Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

İlki Daha İyiydi



Toplam oy: 8
Mackintosh, ilk kitabı Su Kürü’yle özgün bir anlatı sunmuştu bizlere. Bir adada yaşayan Kral, eşi ve üç kızını karakter olarak seçmiş, bu ailenin dış dünyayla bağlantısını koparmış ve kadın olmaya dair bir distopya için mekân olarak bir “ada” sunmuştu okura- bir Lantimos filmine ne kadar da benzediğinden söz etmiştim, altı ay öncesinde. Mavi Bilet’i de bu türden bir anlatı olarak okumak istemiştim ama bu roman biraz daha farklı görünüyor. Konusundan kısaca bahsetmek gerekirse…

Mavi Bilet, ilk romanı Su Kürü’yle Booker ödülüne aday gösterilen Mackintosh’un ikinci kitabı. Kitap, tıpkı Su Kürü’ndeki gibi kadın hikâyesine odaklanıyor. “Atwoodvari” bir anlatı olmanın kıyısından dönen Mavi Bilet, Begüm Kovulmaz çevirisiyle Türkçede.

 

Mackintosh, ilk kitabı Su Kürü’yle özgün bir anlatı sunmuştu bizlere. Bir adada yaşayan Kral, eşi ve üç kızını karakter olarak seçmiş, bu ailenin dış dünyayla bağlantısını koparmış ve kadın olmaya dair bir distopya için mekân olarak bir “ada” sunmuştu okura- bir Lantimos filmine ne kadar da benzediğinden söz etmiştim, altı ay öncesinde. Mavi Bilet’i de bu türden bir anlatı olarak okumak istemiştim ama bu roman biraz daha farklı görünüyor. Konusundan kısaca bahsetmek gerekirse… Kadınlar, ilk regl olduklarında, geleceklerine karar verecek bir tür kura çekiyorlar. Mavi bileti seçenler kariyer kadını olurken, beyaz bileti seçenler anneliğe adım atıyor ve böylece özgür irade diye bir şeyden söz etmek mümkün olmuyor.


Mavi bilet kariyer, beyaz bilet annelik
Fikir olarak güzel duran bu romanda, Mackintosh ilk kitabındaki gibi bir tür ada-evren yaratmak yerine anlatısını başkarakterimiz Calla’nın ağzından çıkan sözlere emanet ediyor. Bu kuranın sebepleri ve sonuçları, böyle bir ritüelin nasıl doğduğu, bu kurala neden riayet edildiği, kadınların ne tür bir ortamda hangi şartlarda yaşadığı gibi sorular belirsiz. Sadece kurallarla açılıyor kitap: Mavi bilet kariyer, beyaz bilet annelik. Bunun dışında, yaşam pek de farklı görünmüyor; kadınlar barlara gidebiliyorlar, günlük hayatlarına pek de işleyen bir denetim mekanizması olmasa gerek ki birileriyle tanışıp ilişki yaşayabiliyorlar, vesaire. Öyle distopik bir evren -bilet dışında- yok karşımızda. Bu nedenle, bir “Ol dedim ve oldu” durumu göze çarpmıyor değil. Atwood’un o karanlık dünyasına adım atamıyoruz bir türlü. Çünkü dediğim gibi, kuralların neden ve nasıl olduğu, buna zorlayanların kimler oldukları, ne tür bir toplumda yaşadığımız bilgileri bizde mevcut değil. Bu sebeple, hikâye havada kalmış bir şekilde başlıyoruz kitaba. Mesela mavi bilete layık görülmüş birinin ne tür bir denetimden geçeceği gibi sorular da müphem kalıyor ve haliyle, henüz en başından aklımızda bir “Neden buna uyuyorlar ki” sorusu beliriyor. Tüm distopyalarda öyle değil midir? İnsanlara uymaları için belirli kurallar tanınıyorsa, benim bir okur ya da izleyici olarak, bu kurallara insanların hangi saiklerle riayet ettiğini görmek gibi bir hakkım olmalı ki ben de kani olayım, mavi bilet çeken birinin buna sorgusuz sualsiz uyması gerektiğine.
Nihayetinde, biletini seçip kariyerine odaklanması gereken Calla, kariyer yerine kendisini “çağıran” anneliğe kulak vermeyi seçiyor ve sonrasında kitabımız bir aksiyon bölümüne, Calla’nın kaçışına odaklanıyor. Fakat burada da Calla karakterimiz bize ayrıntılı bir biçimde anlatılmadığı için, karakterin motivasyonuyla empati kuramıyoruz. Yani, Calla’ya mavi bilet çıktığında, oturup “Ah, nasıl olur, Calla anne olmak istiyordu?” diye üzülmüyoruz çünkü elimizde öyle bir veri yok. Calla anne olmak istiyormuş… Ama bir anda anneliğe doğru adım atmak isteyen karakterin bizde tekabül ettiği bir yer de yok. Böylelikle, bir aksiyon filminden daha fazla tat alamıyoruz kitaptan; en azından kitabın vadettiği feminist sorgulama, toplumsal eleştiriler, o keskin yazım vesaire, bir anda boşa düşüyor. Bize de oturup okumak, kitabın bitimini beklemek kalıyor.
Uzun lafın kısası, bundan altı ay önce, Su Kürü için, bedeni tanımladığı ölçüde sınırlanan, eleştirdiği özcülüğü tekrar üreten bir roman olduğunu yazmış, yine de Handmaid’s Tale dizisinden sonra iyice görünür olan feminist anlatılara özgün bir katkı olduğundan bahsetmişim. Mavi Bilet, Su Kürü’nden birkaç tık geride, bu söylenmeli. Mackintosh’tan bir şey okuyacaksanız, bu kesinlikle Su Kürü olmalı.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Takvimler 1990’lı yılları gösterirken “bilimkurgu mu yoksa kurgubilim mi” diye özetleyebileceğimiz bir tartışma vardı. İngilizce “Science fiction” kavramına dilimizde bir karşılık arayışı devam ediyordu o yıllarda. Hâlâ da mesele tam olarak çözülmüş değil. Zira Türk Dil Kurumu’nun tercihi “bilim kurgu” olsa da hâlâ bilimkurgu şeklinde yazmayı tercih edenler azımsanmayacak kadar çok.

