Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Devrimin fantastik lokomotifi



Toplam oy: 895
China Mieville /// Çeviri: Güler Siper
Yordam Kitap
Demir Konsey devrimi, devrimciliği mekan ve zaman temelinde ele alan bir eser. Belki de hep gelmekte olan bir devrimin, ebedi isyanın bir manifestosu.

Mervyn Peake’in fantastik sayılamayacak, ama fantastik edebiyat okurları tarafından çok sevilen serisi Gormenghast’ın kahramanının adı her ne kadar Titus Groan olsa da, romanlardaki öykünün arka plandaki gerçek kahramanı, Gormenghast’ın kendisidir; gizemli bir şatodur, kendisine has ritüelleri olan bir yapıdır, bütün yolların oraya çıktığı bir başlangıç ve bitiş noktasıdır. Oranın duvarlarını aşmak bile Gormenghast’ı geride bırakmaya yetmez. Peake, Titus Groan adlı gencin büyüme öyküsünü anlatırken, aslında bir mekanın, asla terk edilemeyen bir “ev”in öyküsünü anlatmaktadır.

 

Gormenghast, son on yılın en önemli fantastik kurgularına imza atan yazarlardan biri olan China Miéville’in de etkilendiği ve övdüğü bir eser. Kişilerin olduğu kadar mekanların da kahraman olması, gotik edebiyatın önemli özelliklerinden kabul edilir.... Horace Walpole’un Otranto Şatosu’ndan Neil Gaiman’ın Mezarlık Kitabı’na kadar sayısız eserde etkileri görülebilecek bir edebi kimliktir bu. Gotik edebiyatın takipçisi olduğunu bildiğimiz Miéville de, Demir Konsey adlı romanında kişilerüstü bir kahramanın macerasını, bol bol sembolik gönderme yaparak anlatıyor. Hatta romanın finalinde mekanla sınırlı kalmayıp, zaman kavramına da belirleyici bir rol veriyor.

 

China Miéville’in Bas-Lag adlı fantastik dünyasında geçen üçüncü romanı Demir Konsey, ilk iki roman Perdido Sokağı İstasyonu ve Yara’ya göre hem daha hızlı ve hareketli hem de daha politik bir roman. Bir devrimin öyküsünü anlatıyor Miéville. Kitaba adını veren Demir Konsey ise bu devrimin lokomotifi olan efsanevi bir tren. Zamanında egemen sistemin raylarından çıkıp kendi raylarını döşeyerek şehri terk eden, sürekli kendisine yandaş bulan ve kalabalıklaşan, en sonunda da olayların geçtiği Yeni Crobuzon şehrine geri dönmeye çalışıp, sistemi, hükümeti, düzeni rayından çıkarmakisteyen devrimcilere destek vermek için geri dönen bir devrim simgesi.

 

Demir Konsey aslında yepyeni bir eser değil, aşağı yukarı on yıl önce yayımlanmış bir roman ama günümüzün gerçek dünyasıyla, hatta Türkiye’siyle politik anlamda fazlasıyla yakın akrabalığı bulunabilecek bir öyküye sahne oluyor. Miéville’in romanlarında onu diğer fantastik kurgu yazarlarından ayıran birçok nokta bulunabilir ama güncelle olan paralelliği anlamında ve siyasi mesajları doğrultusunda yazarın benzersiz bir çerçevesi olduğunu belirtmek gerek.

 

Yazarın fantastik kurgu, gotik kurgu ve bilimkurgunun olanaklarını sınırsız ve yaratıcı bir biçimde kullanabildiğini, olay örgüsü anlamında tek katmanlı ya da tek kahramana odaklı bir öykü anlatmadığını önceki romanlarından da biliyorduk, fakat Demir Konsey’in en etkileyici özelliği, “direnmek”, “derin devlet”, “terör”, “dayanışma” gibi günümüzde de sık sık dile getirilen kavramlar üzerinde düşündüren bir eser olması.

 

Elbette aynı kurgusal mekanda geçen diğer iki romanda olduğu gibi, birbirinden tuhaf ırkların, türlerin, tiplerin beraber yaşadığı, cinsel sınırların bizim dünyamızdaki gibi kurgulanmadığı, bilim ve teknolojinin kullanımının yanında büyünün de belirleyici bir unsur olduğu, bir yanıyla karanlık ama genel anlamda rengarenk bir dünyada geçen eser, bir aksiyon romanı olarak da okunabilir, bir aşk romanı olarak da. Yazarın aksiyon sahnelerini yazmadaki başarısı okurdan okura değişecek bir değerlendirme olabilir ama burada romantikleştirilerek değil, olduğu gibi anlatılan bir aşk öyküsünün de öyküde son derece belirleyici olduğunu kabul etmek gerekir. Demir Konsey, her iyi fantastik kurgu gibi, canavarlaştırdığımız “öteki”ler üzerine söyleyecekleri olan bir roman. Başkahramanlarımızdan ikisinin arasındaki eşcinsel ilişki de, Miéville’in bu bağlamda işaret etmeye çalıştığı politik ve toplumsal meselelerden birinin zeminini oluşturuyor.

