Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Gerçek radikal siyaset nasıl üretilir?



Toplam oy: 883

“Negativity & Revolution- Adorno and Political activism” Theodore Adorno’nun son derecede yoğun ama bir o kadar da ilginç yapıtı Negative Dialectics içindeki savları, devrimci teori ve pratik açısından kullanılabilir kılmayı amaçlayan bir derleme; dört kısımdan, on bir denemeden oluşuyor.

Sunuş ve konular başlıklı birinci bölümde yazarlar, derlemenin anlamını ve gerekçesini ve “projelerini”, “Olumsuzlama ve Devrim”, “Neden Adorno?”, “Adorno’nun praksisizme yönelik eleştirisi”, gibi başlıklarla tanımlıyorlar.

Yeni yapısalcılığa karşı negatif (olumsuzlayıcı?) diyalektik, başlıklı ikinci bölümde, “Antagonizma ve fark: Modern kapitalizmin eleştirisi bağlamında olumsuzlayıcı diyalektik ve yapısalcılık sonrasının bir değerlendirilmesi”,  “Adorno ve öncülük-sonrasıcılık (postvangardism)”, “olumlayıcı ve olumsuzlayıcı otonomizm başlıklı denemeler var.

Kurtuluş ve totalitenin (bütünsel olanın) eleştirisi başlıklı üçüncü bölüm, “öznenin kavramsal hapishanesi, siyasi fetişizm ve sınıf mücadelesi”, “Adorno’da kurtuluşcu Praxis ve Kavramsallık” denemeleri yer alıyor.

Dördüncü ve son bölüm, Cinsellik ve sanat konuları üzerinde yoğunlaşan üç denemeden oluşuyor: “Adorno, özdeş olmama (non-identity), Cinsellik”;  “Metafiziğin yıkılmasıyla dayanışma: Olumsuzlama ve umut”; “Mimesis ve mesafe: Adorno’nun düşüncesinde sanat ve toplumsal”.

Guy Debord’un 1960’ların sonunda, büyük bir önseziyle hazırladığı “Gösteri Toplumu” başlıklı çalışmasında işaret ettiği olgunun, yüzlerce uydu televizyon kanalları, haz yönelimli tüketimcilik, dijital teknoloji, sanal gerçeklik, gibi araçlarla “yaşam dünyasının” tüm hücrelerine nüfuz ederek “sermaye makinesi”nin (Deleuze ve Guattari) acımasız, engelsiz tüketimine açtığı günümüzde “olumsuzlayıcı diyalektik”in düşünce tarzı her zamankinden çok daha önem kazanıyor diye düşünüyorum.

Bu önemi iki açıdan vurgulayabiliriz. Birincisi, olumsuzlayıcı diyalektik, verili gerçeklikle ve zamanın andaki ruhuyla hiçbir alanda uzlaşmaya izin vermeyen bir düşünce tarzıdır. Bu anlamda, “devrimciyi” yaratıcı olmaya zorlar. İkincisi, maddi süreçlerin egemen olduğu yapıya karşı devrimci öznenin kapasitesine, sınıf mücadelesinin siyasi boyutunun kurucu özelliğine vurgu yapar. Böylece sosyalistler açısından,  araççı mantığın egemenlik kurucu etkilerinden, ekonomizmden, reformizm, demokratizm yoluyla yapıya teslim olma riskinden kaçınmaya yardımcı olacak eleştirel düşünce aygıtları sunar. Burada, bence, söz konusu olan Adorno ve Adorno’dan gelerek bu derlemede kristalize olan Otonom Marksizmin görüşlerini benimsemek değil, onlarla diyalog içine girerek eleştiri süreci içinde yaratıcı olasılıklar yakalamaya çalışmaktır. Bu derlemedeki denemelerin bence değeri de bu olasılığa kapı açıyor olmalarından kaynaklanıyor.

Derlemedeki denemelere tek tek değinebilmem bu yazıda olanaklı değil. Ancak bitirirken, Alberto R. Bonnet’in ikinci bölümdeki “Antagonizma ve fark: Modern kapitalizmin eleştirisi bağlamında olumsuzlayıcı diyalektik ve yapısalcılık sonrasının bir değerlendirilmesi” başlıklı denemesine dikkat çekmek istiyorum. Bonnet bu denemesinde, Gillez Deleuz’ün derinlikli bir değerlendirmesini yapıyor. “Çokluk”, “çeşitlilik” ve “farklılık” kavramlarıyla liberalizm arasındaki ilişkiye değinen Bonnet, bu kavramların radikal bir siyaset üretemediğini, aksine,  sermayenin kendini çevresine uydurma sürecini beslediğini ileri sürüyor. Bonnet Deleuz’un “arzu” kavramını değerlendirirken, ileri sürdüğü stratejilerin post modern kapitalizme uyumlu olduğunu, gerçek radikal siyasetin ise olumsuzlama ve reddetme üzerinde kurulabileceğini savunuyor. Deleuz’un startejisinin, eninde sonunda, hiçbir şeyi değiştirmeyen, yerel, mikro eylemlerin yüceltilmesiyle sonuçlandığına dikkat çekiyor.

