Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Eşiklerde tereddütlü bir dil cambazı



Toplam oy: 1247
Başlangıçlardan korkan, eşiklerde tereddütlü bir yazar var karşımızda.

“Unutuş galip gelecek, nesnenin yazıya dökülmemiş öyküsü yitip gidecek seninle birlikte. Yalnızca bunun için bile değmez mi yazmaya bu önemsiz ayrıntıları?” Evet, sorumuz bu. Cevabı ise Ali Teoman’ın Öykü Uçları’nda gizli. O büyük unutuşun iştahla uzattığı ellerini Ali Teoman “çok çok kısa öyküler”le savuşturuyor. En eskisi 1996’da en yenisi 2006’da yazılmış 45 kısa öykü, alfabetik sırayla arzıendam ediyor Öykü Uçları’nda. Yalnız, kapağın naif, ilkyaz göğü görüntüsü sizi yanıltmasın. Bunlar dökülen yaprakların, sert rüzgarların, güzün ve ağır bir yük altında çökmüş omuzların karanlık, kötümser öyküleri.

 

İnsansız Konağın İkonu ile başlayan ve Konstantiniyye Masalları’yla zirve yapan Sergüzeşt-i Ali Bey’e aşinayız. Kaotik ve karanlık dünyasından da haberdarız. Ancak bu kitaptaki “Mahzen” adlı öykü, Ali Teoman’ın dünya ve yazın algısının manifestosu olarak okunabilir:

 

“Penceresi işlek bir caddenin derin perspektifine bakan bir oda. Pencerenin önünde büyük bir masa, masanın üzerinde kağıtlar, kalemler, defterler ve kitaplar. İnsan o masada oturup o kitapları okuyan ve o defterlerle kağıtlara o caddeden gelip geçen insanlar ve taşıtlar hakkında bir şeyler yazan o mutlu kişi olmaktan başka ne isteyebilir ki? Aynı şeyleri karanlık bir mahzenin dibindeki masasında güdük bir mumun titrek ışığında yazan ve arada sırada şamdanı eline alıp o uçsuz bucaksız labirentin ışıksız koridorlarını keşfe çıkan kişi olmak mı? Kimbilir, belki… Nasıl olsa labirent aynı, değişen dekor yalnızca.”

 

Kısa ama mükemmel

 

Bu kısa öykülerde yahut dünya labirentinin koridorlarında karşımıza sık sık çıkan bir yazar var.  Bir nevi parçalı tercüme-i hal. Bu tercüme-i halin karakteristiği ise yazdıklarını yok etme isteği ve yazar bunalımı ile tecessüm etmiş. Başlangıçlardan korkan, eşiklerde tereddütlü bir yazar var karşımızda. Kitaba hâkim olan, ara ara belirip kaybolan bir diğer imge ise taşıdığı dünya ağırlığı altında omuzları çökmüş adam. Mevsim güz, dışarısı soğuk, yapraklar dökülüyor ve gece olmuş. Işığı uyandırmanın vakti gelmiş olsa da, Teoman’ın karamsar karakterleri karanlıkta oturmayı tercih ediyor.  Eğer üçüncü bir başat imgeden bahsedeceksek, bu kesinlikle zaman olmalı. Zaten Teoman’ın diğer romanlarında ve öykülerinde de zaman üzerine kafa yorduğunu görmek mümkün. Romanlarında dâhiyane bir şekilde işlenen bu zaman vurgusu, omuzları çökmüş bir adamın karanlık bir odada oturup zamanı beklemesi olarak zuhur ediyor Öykü Uçları’nda.

 

Aharlı kağıdın üstünde rahatça akan, püsküllenmeyen, dağılmayan bir mürekkep gibi Teoman’ın dili. Osmanlıca kelimeleri de, Öz Türkçeyi de üslubu içinde ustaca eritiyor. Farklı terkipler bulup, aksi halde ifadeyi eksik bırakacak o kelimeyi bulup oraya koyuyor.

 

Yazar yayınevine gönderdiği dosyaya şöyle bir not düşmüş: “Yeni öykü yönelimim (tabii eğer ömrüm olursa) bu yönde ilerleyebilir. Biraz Samuel Beckett’in ‘foirades’ı gibi…”. Foirades ya da fizzles. Yani “başarısızlıklar.” Adına rağmen Beckett’in büyük başarı kazanan kitabı.

 

Brevis sed optime diye bitiyor Öykü Uçları; yani, “kısa ama mükemmel.”

 

 


 

 

* Görsel: Gençay Aytekin

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

İlk romanımın dosyasını yayınevine gönderdikten sonra yayıncımla görüşme günlerini iple çeker olmuştum. Çok sevdiğim kelimelerimin lezzetinin nasıl olduğunu merak ediyordum. Genel olarak beğenildi ve kıymetli Melike Günyüz ile kitabım üzerine konuşma keyfini doyasıya yaşadım.

Suçlar ne denli çeşitliyse, suç edebiyatındaki polis imgesi de o denli çeşitlidir. Yakışıklı, karizmatik, zeki, iyi, kötü, babacan, sert… Alman yazar Volker Kutscher, kitabı Islak Balık’ta adeta ihtimaller dahilindeki polis tiplerini harmanlayarak oluşturduğu son derece ortalama bir karakterin, gayet sürükleyici hikayesini anlatıyor okuyucuya; dedektif Gereon Rath.

 

Kelimeler içinde deneyimlerin, fikirlerin ve düşlerin aktığı bir nehir yatağı benim için. Dünyayla bağımı bu nehrin uzayıp dört bir yana yayılan kolları aracılığıyla kuruyorum. Kelimelerin harflerden değil de anılardan oluştuğunu düşünürüm sık sık. Bellek sayısı kadar mana içeriyorlar bana kalırsa. Bu manaları keşfetmenin yolu da daha çok hikâye dinlemekten, okumaktan geçiyor.

Şiirde, mimaride, edebiyatta, hatta musikide sanatın en yüksek örnekleriyle bütünleşen dini tecrübe, sanki sinema sanatı söz konusu olduğunda o cömert ilhamlarını esirgemiş gibidir.

Bir şiirin içinde tarihler geçiyorsa, şiirle tarih arasında kurulması elzem bağları hatırlarım ilk elde. Tarihsiz şiir de, şiirsiz tarih de muhaldir. Bilincimizin dehlizlerinde iki fiyakalı dedektif gibi dolaşır her ikisi de. Birini diğerinden ayırmak ne derece mümkün? Türkçenin tarihi şiirimizin de tarihi değil midir bir bakıma? Bu bağı nerede aramalı?

Kulis

''Alimlerin Yaşadığı Evde Kedi de Alim Olur''

ŞahaneBirKitap

Rumen düşünür E. M. Cioran, kendisiyle yapılan söyleşilerden mürekkep bir kitap olan Ezeli Mağlup’taki söyleşilerinden birinde, kendi yazma serüveni üzerine şunları söyler: “Eminim ki eğer kâğıtları karalamasaydım, uzun zaman önce kendimi öldürmüş olurdum.

Editörden

Çoktandır

Öylesine uzak ki bize

Afrika.

Hatıraları bile yaşamıyor artık

Tarih kitaplarının resmettiklerinden

Ve kanımıza karışan

Kanımızdan taşan şarkılardan başka

Şarkılar

Zenci diline yabancı

Ve hüzünlü kelimelerle söylenmiş.

Çoktandır

Öylesine uzak ki bize

Afrika.