Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Hiroşima, Çocukluğum: Yalınayak Gen Ve Bir Ulusun Çizgi Roman Portresi



Toplam oy: 30
Otobiyografik ve biyografik bir çizgi roman örneği olarak tanımlayabileceğimiz Yalınayak Gen, Japon çizer Keiji Nakazawa’nın toplam 10 kitapta anlattığı bir savaş hikâyesi.

Keiji Nakazawa, Amerika Birleşik Devletleri’nin, İkinci Dünya Savaşı’nın bitişini ilan eden atom bombası dehşetinin ilkini Hiroşima’da, 6 Ağustos 1945’te ailesiyle birlikte yaşadı. Bir ülkenin aynı anda hem geçmişini, hem de geleceğini değiştiren bu saldırı, Nakazawa’nın ‘Gen Projesi’ içerisinde çizgi roman türünde bir Japon trajedisi olarak 1973 ve 1987 arasında, bomba ve sonrasını aktaran on beş yıllık bir anlatıya yayıldı. Nakazawa, kendi anılarını paydaşı olduğu diğer anılarla harmanlayarak kitabın ana kahramanı olacak 6 yaşındaki Gen’in hikâyesini biçimlendirdi; bu anlamda bir biyografik seçki yoluyla hikâyesini anlatmayı seçti. Hiroşima’nın öncesinin ve sonrasının Japon toplumunu ve toplumsal dinamikleri nasıl değiştirdiğini, bu on beş yıllık dönemde (ülkemizde an itibariyle henüz ilk beşi yayınlanmış olan) toplam on kitaptan oluşan bir külliyatla sundu. Ancak bunu yaparken, genel anlamda trajedinin yönünü salt malum nükleer felakete bağlamaktansa; savaş sonrası cehennemi yaşayan bir toplumun bu cehenneme ne kadar hazır olduğunu ve o dönemi atlatırkenki zorlukları sorgulayarak anlatısına aktardı.

 


Biten savaş, bitmeyen dram

Birinci kitap, Hiroşima’nın Hikâyesi bize kısaca Gen’in ve aile fertlerinin savaş esnasında Japonya’daki mütevazı hayatlarının ince dinamiklerini anlatır. Tüm Japon toplumunun üzerine çökmüş bir korku ikliminin özetlendiği bu kitap; Japon milliyetçilerinin ve popülist galeyanın yarattığı savaş psikolojisi yoluyla toplumun nasıl yozlaştırıldığının, aynı zamanda bu yozlaşmanın getirdiği kaçınılmaz nepotizmin Japon halkını nasıl etkilediğini özetler. Her ne kadar hikâye, bombayı taşıyan Amerikan uçağı Enola Gay’in, ağustos sıcağında Hiroşima insanlarını hedef almasına doğru ilerlese de; genel olarak tüm kitap bir Japon ailesinin o dönem bir kap pirince bile muhtaç yaşayarak çektiği acıları ve bu acıların nereden, nasıl kaynaklandığını anlatmayı hedefler. İlkelerinden taviz vermeyen ve ailesini, en azından fikren, bu savaşın dışında tutmaya çalışan baba figüründen, babasının “hain” damgası yemesi yüzünden ailesinin dışlanmasına gönlü el vermeyen ve sırf bu sebepten istemeyerek de olsa orduya katılan büyük erkek kardeşe kadar tüm karakterler Japonya’nın 1940’larda nasıl bir sosyo-kültürel atmosfer içerisinde büyük savaşa dâhil olduğunu bizlere aktarır. Bu hikâye, ikinci kitap Ertesi Gün’le devam eder, bombadan sonra olanlar karikatürvari ancak bir o kadar da acı verici bir dille, vahşeti birebir hissettirecek şekilde anlatılır. Bombanın hemen ardından yaşanan o grafik ve şiddetli kaosun birebir temas ettiği bu öykü, aynı zamanda Japon İmparatorluğu’nun savaş dönemindeki yarattığı milliyetçi özgüvenin ne kadar kısa zamanda tuzla buz olabileceğini okuyucunun yüzüne vurur. Kaos anında bizciliğin ne noktalara ulaşabileceğini en çıplak şekilde ortaya koyan Ertesi Gün, anarşinin kucağına bırakılmış bir Japon gençliğinin ve Sineklerin Tanrısı’nı hatırlatacak şiddette bir kural tanımazlığın portresini çizer.
Üçüncü kitap Bombadan Sonra ve dördüncü kitap Küllerin İçinden ile Nakazawa, bombanın yarattığı dumanın dağıldığı ve bu kaos ortamının sakinleşmeye başladığı bir dönemde hayatın yeniden nasıl kurulduğunu ya da kurulmaya çalıştığını aktarır. Savaş sırasında genele hâkim olan popülist tavrın dağılmasıyla, bir yandan da aslında Japon halkının toplumlaşamamasıyla bizi yüzleştirir. Savaş sonrası kayıplar aranırken, acılı Japon ailelerinin geçmişle yüzleşmesi ve savaş öncesinde ve sonrasında olan biteni sorgulama süreci başlar. Nakazawa, asayişin gerçek anlamda yitirildiğini anlayan Japon halkının devletsiz ayakta kalmaya çalıştığı bu dönemi anlatırken, aslında kayıpların ne boyutta olduğunu ve savaşın günün sonunda kaybeden taraf için nasıl sonuçlanacağını resmeder.
Bir savaşta insanı vuran şey bomba mıdır, yoksa insan mı?

