Sabitfikir
idefix
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Evrim bilimini kabullenmek ya da kabullenmemek: Bir ölüm kalım meselesi...



Toplam oy: 26

“Başlangıçta yalnız su dolu bir boşluk vardı; içinde de tatlı sudan oluşmuş bir erkek tanrı (Apsu) ve tuzlu sudan oluşmuş bir dişi tanrı (Tiamat). Zaman içerisinde daha genç bir tanrı olan yıldırım ve gök gürültüsü tanrısı (Marduk) Tiamat’ı öldürdü ve gökleri ve yeri oluşturmak için bedeninin ikiye ayırdı.” Bu Antik Babil yaradılış efsanesi tuhaf bir şekilde evrim teorisi ışığında yaşamın ilk ortaya çıkışını andırır: Metan, amonyak ve sudan oluşan koca bir karışım, dev bir okyanus ve onun üzerine sürekli suretle düşerek bütün bunları  harekete geçiren, enerji veren yıldırımlar... Hayır, yanlış anlaşılmasın amacım evrim teorisini antik bir yaratılış efsanesiyle aynı kefeye koymak değil. Sadece yaşamın ortaya çıkışını bilimsel ve elbette tartışmasız olarak kanıtlayan bu teorinin, insanlığın ortak bilinçdışını dışlamadan, yabana atmadan kendini ortaya koyması gerekliliğini hatırlatmak. Bana bütün bunları Ardea Skybreak’in “Evrim Bilimi ve Yaratılış Efsanesi” adlı çalışması düşündürüyor. Yazarın, adından da anlaşılacağı gibi Yaratılışçıların düşünceleriyle (inançları demek belki de daha doğru olur) evrim bilimini karşılaştırmak üzere kaleme alınmış ilgi çekici kitabı...

Evrim, inanmaya ivedilikle ihtiyaç duyduğumuz bir bilimsel teori! Evrim demek, varoluşumuzun kaynağından tutup çıkardığımız yaratılış düşüncesiyle birleştirmemiz, barıştırmamız gereken yeni bir yaşam algısı demek. Eğer ki evrim sürecinde yakaladığımız ivmeyi devam ettirmek istiyor, soyumuzun kurumasını, bizle birlikte dünyanın yok olasını istemiyorsak...

Gelelim evrim bilimine, teorisi demiyorum artık özellikle, zira bilim insanlarınca zaten nicedir ispatlanmış olan evrimi reddedenlerin söylemi ona teori gözüyle bakmak... Bildiğiniz gibi geçtiğimiz yıl Darwin’in “Türlerin Kökeni”nin yayımlanmasının yüz ellinci yılı onuruna “Darwin yılı” olarak kutlandı. Darwin’in kuramını oluşturmasının, onun dolduramadığı boşlukların ise diğer bilim insanlarınca doldurulmasının üzerinden yıllar geçti ancak bu konu üzerinde bilimsel araştırmalarını ilerletenlerin başı yaratılış efsanesi savunucularıyla derde girmekten hala kurtulamadı. Akıl çağı bilime, bilimsel bilgiye sonsuz bir hayranlık, katıksız bir itaat getirmişti oysa ki, bilimin açtığı hemen her alanda dini inanışı ne kadar kuvvetli olursa olsun modern insan yürümekten çekinmedi. Ancak evrim bilimine karşı mukavemet sürdü ve işin ilginci bu mukavemet oldukça da güçlü. Evrime inanmadığını söyleyip onu bir inanç, kanıtlanmamış bir teori düzeyine indirgeyenlerin savunması son derece zayıf halbuki, en azından karşı-kanıt düzeyinde. Evrim sürecinde olması gereken ara-türlerin fosillerinin bulunamadığını söylüyorlar çok çok. Ki bu da aralarında Ardea Skyberak’ın da olduğu bilim insanlarınca söz konusu fosillerin kamuoyuna sunulması sonucu rahatlıkla alt ediliyor. Ama iş inanç meselesinde takılıp kalıyor. Ve daha kalacak da...

Uyumlu olan yaşar!
Çünkü evrime inanmak demek özellikle tektanrılı dinlerin yarattığı “insan-merkezli” yaşam algısının tamamen değişmesi demek. Bitkilerin, hayvanların, cümle tabiatın bizim için bizim hizmetimizde yaratılmamış olabileceğini kabul edebilmek, kendini evrenin tek sahibi sanan insanoğulları ve kızları için çok, hem de çok zor. Bunu kabul edebilirsek eğer, içinde yaşadığımız tüketim toplumunu, tüm köktendinci inançları ve eğilimleri kendi ellerimizle yok etmemiz gerekiyor; ‘eşitlik’ ve ‘barış’ı iki tane içi boş sözden ötede hayata geçirmemiz gerekiyor.

Çünkü “Güçlü olan kazanır” şiarının tam tersini söylüyor bize evrim bilimi: “Uyumlu olan yaşar”.

