Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Hayatı olduğu gibi kucaklamak



Toplam oy: 1224
Yu Hua // Çev. Bahar Kılıç
Jaguar Kitap
Yaşamak, türlü duyguyla yüklü, Yu Hua’nın hayran kaldığım hikayeciliğiyle zirveye tırmanan nadir bir eser.

Jaguar, bir başyapıtla daha tanıştırdı bizi: Çağdaş Çin edebiyatının önemli yazarlarından Yu Hua’nın, basıldığı yıl Çin’de yasaklanan ve ardından dünyada büyük bir karşılık bulan, çok sayıda dile çevrilmiş, ayrıca bir filme de konu olmuş, tartışmalı eseri Yaşamak. Hakkında söylenebilecekleri bir yazıya süzmek ve o yazıyı da nereden açacağını bilmek pek kolay olmasa da, romanın –görür görmez vurulduğum– adıyla başlamak şimdilik iyi bir fikir gibi görünüyor.

Yaşamak, tam da hakkını verdiği üzere, ölümün bir ömür boyunca yanı başında dolanıp durduğu, etrafındaki herkesi tek tek alıp götürürken kendisine dokunmadığı bir adamın, Fugui’nin, yaşama tecrübesini anlatıyor. Fugui’nin hikayesini bir “hayatta kalma mücadelesi” olarak nitelemek romana haksızlık olur; evet, bu gerçek bir “ölüm-kalım” savaşı ama Fugui bunun üzerine varoluşsal çıkarımları olan, ölümle kavga eden, yaşamı sorgulayan, kaderi didikleyen bir adam hiç değil, o sadece yaşıyor. Bilgeliği kendi içinde taşıyan bu yaşam, sade bir anlatımla devleşiyor; Yu Huan bu çarpıcı ve kahredici hikayeyi öyle çabasız ve öyle gerçekçi aktarıyor ki, Fugui kitaptan çıkıp etiyle kanıyla yanınıza geliyor, hızla akan roman boyunca size kurmaca bir karakter olduğunu unutturuyor.

 

Şöyle diyor Yu Huan yarattığı karakter için: “Yaşadığı yoğun keder ve zorluğun ardından, Fugui acı çekme tecrübesine içinden çıkılmaz bir şekilde bağlanıyor. Dolayısıyla onun kafasının içinde ‘dayanmak’, ‘metanet sergilemek’ gibi düşüncelere gerçekten yer yok; o sadece basitçe yaşamak için yaşıyor. Bu dünyada hayata bu kadar saygısı olan biriyle daha tanışmadım. Ölmek için çoğu insandan daha fazla nedene sahip olsa da, o yaşamaya devam ediyor.” Yazarın bu sözleri bile aslında tek başına romanın meselesine dair yeterince şey söylüyor. Yu Huan romanda bir tanrı-yazar gibi hissettirmiyor kendisini; adeta metnin içinde eriyip çözülmeyi başarıyor, yarattığı karakterin canlanmasına, onun kendi sesini duymamıza izin veriyor.

Gösterişsiz bir bilgelik

 

Gençliğinde ailesinin servetini kumarhane ve genelevlerde hunharca yiyip bitiren Fugui, günün sonunda toprak sahibi babasından kalan her şeyi yitirdikten sonra, yoksul ve dürüst bir çiftçi olarak ailesiyle birlikte hayatını yeniden kurar. Ancak ülke zor bir dönemden geçmektedir. Kültür Devrimi her şeyle birlikte gündelik yaşamı da yıkıcı bir şekilde etkilemiş, taş üstünde taş bırakmamıştır. Bir rastlantı eseri İç Savaş sırasında ordu tarafından askere alınır ve sadece doktor çağırmak için çıktığı evine yıllar sonra geri döner. Döndüğünde evde hiçbir şey eskisi gibi değildir. Ülkedeki bu büyük erozyonun gölgesinde, Fugui’nin küçük dünyasında da hayat önüne kattığını alıp götürür. Hayatı neredeyse gerçek dışı talihsizliklerle eksile eksile dibe vurur. Yürek paralayıcı bir kırk yılın sonunda geriye yaşlı öküzüyle bir tarlayı süren tek başına ihtiyar bir adam kalır.

Yıllar içinde etrafındaki tüm gerçeklikle birlikte değişip dönüşen, şımarık bir genç adamdan onurlu bir çiftçiye dönüşen ve her şeye rağmen şaşırtıcı bir iyimserlikle hayata tutunan ihtiyar Fugui’nin, ömrünün son dönemecinde yoldan geçen genç bir yabancıya anlattığı hikayesi, son satırına kadar gösterişsiz bir bilgelikle ve –gariptir– mutlulukla yüklüdür: “Doğruldum ve yanı başımdaki tarlada bir ihtiyarın, yaşlı bir öküzle tarlayı sürdüğünü gördüm. (...) İhtiyarın, güneş ışığında hayat dolu gülümseyen esmer yüzündeki çizgiler neşeyle kırışıyordu. Tıpkı, tarladaki çamurla dolmuş arıklar gibiydi. (...) Daha sonra, ihtiyar adam o kocaman yapraklı ağacın altına oturdu ve o güneşli öğleden sonra hikayesini anlattı bana. (...) İhtiyar sözünü bitirdiğinde ayağa kalktı, pantolonunu silkeledi ve göletin yanındaki yaşlı öküze seslendi. (...) Sonra yavaşça yürümeye başladılar.”