TUDEM tarafından yaklaşık on yıllık bir aradan sonra (Yalınayak Gen serisinin dördüncü kitabı Küllerin İçinden Ocak 2009’da yayınlandı) yayınlanan beşinci kitap, Bitmeyen Savaş, bombadan iki sene sonra, bombaların düştüğü Hiroşima’nın ve Nagazaki’nin, genel anlamda tüm Japonya’nın yeni temeller atarak geleceğe ilerlemeye çalıştığı bir dönemi anlatıyor. Ancak toplumsal bağların zayıflığı ve ülkenin içerisinde bulunduğu ekonomik felaket, Gen ve diğer kahramanlarımızın otoritesiz bir ortamda yolunun Japon mafyası ve diğer kirli ilişkiler ile kesişmesini konu ediniyor. Beraberinde vaktinde ülke savaşa girerken itici güç sahibi olan yerel derebeylerin, savaş sonrasında nasıl zıt bir tavır takındığını anlatan Bitmeyen Savaş, bir yandan da olan biten felaketin sadece bir bombadan ibaret olmadığını bize ispatlıyor. Genel anlamda bazı kişilerce savaşın Amerika yönünü anlatmaktan imtina etmekle eleştirilen Nakazawa, çuvaldızı Japon toplumuna batırmaya sürekli devam ederek, savaşın da bir politika sonucu olduğunun altını çiziyor ve toplumsal acıların yeni tür popülizm örneklerine kaynak edilmesi yerine özeleştiriye konu edilmesi gerektiğini bize hatırlatıyor.
“Bombanın atıldığı” yerine “bombanın düştüğü” bir anlatının tekrar edildiği günümüzde Yalınayak Gen için manga türü çizgi romanların belki de en nitelikli olanlarından bir tanesi demek yanlış olmayacaktır. Neredeyse yetmiş beş sene sonra hakkında hâlâ soruların sorulduğu ve Amerikan veya Japon sorumluların hâlâ tam anlamıyla hesap vermediği bu facianın sosyokültürel ve tarihsel okumasını, basit ama katmanlı politik içeriğiyle okuyucuya sunan Yalınayak Gen, ülkesinin öteden beridir aksayan yönlerini, bilinen en kolektif acı etrafına yerleştirerek anlatıyor. Şu ana kadar bir sinema filmi (1976) ve iki animasyon film uyarlaması da (1983, 1986) bulunan Gen’in hikâyesi, ilk kitabın çıktığı tarihten bu yana son on iki yıl içerisinde Türkiye macerasının henüz yarısına ulaşabildi. Umuyorum ki sıradaki diğer beş kitap da bu kitabın yaratacağı bir ivmeyle kısa sürede Türkiye’deki okuyucularla buluşacak ve Gen’in hikâyesini tamamlama fırsatını bizlere sunacaktır.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Gündelik hayatta sık sık kullandığımız iki söz ediminin birbirlerine yakınlıkları da dikkat çeker: Söz vermek ile yemin etmek. Gerçi söz vermenin seküler, yemin etmenin ise kutsal olandan hareketle anlamlandırılabileceği ileri sürülebilir. Buna göre söz vermede kişi kendi itibarını pey sürmektedir. Sözünü tutamazsa itibarını yitirecektir.

Yaşar Nabi’nin yayımladığı ilk kitaptı Otuz Beş Yaş

 

Tür olarak deneme, bir Rönesans armağanı. Montaigne gibi kalemi ile öznelliğin dibini de bulsa Bacon gibi nesnellik kaygısını da öne çıkarsa işin bir ucunda bireyciliğin doğuşu var.

Lisede gittiğim bir fotoğraf sergisinin hayatımı değiştirdiğini söyleyebilirim. NTV’nin “O An” sergisi, Levent’te. O kadar etkilendim ki -özellikle “Gökyüzüne olta atan adam”- heyecandan kitapçıya gidip birkaç teknik fotoğraf kitabı aldım -hiçbirini okumadım. Ama fotoğrafçılığı merak etmeye başlamıştım.

Kosinski, 1933 yılında Polonya’nın Lodz şehrinde dünyaya gelmiş. Yahudi olan ailesi, Nazilerin Almanya’dan başlayarak tüm Avrupa’ya yaydığı korku ikliminin bir objesi olmuşlar. Haliyle Kosinski’nin çocukluğu bu karanlık sürecin gölgesinde geçmiş. İkinci Dünya Savaşı’nın başlamasıyla birlikte savrulan aile, Lodz şehrindeki Katolik topluluklardan hatırı sayılır yardımlar görmüş.

Kulis

''İnsan Ancak Kendine Dışarıdan Bakınca Hakikati Fark Edebiliyor''

ŞahaneBirKitap

Şiir bir dil işçiliği olduğu kadar bir anlam işçiliğidir de. Çünkü dil bize aynı zamanda bir inceliğin adresini verir. Dilin doğduğu yer, bir ömür insanın yazgısıyla birlikte kol kola yürür. Tohum orasıdır. Dünyanın, adına ömür dediğimiz yaşamak kavgasının başladığı yerde olanca müşfikliğiyle dili görürüz. Dili yani anlama ve kavrama çabamızı.

Editörden

Ursula K. Leguin dendiğinde aklımda hep nitelikli ve bilgece hayaller kurmayı öğreten Batılı bir nine imajı beliriyor. Ursula’yı yalnızca bir hayalci olarak da niteleyemem doğrusu. Bilim Kurgu türü içindeki en filozof yazardır Ursula. Sadece yepyeni bir evren kurmakla kalmaz. Dünyamıza dair bazı kavramları da yerinden oynatır.