Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Eleştiri

Eleştiri

Hangisi kurgu, hangisi gerçek, kim emin olabilir?



Toplam oy: 308
Enrique Vila Matas // Çev. Pınar Aslan
İthaki Yayınları
Daha önceki eserlerinde yazmamayı tercih eden yazarları, başlığa ihtiyacı olmayan kitapları, okudukları metinler tarafından ele geçirilen okurları anlatan Vila-Matas, Dublinesk’te de James Joyce ve Ulysses’i odağa alıp Beckett’e ve diğer İrlandalı yazarlara uzanarak menzilini genişletiyor.

Yıllar yıllar önce Türkçeye çevrilen Bartleby ve Şürekâsı kitabıyla tanıdığımız İspanyol yazar Enrique Vila-Matas hatırı sayılır bir okur kitlesine ulaşmış, pek popüler olmasa da ismi okurlar arasında kulaktan kulağa fısıldanıp kitabı elden ele dolaşmış, yeni bir kitabının çevrilmesi içten içe umutla beklenir olmuştu. Ne mutlu ki yıllar süren bekleyiş sona erdi, İthaki Yayınları, geçtiğimiz günlerde yayımladığı Dublinesk ile sabırlı okurlara müjdeyi verdi.


Bartleby ve Şürekâsı’nda yazmamayı tercih eden yazarları, Explorers of the Abyss’te başlığa ihtiyacı olmayan kitapları, Montano’da okudukları metinler tarafından ele geçirilen okurları anlatan ve her kitabında kurguyu daima edebi göndermelerle besleyen –hatta bunların üzerine inşa eden– Vila-Matas, adını Philip Larkin’in bir şiirinden alan Dublinesk’te de James Joyce ve Ulysses’i odağa alıp Beckett’e ve diğer İrlandalı yazarlara uzanarak menzilini genişletiyor. Bütün bunların yanı sıra Shakespeare, Romain Gary, Julien Gracq, Fernando Pessoa, William Butler Yeats, Robert Walser, Georges Perec, Paul Auster, Borges, Herman Melville ve adını sayamayacağım daha birçok yazar bazen metinlerinden alıntılarla, bazen karakterlerinden birinin Vila-Matas’ın kurgusuna dahil oluvermesiyle, bazen de bizzat kendileri romanın bir kahramanı olarak Dublinesk’te yer alıyor.


“Hayatını, kataloğunda yaşamaya başlayalı yıllar olmuştu. Hatta gerçekte kim olduğunu bilmek çok zordu onun için. En zoru da şuydu: Bir zamanlar aslında kim olabileceğini bilmek. Yayıncılık yapmaya başlamadan önce nasıl biriydi? O göz alıcı kataloğun ve sistematik tanımlamanın ardında gizli kalan o insan neredeydi şimdi? Aklına Maurice Blanchot’nun sözcükleri, uzun zamandır çok iyi bildiği o sözcükler geliyor: ‘O halde, yazmak başkaları için okunabilir hale gelmekse, insanın kendisi tarafından okunamaz hale gelmesi anlamına mı geliyor?’”


Herkesin Riba diye hitap ettiği entelektüel edebiyat editörü Samuel Riba, otuz yıllık bağımsız yayıncılık hayatının ardından işlerin kötüye gitmesi ve dijital çağa ayak uyduramaması sebebiyle yayınevini kapatır. Günlerini çoksatarların büyü¬sünün bozulduğu, yetenekli okur kavramının geri döndüğü ve yazarla okur arasındaki değerler anlaşmasının şartlarının yeniden görüşüldüğü bir günün hayalini kurarak geçiren Riba, bir yandan da kimseye belli etmeden editörlük kariyeri boyunca peşine düştüğü ama keşfetmeyi bir türlü başaramadığı dâhi yazarın izini sürmektedir. Hayatını edebi bir metin gibi okuyup anlamlandıran, alkolü bırakmasının etkisiyle kendini romantik bir açıdan görmeye meyilli olan, dönemin ve dünyanın sonunun geldiğini düşünerek yaşayan Riba, dünyanın çeşitli yerlerindeki edebiyat konferanslarına davet edildiğinde bu davetleri hiç geri çevirmez. Edebiyatla ilgili bu seyahatler, hem artık editörlük yapmadığı gerçeğini sakladığı anne-babasına karşı hem de gerçek dünyadan tamamen koptuğunu ve bilgisayarın hâkimiyeti altına girdiğini söyleyen karısına karşı çok yönlü insan olma kurgusunu devam ettirebilmesi için gereklidir. Bu kurguyu devam ettirebilmek için annesine söyleyiverdiği bir yalan (“Dublin’e seyahat etmeyi planlıyorum”) Riba’yı yıllar önce bir hastane odasında gördüğü bir rüyanın peşinde duygusal, döngüsel ve elbette edebi bir yolculuğa sürükler.