Uzun ve ‘yeni bir dünya’ düzenine alışmaya çabaladığımız bir yılı geride bırakmak üzereyiz. Eskiden, çok da eski değil, geçen yıl aralık ayında yeni yıla umutla girmiştik oysaki… Tüm hayatımız değişti. Pandemi nedeniyle yeni alışkanlıklar edindik hepimiz. Evden çıkarken cüzdan, anahtar ve telefon kontrolü yaparken ilk sıraya maskeyi ekledik bu yıl.

Edebiyatın hemen her dalında eser vermek, sanırım 19’uncu de Lorme “Aşk Çelengi” demekmiş. yüzyıl şairlerinin bir özelliğidir. Onlar şiir yazar, hikâyeye bulaşır, romanla uğraşır, deneme ve piyesleriyle de anılırlar. Mesela Türk edebiyatında Namık Kemal de öyledir. Abdülhak Hamit Tarhan, Ahmed Midhat Efendi… Örnekler çoğaltılabilir. Victor Hugo da aynı kuşaktandır.

Edebiyat ve sanat tarihi, zamanın ya da kitlelerin efsaneleştirdiği ancak kendilerine atfedilen değerin ne kadarına layık oldukları şüpheli sayısız isimle doludur. Bir eseri sevmek çoğu zaman onu ortaya koyanın kusurlarını görmezden gelmemiz için yeterlidir. Ne yazık ki gerçeklerle doğrularımızın tartıldığı terazide, gerçekler daima ağır basar.

Pandemiden önce yapabildiğim endişesiz, serbest seyahatlerimden biri Tiflis’e idi. Tiflis, Sovyet mirasına yer yer sahip çıkan, yer yer de bu mirası reddeden yapısıyla ikircikli bir kent. Tarihin gördüğü en zalim liderlerden Stalin’in Gürcü olması ikircikli yapıyı pekiştiriyor.

Kulis

Mİm Kemâl Öke: ''Engelin Hakikati ‘İçimiz’dekidir. Nefsimiz!''

ŞahaneBirKitap

Reenkarnasyon, tarih boyunca birçok coğrafyada bazı farklılaşmalarla olsa da kendisine yer buldu. Dilimize de ruh göçü adıyla aktarılan bu kavram, ruhun bir bedenden diğerine geçerek varlığını sürdürdüğüne dair bir inanç.

Editörden

“Ev ki ayrıntıdır. Susmalar, küçük sevinçler, küçük acılar, küçük konuşmalar, küçük yalnızlıklar...Hepsi hepsi.” Tüm dünyayı eve sığdırmaya çalıştığımız şu günlerde İlhan Berk’in evle ilgili metnine bile küçük şeyleri konu etmesi o kadar güzel ki. Siz nasıl düşünürsünüz bilmem ama bana göre de evle ilgili olan her şey “küçük”tür.