yazar olarak aynı anda varolduğu materyal-ölümlü ve edebi-ölümsüz varoluş, metnin diyalektiğinin dürtülerini başarılı bir biçimde işleyerek Mezarımdan Yazıyorum ile modern edebiyatın yapı taşlarından birini okura sunuyor.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Çeyizime Bir Kefen, 1990’lı yıllardan beri Türk şiirine katkı veren şair Ali Emre’nin altıncı şiir kitabı. Şaire ait altı kitap arasında tematik bakımdan merkezî bir öneme sahip Meryem’in Yokluğunda adlı toplam sonrasında yayınlanan Çeyizime Bir Kefen, “biz ve onlar” arasındaki bitimsiz kavganın şairin diline yansıyan yeni ve şimdilik son uğrağı.

Kitaplar da insanlara benzemez mi? Adlarıyla, biçimleriyle, anlattıklarıyla... Sanırım ben en çok azınlığın keşfine, ellerine ve kütüphanesine vardığı Halil Cibran, Oruç Aruoba, Emil Cioran gibi insanları seviyorum. Onlar benzersiz ve ikâmesiz bir kendiliği metnine getirmeyi başaranlar.

Keiji Nakazawa, Amerika Birleşik Devletleri’nin, İkinci Dünya Savaşı’nın bitişini ilan eden atom bombası dehşetinin ilkini Hiroşima’da, 6 Ağustos 1945’te ailesiyle birlikte yaşadı.

Amerikalı çok sayıda müzisyen, şarkıcı ve söz yazarının edebiyat dünyasına giriş yaptığını ve bu dünyada tutunarak üretmeye devam ettiğini görüyoruz. Örneğin punk rock kraliçesi olarak kabul edilen Patti Smith, yeni yayımlanan beşinci kitabı Year of The Monkey ile edebi alanda daha anlatacak çok hikâyesi olduğunu kanıtlayanlardan.

“Ey tutkun gönül, derdini kendine sakla” Meksika Halk Şarkısı

 

Kulis

“Jack London’ın Unutulmaz Bir Romanını 40 Yıl Sonra İngilizce Aslından Çeviriyoruz”

Henüz bir yaşını doldurmamış bir yayınevi Kutu Yayınları. Hikâyesini anlatır mısınız?

ŞahaneBirKitap

Birkaç sene önce, yazar arkadaşlarla oturup şu meseleyi tartışmıştık: Yazdıklarımızı hiç kimsenin okumayacağını bilsek, yine de yazar mıydık? “Okur” olmadan yazdıklarımız bir işe yarar mıydı? Hele ki okuruyla konuşan, okuru da kurmacanın içine davet eden, hatta onu hikâyesinin bir kahramanı haline getiren yazarlar ne yapardı okur olmasa?

Editörden

Doksanlı yılların sonu olmalı. Yaşadığım taşra şehrinde sadece bir tane olan müzik mağazasına gidip gelip Pink Floyd’un The Dark Side of the Moon albümünü soruyordum sürekli, geldi mi gelmedi mi diye… Çünkü müziğin bir kaset ya da CD marifetiyle dinlendiği zamanlardı ve sevdiğiniz bir grubun albümünün çıktığını duymanız ayrı dert, o albümün sizin yaşadığınız şehre ulaşması ayrı dertti.