Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Etkili ve trajik



Toplam oy: 814
Cynan Jones // Çev. Kıvanç Güney
Yapı Kredi Yayınları
Cynan Jones'un özgün üslubu bizi kırsaldaki güzel manzaranın gerisinde yatan, dışarıdan görülmesi pek öyle kolay olmayan hakikatlere doğru bir gezintiye çıkarıyor.

Kent hayatının örtük ve açık vahşeti ve şiddeti arttıkça kırsal hayatın pitoresk görüntüleri, kent burjuvazisinin hayallerini süslemeye başlar. Peşlerinde kuzuları ile çayırlarda otlayan koyunlar, neşe içinde zıplayan keçiler, yeni doğmuş buzağıları ile ak benekli inekler. Heidi veya süt ve çikolata reklamlarının etkisiyle zihnimize nakşedilmiş mutluluk görüntüleri... Bir yanda bir dere şırıl şırıl akar, kuşlar cıvıldar, etrafta ördekler dolaşır... (Oysa, “Ördekler tam bir baş belası olabiliyor. Ördekler insanları cezbediyor; görünürdeki uysallıklarıyla. Gülüşlerinin görünürdeki salaklığına ve sessizce deliren vakvaklarına kanıyorlar. Ama gizli bağımlılar gibi onlar da çeşitli dolaplar çeviren tehlikeli şeyler.”) Oksijen ve doğal gıdadan yanakları kızaran köylüler süt sağarlar. Hele de şimdilerde organik modası ile üç beş tavuk, birkaç keçi beslemenin, bir köşeye domates, biber, patlıcan ekip doğayla uyum içinde, barış ve mutluluk içinde yaşamanın hayallerini kurarız. Peki, öyle midir sahiden? Kırsal yaşamda her şey bu denli güzel, sorunsuz, keyifli ve şairane midir? İlk elden deneyim ve tanıklıklarıma dayanarak kötü haberi vermek zorundayım: Değildir.

 

Cynan Jones, Galler’in taşrasında, Aberaeron kasabasında yaşayan 1975 doğumlu bir romancı. Şimdiye dek dört kısa roman yazmış. Bunlardan ikisi Uzun Kuraklık (2006, ilki) ve Kazı (2014, sonuncusu) tek bir kitap olarak şimdi Türkçede. Jones, roman yazmanın maddi getirileri konusunda şüpheci olduğundan kendisini garantiye almak için kasabasında bir çiçekçi ve şarap dükkanı işletmeye devam ediyor.

 

Her iki roman da bir gezgin veya kentten gelen turist için çok cazip manzaralar arz edebilecek olan küçük çiftliklerde geçiyor. Bu kitaplar romanda aksiyon, macera ve sürpriz arayanlara göre değil; çünkü ikisi de hayatın basit ama etkileyici gerçekleri üzerine. Jones’un özgün üslubu bizi usulca, sakin sakin o güzel manzaranın gerisinde yatan, dışarıdan görülmesi pek öyle kolay olmayan hakikatlere doğru bir gezintiye çıkarıyor. 

 

Romanların kahramanları sadece insanlar değil; ilkinde ailenin “grotesk tümörü” ile ölümü bekleyen yaşlı köpeği, inekler, domuzlar, koyunlar, porsuklar, köstebekler, güvercinler, ördekler, köpekler ve mantarlar da birer kahraman olarak öne çıkıyor. Doğurmak üzere olan bir inek neler hissediyordur, nasıl bir sıkıntıyla kapatıldığı yerden kaçar ve kırlarda dolaşır? En ilginç bölümlerden birinde Jones ineğe de bilinç akışı tekniğini uyguluyor. Uzun Kuraklık’ın merkezinde de bu kaçan inek yer alıyor. İneğin peşinde geçen bir günde hasta kadının, kocasının, çocuklarının, kıt akıllı Bill’in ve elbette ineğin zihinlerinden geçenlerle çiftliğin tarihinin, onların hayatlarının ve bugünlerinin detaylarını, aşklarını, o aşkın yaşlılıkta aldığı biçimi öğreniyoruz. Batı’nın modern kapitalist ekonomilerinde tarımın yeri, küçük çiftçiler ve hayvan yetiştiricilerinin yaşadıkları zorluk ve ikilemler, bir yandan turizme açılmanın maddi cazibesi, öte yandan tüm zorluklarına rağmen alışageldikleri yaşamı sürdürme arzusu...