“Gutenberg çağının sonunu Ulysses’in altıncı bölümüyle ilişkilendirmek gerektiğini düşündüğü bir ağıt yakarak kutlamak istediğini anlattı. Dublin’de bir cenaze dedi ve altını çizdi. Yalnızca edebi yayınların değil, bugün artık rastlayamadığımız gerçek yazarlarla yetenekli okurun da sonunun gelmesi nedeniyle yapılacak bir cenaze.” Yıllardır tanıdığı, kitaplarını yayımladığı üç yazar arkadaşını kendisiyle birlikte Dublin’e seyahat edip, 16 Haziran’da, Bloomsday’de düzenleyeceği temsili cenaze törenine katılmaları için ikna eder. Arkadaşlarına itiraf edemese de asıl planı Ulysses’teki cenaze sahnesini yeniden canlandırmaktır, Bloom’a 16 Haziran 1904 sabahı Glasnevin Mezarlığı’na uzanan cenaze kortejinde eşlik eden üç karakterin –Simon Dedalus, Martin Cunningham ve John Power– yaşayan replikaları olmalarını istemektedir. Temsili cenaze töreni sırasında birdenbire beliriveren ve sonrasında olur olmadık yerde karşısına çıkıp bir hayalet gibi peşinde dolaşan Samuel Beckett’in gençlik haline benzeyen figür, Riba için hem berbat bir kabus hem de kurtuluş umudu olur...

Finneganın Tarikatı

 

Dümdüz okunduğunda belki pek de ahım şahım görülmeyecek, Ulysses’e, Joyce’a ve Beckett’e sıradan bir saygı duruşu gibi yorumlanabilecek bu metin, üstkurmaca denince akla ilk gelen yazarlardan biri olan Vila-Matas’ın maharetiyle bir şahasere dönüşmüş. Kurmaca içinde kurmaca,  anlatıcının roman kahramanı olması, başka roman kahramanlarının/yazarların anlatıda belirmesi, roman içinde yazılan edebi manifestolar, kronolojik anlatının birden kırılıvermesi, zaman-mekan ilişkisinin kopması gibi bilindik yöntemlerin neredeyse tamamını kullanan Vila-Matas; kurgusunda Ulysses’in altıncı bölümündeki hikayeyi taklit edip kendi roman karakterlerine yaşatıyor. Romanın anlatıcısı her ne kadar Ulysses’i “geleneksel, klasik, ödipal ve muhafazakar bir seyahat” olarak tarif etse de, Vila-Matas’ın kaleminden okuduğumuz Riba’nın seyahati de bu tanıma birebir uyuyor neredeyse. 

“Zamanı geldiğinde Ulysses’in ünlü sahnesinin gerçekleştiği o platforma çıkmaktan mutluluk duyacağından emindi. O platformun çok yakınında Dalkey köyündeki Finneganın Barı’nda genç arkadaşının 16 Haziran’da kurmak istediği Şövalye Tarikatı’nın ilk toplantısı gerçekleşecekti; bu tarikatın adı Finneganın Tarikatı olacaktı, öyle olmasının nedeni de Joyce’un kitabı değil bu barın adıydı.”