 

Ebedi tren

Roman, Yeni Crobuzon şehrindeki kaos, isyan ve savaş sırasında, Cutter ve arkadaşlarının efsanevi Demir Konsey’i bulma arayışlarının öyküsüyle açılıyor. Ancak Cutter’ın aradığı, sadece o kurtarıcı tren değil; âşık olduğu Judah’ın da peşinde... Geçmişini uzun bir bölümde ayrıntılı bir şekilde okuduğumuz Judah, cansız varlıklardan golem yapma yeteneğine sahip bir kahraman. Onun can verdiği büyülü golemler, isyanın en önemli güçlerinden birine dönüşüyor. Ama bu yeteneğini romanın finalinde daha büyük bir şey için kullanacağının sinyalini de önceden veriyor Judah: “Karanlığa ya da ölüme, elektriğe, sese, sürtünmeye, düşünce ve umutlara müdahale edip golem yapabilir miyim?”

 

Cutter ve Judah’ın isyan eden halkın kaderini belirleyen girişimleri ve kendi aralarındaki duygusal ilişki, onları eser boyunca bu devrim öyküsünün kahramanı yapıyor ama Ori adlı devrimci de yer yer onlardan rol çalıyor. Yine de bu romanın gerçek başkahramanı, zamanın ve mekanın kesiştiği bir tren. Ya da romanda tarif edildiği gibi, bir “ebedi tren”, “bir söylence, kaybolmuş bir şey”, “buhar üfüren ve puflayan metal bir hayvan tanrı”, “bir işgalci”, “bir hayalet”, “tekerlekli kasaba”, “boynuzlu tren”, “ne yerleşik, ne de göçebe olan kendi yuvasını taşıyan” Demir Konsey.

 

Bir yandan Demir Konsey’in şehre geri dönüş macerasını okuyoruz, diğer yandan şehirdeki isyanın ve sürmekte olan bir savaşın sebeplerini anlamaya çalışıyoruz. Korku ve şiddetin yarattığı paranoya, ilk baştaki hedefinden sapan devrimci eylemler, beklenmedik ihanetler ve ölümlerden sonra, tartışmalar öykünün bir noktasında sadece Demir Konsey’in şehre geri dönüp dönmemesine dayanıyor. Yine de, milislerin devrimcilerle gerçekten neden savaştıklarını bilip bilmedikleri ya da Demir Konsey’in aslında neye hizmet ettiğinin farkında olup olmaması, görünenden daha derin bir meseleyle yüzleştiriyor kahramanlarımızı.

 

Demir Konsey, yazının başında söylediğimiz gibi devrimi, devrimciliği mekan ve zaman temelinde ele alan bir eser. Her ne kadar fantastik bir roman olsa da, geçmiş, bugün ve geleceğin kesişimi hakkında, şimdi ve burada olanla ilgili bir kitap. Özellikle romanın son sayfalarının düşündürdüğü gibi, belki de hep gelmekte olan bir devrimin, ebedi isyanın bir manifestosu.

 

 

 


 

 

* Görsel: Tayfun Pekdemir

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Birgül Oğuz’un 2012’de çıkan son kitabı Hah’ın ardından, nihayet, İstasyon geçtiğimiz yılın son döneminde yayınlandı. “Okullu” bir edebiyatçı olan Oğuz, İstanbul Bilgi Üniversitesi’ndeki Karşılaştırmalı Edebiyat lisansı ve Kültürel İncelemeler yüksek lisansının ardından, Moda Sahnesi’nde edebiyat dersleri verdi.

Mizah kulakta komik çınlasa da ciddi bir mesele. Hele de insanların öncelikli değer verdiği, hayatını etrafında biçimlendirdiği, eleştirisini önemsediği, hassasiyet kapsamındaki konulara değdiğinde tam anlamıyla barut fıçısına dönen bir mesele.

Spor muhabirliği yaparak başlamıştım metin yayınlamaya. Fenerbahçe’yle ilgili bir haber yazmıştım, ilk imzamı orada gördüm. O gazete sayfasını çerçevelettim, hâlâ saklarım. Farklı konularda yazılar yazsam da aslında üç aşağı beş yukarı aynı konular arasında gidip geliyorum. Bilmediğim hiçbir konuda da yazmamaya çalışıyorum.

 

-Queensryche / Lady Jane eşlik edebilir bu yazıya-

 

Hayranı olduğum, yarattığı “Oulipo” akımıyla edebiyat alanında yepyeni ve oldukça da neşeli bir sayfa açan şair ve yazar Raymond Queneau’nun dilimize Tahsin Yücel tarafından kazandırılan Zazie Metroda romanını bilir misiniz? (Bence bilmelisiniz!) Annesi, küçük Zazie’yi birkaç günlüğüne Paris’e, dayısının yanına getirir.

Kulis

Her Şey Çölde Koşan Bir Atla Başladı

ŞahaneBirKitap

Mehmet Akif’in seciyesini en çok şu üç şey inşa etti der Mithat Cemal Kuntay: Kur’anlı ev, pehlivanlı mahalle, müspet ilimli mektep. Bu üç dayanağı anlamak, Türkiye’nin ve şiirin zeminine dair iyi bir fikir verecektir. Akif’te tarih kültürel bir miras değil. O bunu çok erken zamanda anlıyor ve Namık Kemal’in korktuğu varoluş krizinin ortasında kendisini buluyor.

Editörden

Doğu Batı sorunu yalnızca bizim edebiyatımıza özgü bir sorunlar yumağı değildir aslında, Rus edebiyatında da benzer bir tartışma söz konusudur. Bütün bir 19. yüzyıl romanı daha sonra şiddetlenecek bu tartışmanın ilk alevinin yakıldığı metinlerle doludur.