 

Heyecan verici edebiyatçılardan

 

 

Uzun Kuraklık çok iyi kurgulanmış, sağlam, insanı içine çeken, sonra da okuyanın peşini kolay kolay bırakmayan romanlardan. Kitabın arka kapak tanıtımında da belirtildiği gibi, Jones, gerçekten de “heyecan verici edebiyatçılardan.” Dedesinin anılarından da yararlanmış bu romanı yazarken. Etkileyici detaylardan bir diğeri de taşlarla ezilmiş, ölü tavşanın hikayesi. “Biraz ilerisinde tuhaf, ölü ve ezilmiş bir şey görüyor. Kırık beton parçaları altında ezilmiş ve parçalanmış bir tavşan. Gözlerini dikip bir süre dalarak köpeği düşünüyor. İnsanların böyle apaçık bir zalimlik sergileyebilmesi onu çileden çıkarıyor.” Öyle midir peki, gördüğü manzara bir zalimlik sonucu mudur?

 

İkinci roman Kazı’da ise yine o hayallerin güzel dünyasının acı yönlerinden birisi ile yüzleşiriz. Karşımıza küçük çiftliklerinde besicilikle uğraşan Daniel ve eşi ile uzmanlığı porsuk avcılığı olan, bunun için köpekler besleyen ismini bilmediğimiz Koca Adam çıkar. Daniel ağılda yavrulayacak olan koyununun acılarını dindirmek için midesi bulanarak kanlar ve salgılar içinde uğraşırken bir yandan da karısını düşünmektedir sürekli. Onlar da ekonomik olarak iki arada bir derede kalan, büyük işletmelerle rekabet etmesi mümkün olmayan küçük çiftliklerinde bir çıkış yolu aramışlardır. Besiciliğin bürokrasisinin yükü, organiğe dönmenin pek de kârlı olmayışı, turizme dönmeyi planlarken “o insanların haftalar boyu hayatlarına gireceğini, avluda tertemiz, pahalı arabaların, gıcır gıcır çiftlik giysileri giymiş sağlıklı, gürültücü ailelerin olacağını düşündükçe” bu planlardan da vazgeçmişlerdir. (Daniel’ın kafasının neden karısıyla meşgul olduğunu ise burada açıklamayalım.)

 

Beri yanda onlarla uzaktan birbirlerini görmek dışında bir tanışıklığı olmayan, Büyük Britanya’da bir alt kültür olarak oldukça yaygınlaştığını anladığımız, ancak modern zamanlarda yasadışı sayılan porsuk avcılığı ile uğraşan bir sabıkalıdır Koca Adam, köpekleriyle birlikte yalnız yaşar. Sipariş üzerine köpeklerle dövüştürülmek üzere canlı porsuk yakalamakta ya da köpekleri ile gelenlere rehberlik edip, onların yakalamalarına yardım etmektedir. Bu yasak faaliyeti nedeniyle de sürekli bir tedirginlik içindedir. Kapana kısılmış bu iki paralel yaşam bir noktada kesişecek midir?

 

Cynan Kazı’da romanlarda konuşmaları aktarmakta kullanılan tırnak işaretlerini ve diğer işaretleri kullanmıyor. Editörünün tavsiyesiyle uyguladığı bu teknikten de oldukça iyi sonuç almış. Anlatının içerisinde konuşmalar hiçbir görsel uyarı olmadan başarıyla yerleştirilmiş.