Dublinesk
’in sonlarına doğru Riba’nın kendini içinde bulduğu, üyelerinin her yıl Bloomsday’e katılmak, Joyce’un Ulysses’ini yad ederek kitabı onurlandırmak zorunda olduğu Finneganın Tarikatı’nın gerçek hayatta Vila-Matas ve arkadaşları tarafından kurulmuş olması, yazarın okura son numarası. Olur da bir gün Finneganın Tarikatı’nın üye listesine ulaşabilirsem, gözlerim Vila-Matas’tan önce Samuel Riba adını arayacak. Hangisi kurgu, hangisi gerçek, kim emin olabilir?

 

 

 


 

 

 

Görsel: Esra Kalay

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Aynur Dilber’in ilk öykü kitabı Az Hüzünlü Bir Yer (İz Yay. 2018), gerçekçi ve gerçeküstü tarzda öyküler içeriyor. Ben kendi payıma, kitaptaki gerçeküstü öyküleri daha çok beğendim. Bu beğeninin elbette öznel bir tarafı var ama gerçeküstü öyküleri neden daha çok beğendiğimi kendime sorduğumda, bunun tek sebebinin benim edebiyat zevkim olmadığını itiraf edeyim. Ne demeye çalışıyorum?

Adalet Ağaoğlu’nun eylülde Everest’ten çıkan kitabı Düşme Korkusu adını taşıyor. Bir kitabın ismi içeriğinden bağımsız olabilir, Gülün Adı buna güzel bir örnektir; bazı isimler içeriğe dair ipucu verebilir, bazıları ise tamamen o isim üzerine inşa edilebilir. Düşme Korkusu son gruptan.

I. Dünya Savaşı’nı takip eden günlerde, İrlandalı genç bir meteoroloji uzmanı, Antartika’daki kuş uçmaz kervan geçmez bir adaya bir yıllığına tayin edilir. Onu bırakacak olan gemi, bir önceki meteoroloji uzmanını alıp dönecektir ancak adada karşılaştıkları tek insan, tuhaf ve yabani deniz feneri bekçisi olur.

Birçok edebiyatçı intiharı temalaştırıp yazı ve şiirlerinde kullanmış ama bazıları onu metnin dışına taşıyarak bizzat tecrübe etmiştir. Ölümün sınır uçlarında gezinen ve kendi iplerini kendi kalemleriyle çeken bu edebiyatçılar yazdıkları metinlerle, arkalarında bıraktıkları notlar ve şiirlerle boğazda kalan bir düğüm gibi atılıyor hayatın sayfasına.

 

Edebiyat ödülleri, ister ulusal olsun ister uluslararası, daima tartışmalarla örülü bir ağın içindedir. Çünkü roman, öykü, şiir, kurmaca hatta edebiyatın ta kendisi dahi yüzde yüz objektif bir bakış açısıyla değerlendirilecek, teraziye konulup tartılacak, laboratuvara sokulup incelenecek şeyler değil.

Söyleşi

EFSANELERDEN KURGUSAL EDEBİYATA EDEBİYATIN BAŞ KÖŞESİNDE: KEDİ

 

Bern’deki Paul Klee Müzesi’nde Klee’nin hayvanları konu eden eserleri sergileniyor. Klee’nin çektiği fotoğrafların döndüğü kısımda epey zaman kalıyorum, en az sergiyi gezdiğim süre kadar - fotoğraflar içime işliyor; sevgi dolu ve sakin. Ressamın deklanşörünün karşısında ise sadece kediler var.

ŞahaneBirKitap

Kardeşlik köprüydü, herkes yerinde durdukça yıkılmayacak bir köprü, ayakları ayaklarımız olan. İki yakamız bir arada olacaktı sabit oldukça kademlerimiz. Kardeşlik perdeydi, ayrı düşsek de yırtmayacağımız bir perde, sinema perdesi değildi fakat başkalarının üzerinde kendi filmlerini oynatacağı.

 

Editörden

Edebiyat en basit anlamıyla insanı ilgilendirse de, ilk edebi eserlerden günümüze, başka canlıların da alanı olmuştur. Dönüp baktığımda, edebiyatın dünyayı ve insandan yola çıkarak hakikati anlama, anlatma becerisi başımı döndürüyor.