Yaşamak, türlü duyguyla yüklü, Yu Hua’nın hayran kaldığım hikayeciliğiyle zirveye tırmanan nadir bir eser. Çin’in kültürel ve politik fonunu ıskalamadan, özünde varlıklı bir ailenin kırk yıllık dönemine bakan ve aile bireylerinden bir adamın gözünden ve dilinden nesiller arası bir geçişe ve düşüşe –hem bireysel hem de kolektif olarak– ayna tutan roman, aslında ülke sınırlarını ve dönemin tarihsel gerçekliğini aşarak insanlığın ve zamanın bütünü hakkında bir söz söylüyor. Bu da Yaşamak’ı insanlık durumlarına dair, evrensel nitelikler taşıyan epik bir romana dönüştürüyor.

Roman ayrıca iyi edebiyatın çoğu kez iyi anlatılmış bir hikayeden ibaret olduğunun da kanıtı. Fugui ise bir karakterden beklediğimiz her şeye sahip: Hayatın akıl sır ermez fenalıklarının ardından bir göletin yanında, tek yoldaşı yaşlı bir öküzle bir tarlayı sürmeye indirgenen hikayesinde bizi ne yüce duygulara boğuyor, ne ders veriyor ne de etkilemeye çalışıyor. Sadece olduğu gibi var oluyor ve sırf bu haliyle yaşamın ne kadar basit bir şey olduğunu hatırlatıyor.

Arka kapak metinlerine güvenmem ama şu iki üç cümleyi buraya iliştirmeden edemeyeceğim: “Basit bir anlatım, güçlü bir anlatı doğurur: Sabanın toprakta bıraktığı izlere benzer kâğıt üzerinde satırlar. Yaşamın her şeyi kapsaması gibi, Yaşamak da hayatı olduğu gibi kucaklar. Doğumları ve ölümleri, mutsuzlukları ve umutlarıyla...”

Mühim not: Yazarın Kanını Satan Adam romanı da yakında yine Jaguar Kitap’tan yayımlanacakmış.

 

 


 

 

 

Görsel: Muhammed Ali Üzen

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Modern sanat telakkisinin adeta “dinselleştiği” ve bunun da en önemli etkisini mimarlık alanında gösterdiği bir bağlamda yaşadı Turgut Cansever. Türkiye ekseninde bir yanda pozitivist bir dünya görüşünün diğer yanda da seküler mistik ve “yaratıcı insan” düşüncesinin egemen olduğu, “bilim”in dogmatikleştiği bir dönem.

Hayat parantezi 1916’da İstanbul’un Fatih semtinde, Atik Ali Paşa’da açıldı Behçet Necatigil’in. Sonra parantezin içerisine bir başka şehir girdi: Kastamonu. Zeki Ömer Defne’nin zilleri çalarken derslere bir bir girenler arasında o hassas ortaokul öğrencisi de vardı. Evlerden, kırlardan, denizlerden duyulan bu ses zil değil şiirin tınısıydı.

“Sanatçı, gözün göremediğini görendir.”

 

Çağdaş Amerikan edebiyatının en parlak yazarlarından Michael Chabon’un bir söyleşisini hatırlıyorum. Yaratıcı yazma atölyelerinin desteklenmesi gerektiğini söylüyordu: “Tamam, kimse kimseye dâhi olmayı öğretemez kuşkusuz ama yazarken hata yapmamak, yazmak denen şeye ‘okur’ gibi değil de ‘yazar’ gibi bakmak pekâlâ öğrenilebilir.

Nehir söyleşi, ara bir tür. Ne biyografi ne de otobiyografi. Otobiyografi değil çünkü hayatınızı nasıl anlatacağınızı söyleşiyi yapan kişinin soruları belirliyor. O çerçeveyi siz çizemiyorsunuz ve birkaç soruyla hiç istemediğiniz günlere veya olaylara geri dönmeniz mümkün.

Kulis

Bir Rüya Gibi Dağılacak Olan Hokkabazlar Dünyasında Yaşıyoruz

ŞahaneBirKitap

Kaan Burak Şen, yavaştan genç yazar olarak anılmanın sonuna doğru geliyor; Mutlu Kemikler üçüncü kitabı… Kafası bir hayli tuhaf. Şimdilerde bir roman yazdığı da söyleniyor, fakat öncesinde belirtmekte fayda var: Mutlu Kemikler öykü derlemesi henüz çıktı, pek başka bir kitaba benzetilecek bir havası da yok bu kitabın.

Editörden

Tıp ve edebiyat ilişkisi, tıbbın insanla olan ilişkisi gibi tarih boyunca şekil değiştirmiş, her dönem yeni yaklaşımlarla genişlemiştir. Tıbbın tarihi, insan acılarının da tarihidir aslında. Edebiyatın içinde kapladığı yer, diğer bilim dallarından hep daha büyük olmuştur tıbbın.