John Holloway’ın, işçi sınıfının aktif bir özne olarak kriz yaratma kapasitesinin, devrimci potansiyellerinin tartışıldığı, Hart ve Negri’nin “İmparatorluk bağlamında ileri sürdükleri çokluk stratejilerinin, kapitalizme karşı mücadeleleri demokrasi mücadelesi içinde erittiğini ileri süren denemesi de ayrıca ilginç. Jose Manuel Martinez’ın son bölümdeki “Mimesis ve mesafe” denemesi de sanat ve eleştiri teorileriyle ilgilenenlerin ilgisini çekeceğini düşünüyorum.

Özetle Negativity & Revolution- Adorno and Political activism, okuyanı, tartışmaya zorlayan ve Badiou’nun önerdiği “Komünist hipotezin günümüzde yeniden düşünülmesi” çabasına katkı yapabilecek çalışmalardan oluşuyor.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

The Irishman vizyona girmeden hemen önce Martin Scorsese New York Times için bir yazı kaleme alır. Büyük yönetmen yazısına, Empire muhabirinin Marvel filmleri ile ilgili sorusuna verdiği cevabı hatırlatarak başlar: “Ekim başlarında İngiltere’deyken, Empire dergisiyle bir söyleşi yaptık. Marvel filmleriyle ilgili bir soru soruldu. Ben de cevapladım.

Bir metni nasıl anlamalıyız? Metinde geçen kelimelerin tek tek anlamlarını bir araya getirerek bir metni anlayabilir miyiz? Keşke bir metni anlamak bu kadar basit olsaydı değil mi? Niçin ihtiyaç duyuyor insanlar ironiye? Yani bir yazar ne söylemek istiyorsa onu ifade etmiyor da niçin Eski Yunanca’da “kandırmak” anlamına gelen bir fiilden türetilen “eironeia”dan kaynaklanan ironiye başvuruyor?

Mehmet Eroğlu İyi Adamın On Günü’nü 2019’da yayımlamıştı. Üç ay içinde yazdığı Kötü Adamın On Günü’nü ise, 2020’nin başında çıkardı. Benzer atmosferlere sahip her iki roman da. İkisinin de kahramanı aynı: Sadık. Kötü Adam’da ismini değiştiriyor; Adil oluyor bir süre, sonlara doğruysa Öcal. Fakat itkileri, tepkileri, düşünceleri üç aşağı beş yukarı aynı, “iyi Sadık”la, “kötü Sadık”ın.

Geçtiğimiz günlerde Yapı Kredi Kültür Sanat’ta, hıncahınç dolu bir salona sığamayıp kapının dışına, oradan da merdivenlere taşan bir söyleşiye katıldım.

“Hiçbir şey dikkat çekme arzusu kadar sıradan değildir.” 

William Shakespeare

 

Kulis

“Öldürme Üzerine Kısa Bir Film Bana İlham Veren Başlıca Yapıt”

ŞahaneBirKitap

Son yıllarda, sürekli dile gelen bir soru var edebiyat çevrelerinde: Öykü yükseliyor mu? Şiirin ulaşılmaz yeri ve romanın tükenmeyen gücünün yanında öykü türü hep bir muammanın kucağında dolaşıyor hâlbuki. Düne, bugüne, hatta yarına baktığımızda öykünün, özellikle Türk edebiyatında, hep arada kalmış bir konumda olduğunu görüyoruz.

Editörden

Edebiyatın kendine özgü mekânları vardır. Muhitler burada bir araya gelir. Mahfil olurlar. Okumak ve yazmak yalnızlık ister. Ama okuduğunu ve yazdığını paylaşmakla görevlidir her tutkulu okur ve yazar. Okumak soylu bir eylemdir. Yazmak ise o eylemi bambaşka kişilerle paylaşma işlemidir. Goethe, “Seni anlayacak bir kişi bile bulduysan ciltler dolusu yaz” der.