 

Bu romanda da son derece başarılı bir kurgu söz konusu. Hacmine göre fazla gibi gözüken kısımlar ve bölümler mükemmel planlanmış. Karakterlerin hepsi neredeyse sahneye girer girmez okuyucunun gözünde canlanıyor, ete kemiğe bürünüyor. İlk defa porsuk avına çıkan, iri ve hantal ama okulda ezilen çocuğun Koca Adam’la olan diyalogları ve duyguların aktarılışı, sonra bir başka sefer için gelen iki avcının karakter tasvirleri de en az ana kahramanların tasvirleri kadar başarılı.

 

Bu romanların ne hakkında olduğuna karar vermeyi okuyucuya bırakmak en iyisi. İnsanların birbirleriyle, hayvanlar ve doğayla ilişkileri, aşk… Bu küçük hacimli romanların ikisi de okuyanların üzerlerinde uzun süre düşünmelerine neden olacak denli etkili ve trajik, muhtemelen okurda tekrar okuma isteği doğuracaklar. Kıvanç Güney’in çevirisi de son derece başarılı.

 


 

* Görsel: Serpil Yıldız

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Neil Gaiman’ın çağımızın hikâye anlatıcıları için bir tür süperstar olduğunu söylemek sanıyorum yanlış olmaz. En azından konu fantastik kurgu olduğunda türün pek çok gediklisi bu tanıma itiraz etmeyecektir.

Hollandalı Rönesans ressamı Pieter Bruegel; hayatı boyunca yer yer karanlık, düşündürücü ve etkileyici işleriyle öne çıkan, sanat tarihinde oldukça önemli yer edinmiş, usta diye addedilen bir isim. Çalışmaları arasında, zamanın ve mekânın ötesine geçen, günümüzde hâlâ adından söz ettiren birçok resim var ve bunlar edebiyattan sinemaya birçok eserin de esin kaynağı oldu.

 

“Velhasıl, diyeceğim o ki Tanrı’nın oğlunun ete kemiğe bürünmesindeki bereketin üstünden bin üç yüz kırk sekiz sene geçtikten sonra, İtalya’nın diğer tüm güzelliklerini gölgesinde bırakan muhteşem Floransa’ya ölümcül veba çıkageldi.”

 

Connell fakir bir genç. Üstelik annesi hoşlandığı kadının, Marianne’in evinde çalışıyor. Connell’ın Marianne’le ilişkisi, Connell’ın kendi kendine koyduğu yasaklarla sınırlandırılmış durumda; çünkü Connell,–Y kuşağının asla izlemediği– olasılıkla ailesinin evinde rastladığı, soap-opera’lardan gördüğü kahramanlardan öğrendiklerini tekrarlıyor.

“Her yerde olduğu gibi Fransa’da da bir artistin eserleri Bila kaydü şart hürmet görmesi için vefat etmiş olması lazımdır” diyor Fikret Mualla, Semiha Berksoy’a yazdığı bir mektupta.

 

Kulis

Ekrem Demirli: ''Kuşeyri, ilahi kitaba 'Sevgilinin Mektubu' gibi bakıyordu''

ŞahaneBirKitap

Amerikan psikolojisi ve varoluşçu psikoterapinin önde gelen isimlerinden Rollo May, Yaratma Cesareti adlı o pek ünlü kitabında, modern-kapitalist sarsıntı çağının bizleri bir şeyler yapmaya, üstelik yeni bir şeyler yapmaya çağırdığından bahseder.

Editörden

Deniz denildiğinde aklıma hep Küçük Kara Balık geliyor. Üstelik, Samed Behrengi’nin bu hüzünlü küçük öyküsü, yosunlarla kaplı bir kayadan göllere dökülen, oradan da nehir nehir denize açılan bir öyküdür. Elbette denizden daha fazlasını anlatır. Yine de büyük denizi özleyen küçük bir balık imgesi, insanın dünyadaki yolculuğunu anlatmada bana hep eşsiz bir metafor olarak görünmüştür.