İşte tam bu noktada, çok hassas bir yerde duruyor, “Evrim Bilimi ve Yaratılış Efsanesi” adlı çalışma. Evrimle yaratılış düşüncesini tam anlamıyla karşı karşıya getiren, eğrisi doğrusuyla ele alan, tez üreten, tez çürüten bu çalışmada Skybreak, konuya dair genel ama yine de ayrıntılı bir bakışın ardından, evrim sürecinin devamlılığının kanıtlarını, sürecin yeni türleri nasıl meydana getirdiğini, herkesin ilgisini haliyle çeken insan evrimini ve bu konunun ayrıntılarını masaya yatırıyor.  Skybereak, maymunlar şöyle dursun, insan soyunun insan olmayan türlerden, yaşamın ta başlangıcından gelen birtakım bakterilerden başlayarak türediğini söylüyor.

Yazar çalışmasının sonundaki oldukça uzun bir bölümü de evrim karşıtı yaratılışçılık düşüncesine ayırıyor.  Skybreak’ın en önemli savunusu ‘akıllı tasarım’ düşüncesine karşı evrimleşme sürecinin pek çok zayıf, hatalı tür yaratmış olması. Ona göre akıllı tasarım teorisi bir bilim değil, bir inanç, üstelik de yanlış bir inanç.

Ancak çalışmanın bütününe baktığımızda Ardea Skybreak’ın yapmaya çalıştığı şey, ne yazık ki derdini anlatmada çaresizliğe düşmüş bir biliminsanının çabası gibi görünüyor. Bir yandan evrimi anlatırken bir yandan da yaratılış efsanesine inananların evrim hakkındaki teorilerini çürütse de yazar,  başta da dediğim gibi evrim bir bilimden de öte yepyeni bir yaşam algılayışını gerektirdiği için (karşı tezleri çürütmek gerekliyse de), yazarın çabası bu noktada anlamını yitiriyor. Bu tür bir karşılaştırma içine girmek belki de bir bilim olarak evrime haksızlık. Üstelik merkezden uzaklaşan insana bilimsel bir soğuklukla, küçümseyici bir ifadeyle yeni korkular vermektense, ona tutunacak bir dal uzatan, toplumsal bilinçdışını hesaba katan, onu ötelemektense içine alan bir üslup kurma zamanı geldi de geçiyor, bence...

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

George Ritzer’ın üniversite öğrencilerine hazırlanmış ders kitabı niteliğindeki çalışması ‘Küresel Dünya’, dipnot ve alıntıların içinde kaybolmadan, ‘küreselleşmenin temel niteliklerini’ gözden kaçırmadan, güncel veri ve gözlemleri es geçmeden ‘toptan’ bir inceleme sunuyor. 

On dört yaşındaydım ve hayat, bir deniz yatağında uyumamı emrediyordu. Oysa deniz yatağı, altında deniz olmadan bir çakıl çuvalına benzer. Uyutmaz. Uyutsa da gördüğün rüyayı hatırlatmaz. Latin alfabesini doğduktan ancak dokuz yıl sonra öğrenebilmiş bir çocuğa, eline tesadüfen geçmiş bir romanı okutmaktan başka bir halta yaramaz.

 

Meksikalı Juan Rulfo, yaşadığı kadar yazan biri değil ne yazık ki. Fakat onun, kaleme aldığı az sayıdaki yapıtıyla pek çok ismi etkilediğini söylemek lazım. Ülkesi Meksika ve Latin Amerika edebiyatının önemli isimlerinden olan Rulfo'nun tek romanı Pedro Paramo.

 

Heinrich Böll’ün Can Yayınları’ndan çıkan öykü kitabı, duyguları alt üst eden, insan elinden çıkma vahşetin sahici korkunçluğuyla bir kere daha yüzleştiren, can yakan bir kefaret öyküleri seçkisi.

 "Biz kendimizi, kendi köyümüz dışındaki her yerde rahat sayan huzursuz insanlarız.” Cesare Pavese.

   

Hem ruhsal hem de edebi olarak yüzyıllara yayılan o kadar güçlü bir hikâye ki onunki, aslında yazarına da fazlaca söz bırakmıyor.

Yunus Emre kimdir? Ya da şöyle sorayım, bizim Yunus’u bilmeyen var mıdır? Hepimiz biliriz onu, en mühimi de severiz, hem de çok severiz... Niyesi belli, çünkü Yunus’uzdur hepimiz. Kendini Anadolu’da yeniden yaratmış Türk insanının bizzat özüdür o. 13. yüzyıl Anadolusu’nda yaşamış bu derviş, bu şair, bulduklarıyla değil aradıklarıyla, büyük arayışıyla ve çilesiyle temsil eder bizi.

Söyleşi

RIZA KIRAÇ'LA SÖYLEŞİ: "Türkiye'de dair paranoyak bir hikâye anlatmaktı amacım..."

 

AYCAN AŞKIM SAROĞLU

 


ŞahaneBirKitap

Latife Tekin bir gün bir sohbetimiz sırasında her kitabın yazarından bağımsız bir kaderi olduğunu söylemişti bana; her kitabın kendi kaderi vardır, demişti… Tayep Salih’in “Kuzeye Göç Mevsimi”ni okurken ister istemez bu sözler geldi aklıma.  1966 yılında yazmıştı Sudanlı Taye

Anket

Paulo Coelho'nun internet üzerinden yayılan korsan yayınları desteklediğini söylemesi hakkında ne düşünüyorsunuz?



kitap-eleştiri bir EBİ markasıdır

kitap arkadaş evlilik itiraf paylaşım oyun